Bilim Tanrı'yı ispat etmez.
Bu bilimin disiplinine aykırıdır. Bilim Tanrıyı kabul etmez ve reddetmez. Çünkü bilim Tanrı ile ilgilenmez. Tanrı modern bilimsel disiplin dışındadır, yaratılış da. Çünkü modern bilim ölçemediği, ispatlayamadığı ve yanlışlayamadığı bilgiler ile uğraşmaz.
Zaten imanlı bir insanın şunu anlaması lazım. İslam dininde tövbe Tanrının varlığı ispatlanana kadar geçerlidir. Yani inanmayı bırakıp ispatlayarak bildiğin zaman bu iman değil bilgi olur. Mahşerde dirildiğinde bu artık iman değildir, bilgidir ve tövbe iman aranmaz artık.
Ateistler de biliyorlar aslında gibi saçma sapan söylemler ile kendinizi kandırırsınız. Ateistlerin çoğu pragmatist insanlardır.
Merhaba
İnançlı birisi olduğunuz için yazıyorum, öyle değil mi?
Görüşünüze kısmen katılmıyorum. Çünkü sizde bilime sadece bilim olarak kısmi olarak bakıyorsunuz.
İspatlamak size göre nedir. Bir ormanda bir fotoğraf bulsanız bunu birinin düşürdüğünü mü bilirsiniz yoksa kendi kendine oluştuğunu mu. Klasik bir şey ama Allah kendisini anlamamız için yarattığı şeylere bakmamızı ister. Önceki yazımı okursanız burada ne demek istediğimi daha iyi anlarsınız. Şimdi ateistler şu mantığı savunuyorlar, evreni kim yarattı diyoruz o halde Tanrıyı kim yarattı diye bize bir soru soruyorlar. En başta adı üstünde yaratıcı diyoruz, yaratıcının neden tekrar yaratıldığını düşünelim ki. Bir şeyin var olması için devamlı arka planına bakıyoruz. Ancak zaten evren bu şekildedir, bu şekli ile evrenin var olması için başka bir sebebe ihtiyacı olmadığını söyleyemeyiz. Parçacıklar devamlı kendisini oluşturan başka parçacıklara dönüşmekte, enerjiler ise birbirine dönüşmekte. Devamlı bir şekilde döngü var, değişim var. Bu hali ile evrenin var olması için başka bir şeye ihtiyacı yoktur diyemeyiz. Arkasında başka bir plan, sistem yoktur diyemeyiz.
Bilim nedir ve neden dolayı var. Belkide bilimin kendisini anlamaya çalışmadığımız için sadece gösterdiği yani ispat ettiği şeylerde takılı kalıyoruz.
Böyle bir kaostan oluşan bir düzensizliğin tekrar düzen oluşturması ve bizlere göre çok sabit anlaşılır elle tutulur deliller sunması, onun mutlaklığını göstermez aksine benim için bir şeyi anlatmaya çalıştığını gösterir. Kuantum fiziği bile hala çözülemedi, bugünün fiziğinde kullanılsa bile çoğu bilim insanı mantığa aykırı olduğunu belirtiyor. Yani aslında maddenin arkasında elle tutulur bir şey yoktur, peki neden elle tutulur olmayan bir şey elle tutulur ve görünür olmuştur. Bilim Tanrıyı ispatlamaz belki, ama bilim kendisinin nasıl var olduğunu da ispatlamaz ancak yinede ona sımsıkı bağlanırız. Nedeni ise Kur'an da geçmekte. İnsanlar için sabit dağlar yarattım, sabit yıldızlar yarattım deniliyor. Örneğin dalga fiziğinin dünyasını bir denize benzetelim, bilim insanları görünen evrenin sadece denizin dalgasından hasıl olduğunu söyler. Bırakın Tanrının ispatının denizin ne olduğunu ispatlayacak kudretimiz bilgimiz mevcut değildir. Çünkü orada kalıplaşma yoktur, 2+2 matematiği yoktur. İspatlanmasa bile yani matematiksel olarak formüllere dökülmese bile var olduğu kuşkusuz bir şekilde anlaşılır. Bilimin gösterdikleri sonsuzdur çünkü sayılarda sonsuzdur. Sonsuzluğun var olduğunu bana ispatlayın dersem bana sonsuz olanı veremezsiniz, gösteremezsiniz zaten gösterebilseydiniz o sonsuz olmazdı. Ancak sonlu olan görünen üstünden gösterebilirsiniz. O halde sayıların bu dizilişi bana göre bir yolun ardınca uzaması gibidir. Ölçebildiğimiz kısmı ise bu yola ışık tutmakta. Bir yol gördüğümüzde biliriz ki bu yol uzar gider ve yine biliriz ki bu yolun sonunda gideceğimiz yer vardır.
Biraz karışık yazdım, tam anlatamadım aslında ama durup düşünürseniz siz zeki bir insansınız, ne anlatmaya çalıştığımı anlamak hiçte zor değil. Bilim zaten anlamamız için vardır, yoksa ilahi bir güç bizleri yaratacak ve yememiz içmemiz için de evreni yaratacak! Evren zaten başlı başına bir sanattır, Allah ise bize benim sanatıma yetişebilir misiniz diyor. Yani burada bir küçümseme değil, kendisini bize anlatmaya çalışıyor. Bir ressamın çizdiği resmi onun çizdiğini inkar edemeyeceğimiz gibi evrenin sanatsal bir şaheser olduğunu göremememiz ve onu çizenin olmadığını söylememiz büyük bir tezatlıktır. Ressamın yaratıcı gücü zaten başlı başına bana büyük ressamı gösterir ve anlatır. Ressam sonlu bilimi, görebildiğimiz gücü anlatır sonsuzluğu zaten gösteremez ancak bizim klasik olan soruyu sormamıza neden olur.
İman konusuna katılıyorum. Her ne kadar bu iş akıl işi değil gönül işi deseler de bu aklı veren de Allah ve bu akla uygun olarak evreni yaratan da Allah'tır. Ve Kur'an'da insanların inkarcılığı, nankörlüğü üstünden dem vurulur.
Aslında bilim yaratıcıyı bizler için ispatlanabilir yapmakta. Senin de zannediyorum üstünde durmak istediğin buydu.
Bu noktayı iyi anlamamız gerekiyor, aslında bütün sorun yumağı burada oluşuyor.
İnkar eden birisi her şeyi inkar edebilir, kendisini dahil. Zaten çok zeki olsa da psikolojisi yıpranmış insanlarımız azımsanmayacak ölçüde çoktur. Çünkü varlık var olmayan ile kendisini anlamaya çalışıyor. Var olmayan kendisini ispatlasa bile var olduğunu söylese bile, bunu idrak etmek için ise sadece kendimize danışmalıyız. Bir bilgisayara ben neyim desem, bana diyeceği hücrelerden oluştun, moleküllerden oluştun, atomlardan oluştun, atom altı parçacıklardan oluştun aslında kısaca enerjiden oluştun. İşte orada durmak lazım yoksa bunun sonu gelmez, sonsuza kadar bölünür. Bununla birlikte aklımızda bu sonsuza açılan kapıda sonu gelmez bir sorular yumağı ile karşılaşır. (Sonsuzu sonlu olan ile ispatlayabiliriz, ama onu anlamak için bizler ise sonsuzu sonlu olana sokmak-sıkıştırmak istiyoruz, yani ispatlama anlayışımız ve yöntemimiz yanlış) Bilim bizleri tüme de götürebilir, bu tümün parçalarını da.
Bir film izlerken kimse o resmin nasıl oluştuğunu anlamaya çalışmaz. Sadece izler ve keyfine bakar. Müslümanlar'ı bundan dolayı kınamamak lazımdır. Bir çok farklı renkteki noktalar birleşerek bütünü oluşturur. Yakından bakıldığında anlamsız ve manasız gelir. Ancak birleştiği zaman tüme varıldığı zaman ne demek istenildiği anlaşılır.
Çok zeki olan birisi resmin bütününü göremeyebilir, gözden kaçırabilir. Bu ortada bir resim olmadığı anlamına gelmez, yada ispatlanamıyor olduğuna da gelmez. Dediğim gibi aslında hiçbir şey ispatlanabilir değildir. Asıl önemli olan bizim ne gördüğümüzdür. Neye baktığımızdır. İşte bu noktada senin de dediğin gibi imanımız sınanmakta.
Kısacası bir şeyi anlamak için başka bir şeyle mukayese ederiz. Bilimde bunlardan biridir. Bilim bana göre Tanrının tuttuğu bir el fenerine benzer. Tanrıyı bulmak için bu fenerin aydınlattığı yeri değil ışığın kaynağını takip etmemiz gerekir. Güneşten gelen ışık dünyayı aydınlatır, bizde dünyaya bakarız. Oysaki nesneleri görmemizi sağlayan bu ışıktır. Bizler ise nesnelerin kendiliğinden görünür olduğunu sanmaktayız. Bu ışık bizlere güneşi direkt olarak ispatlamaz ancak bir yerden geldiğini biliriz. Ve bu da bize ispat niteliği taşımaktadır aslında.
----------------------------------------------------
Güzel bir yazı gördüm onu paylaşmak istedim.
Bakkalın birinin bir papağanı vardı. Yeşil renkli, güzel sesli, insan gibi söz söyleyen bir papağandı. Dükkanda bekçilik yapar, alışveriş edenlere hoş ve lâtifeli sözler söylerdi. Ötüşü de güzeldi. Papağandan dolayı adamın dükkânı, dolar dolar taşardı.
Bakkal, bir gün evine gitmiş, papağan da dükkânı bekliyordu. Ansızın, nereden geldiyse, dükkâna fare yakalamak için bir kedi girdi. Zavallı papağan, kediyi görünce can korkusundan sağa sola kaçmaya başladı. Bu arada gülyağı şişelerini de devirdi.
Dükkân sahibi biraz sonra dükkâna dönünce baktı ki, dükkân allak bullak olmuş. Güzelim gül yağı dökülmüş, şişeler devrilmiş, elbiseleri yağa kire bulanmış. Adam, papağana kızıp, öfke ile başına vurunca tüylerini döktü. Hayvancağızın kafası kel oldu, korkudan da dili tutuldu.
Güzel sesli papağan artık konuşmuyordu. Bakkal yaptığı işten çok pişman oldu. Çünkü bu papağan onun ekmek kapısıydı. Eyvah ben ne yaptım! Keşke elim kırılsaydı da o güzel sözlü papağanımın başına vurmasaydım! Nimet güneşim, bulutların ardına saklandı. Şimdi ben ne yapacağım? diye saçını sakalını yoluyor, papağanı yeniden konuşsun diye yoksullara sadakalar veriyordu.
Adam günler, geceler boyu üzgün, çaresiz ve şaşkın bir şekilde bekledi. Fakat sevgili papağanı bir türlü konuşmuyordu. Günlerden bir gün, dükkânında yine öyle dertli dertli oturup, Bu kuş acaba ne zaman konuşacak? diye düşünürken, kapının önünden kafası leğen gibi, tas gibi cascavlak tıraş edilmiş, Cavlâkî Tarikatına mensup bir derviş geçmeye başladı.
Papağan onu görünce, tekrar dile gelip, akıllılar gibi dervişe bağırdı: Heey kel kafalı! Sen niye kel oldun? Yoksa, sen de mi gül yağı şişelerini devirdin?
Papağanın bu kıyasından herkes gülmeye başladı. Çünkü o, dervişi de kendisi gibi sanmıştı!
Çoğu insanlar da bu gibi benzetmelerden dolayı büyük hatalara düşerler. Hatta peygamberlerle, velileri de kendileri gibi sanarak: Onlarla bizim ne farkımız var? Onlar da insan, biz de! Biz de uyuyoruz, yiyip içiyoruz, onlar da! derler. Körlüklerinden dolayı, aradaki uçsuz bucaksız farkı göremezler.
Her iki çeşit arı da, aynı yerlerde ve aynı çiçeklerden yayılırlar, fakat birinden zehir hasıl olur, öbüründen şifalı bal! Her iki çeşit ceylan da aynı yerlerden otlayıp, su içerler, ama birinden sadece dışkı ve idrar çıkar, diğerinden dünyanın en güzel kokularından olan halis misk! Her iki kamış da bir sulakta biterler, aynı suyu içerler, ama sonunda biri bomboş olur, öbürü şekerle dopdolu!
Böyle yüz binlerce birbirine benzer şeyler vardır ki, dikkatle incelediğinde aralarındaki büyük farkları sen de görebilirsin!
İnsanlar da böyledir. Bu yer içer, ondan sadece pislik çıkar; o yer içer, kamilen Hakkın nuru olur! Bu yer, ondan tamamıyla hasislik ve haset zuhur eder; o yer ondan tamamıyla Yüce Allahın nuru husule gelir! Bu tertemiz bir melektir, o bir şeytan ve canavar! Bu toprak pakdır, temizdir; o toprak ise pis ve çorak!
Dışarıdan bakıldığında kafirle mümin arasında fark yokmuş gibi görünür. Ama kafirle müminin benzerliği sadece ten bakımındandır, ruh ve can bakımından değil! Bedenler ağzı kapalı testilere benzerler. Sen testiye değil, o testinin içinde ne olduğuna bak! Bu beden testisi abıhayatla doludur, şu beden testisi öldürücü zehirle. Dışına bakarsan yolunu azıtır, sapıtır gidersin; içindekine bakabilir ve görebilirsen sultansın! Baş gözü sadece bu bedeni görebilir, can gözü, gönül gözü ise hünerli canı!
Acı su da, tatlı su da şeklen ve görünüş olarak birbirlerine benzeyebilirler ve her ikisi de gayet berrak görünebilir. Ama tatlı su ile acı suyun farkını ancak zevk sahibi, tat alma duyusu sağlıklı olanlar anlayabilirler.
Zevk sahibi ve ayırt etme kabiliyeti olmayanlar, sihir ile mucizeyi birbirine benzeterek, her ikisinin de hileye dayandığını sanırlar. Hazreti Musa ile savaşan sihirbazlar, inatlarından, ellerine onun asası gibi birer sopa almışlardı. Halbuki Musanın işiyle onların işi arasında çok büyük farklar olduğu gibi, Musanın asası ile onların asası arasında da pek çok farklar vardı. Sihirbazların işinin ardında Allahın laneti vardı, Musanın işinin ardında ise, Allahın rahmeti ve vadine vefası vardı.
Kafirler, inatlaşmada maymun huyludurlar. Huy ise, içte, gönülde bir afettir. Maymun, sürekli insandan gördüğünü taklit eder durur. İnsan ne yaparsa, o da onu yapar. Maymun, Ben de insan gibi yaptım! sanır. Halbuki o inatçı yaratık, aradaki farkı nereden bilecek? İnatçı kişilerin başlarına toprak saç!
Münafıklar, samimi Müslümanlarla beraber aynı safta namaza dururlar. Fakat onlar bunu niyaz ve tazarru için değil, gösteriş, inat ve taklit için yaparlar. Müminin niyeti Allahın emrini yerine getirme arzusudur, münafığınki inat ve savaştır. Münafıklar, Müminlerle beraber gösteriş için oruç, hac, zekat gibi ibadetleri de yerine getirebilirler ama, işin sonunda Müminler için büyük kazançlar olduğu halde, münafıklar için ahırette mat olmak vardır. Yaptıkları ibadetler, müminleri Allaha daha çok yaklaştırdığı, Onun hoşnutluğunu kazanmalarına sebep olduğu halde; aynı ibadetler münafıkları Allahtan daha da çok uzaklaştırır, Onun daha çok öfkesini ve gazabını çeker.
Kalp altınla halis altın, ayarda belli olur. Kalpla halisi, mihenge vurmadıkça, hangisinin gerçek, hangisinin sahte olduğunu tahmini olarak bilemezsin. Allah, kimin ruhuna mihenk koyarsa, ancak o kişi, gerçeği şüpheden tam olarak ayırt edebilir.
Binlerce lokma arasında ağza ufacık bir çöp girince, onu ancak diri kişinin hissi algılayıp, sezebilir. Diri bir kişinin ağzına bir çöp girecek olsa, o adam onu dışarı çıkarıp atmadan rahat edemez.
Dünya hissi bu cihanın merdivenidir; din hissi de yüceliklerin merdiveni. Bu hissin sağlığını doktorlardan isteyiniz, o hissin sağlığını da Allahın sevgili peygamberi Hazreti Muhammedden!