• 07-12-2006, 22:13:07
    #10
    bu konu hortlatılır, görmeyenler veya yeniden görmek isteyenler için
  • 07-12-2006, 22:25:39
    #11
    Posta Gazetesiydi Yanılmıyorsam Bunun Renklisini Vermişti Altında da

    "Bu Vatan Sizinle Gurur Duyuyor" Gibi Bir Yazı Vardı...

    iyi ki varmışsınız !
  • 07-12-2006, 22:32:34
    #12
    bende 10-15 gün önce bizim burada bi fotografçıda görmüştüm.adam büyük boy olarak duvara asmıştı...
  • 07-12-2006, 22:56:27
    #13
    Üyeliği durduruldu
    *BU MASKARALIK DAHA NE KADAR SÜRECEK?*



    İki kılıksız gencin resminin üstüne "Çanakkale'nin Havacı Kahramanları"
    yazıp 70 milyon insanı sersem yerine koyanların sergilediği maskaralıktan
    söz ediyorum… Kandırmaca ortaya çıktıktan sonra bütün devlet dairelerine
    asılmasına, posterlerinin basılıp satılmasına, heykellerinin dikilmesine kim
    dur diyecek?

    Olayın hiç bu kadar yayılıp benimseneceğine ihtimal vermemiştim. Diyordum
    ki; "Şu Çılgın Türkler' saçmalığı yeteri kadar kabak tadı verdi, artık bu
    millet böyle bir asparagası yemez, yese bile hazmedemez… Muhakkak birileri
    itiraz edecektir…"

    *******************

    Bu resmin ilk ulaştığı kişilerden biriyim… E-posta kutumda gördüğüm an
    tüylerim diken diken oldu. "Türk askeri" dedikleri iki kişinin göründüğü
    resmin altına bir de utanmadan "Mehmet ile Mehmetçik" yazmışlardı… Çok
    geçmedi, bir gazetenin haftasonu ilavesinde, bu resmin ait olduğu fotoğraf
    koleksiyonunu satın alan ve yayınlanmasını sağlayan havacılık tarihi
    araştırmacısı Bülent Yılmazer'le yapılmış bir söyleşi çıktı. Söyleşi, hem
    fotoğrafları, hem de fotoğrafların sahibi Alman havacının hikayesini
    anlatıyordu.



    Mönch Yayıncılık'ın çıkardığı kitapta yer alan resimlerin hiçbirinde,
    sözkonusu resimdeki iki genç durumunda kimse görünmüyor. Bu resimlerdeki
    gerek Alman gerekse Türk asker ve subaylarının hepsi nizami ve temiz
    giysiler içinde... Aslında resimlerin nerede çekildiği bilinmemekle beraber,
    hepsini Çanakkale'ye yakıştırmışlar... Oysa, resimlerin arkalarında 1917-18
    yılları arasında çekildikleri yazılı...

    Bülent Yılmazer, tanışmadığım, ama gıyabından iyi tanıdığım bir
    araştırmacıydı… ODTÜ'de havacılık tarihi dersleri veriyor ve kalan
    zamanlarında da havacılık tarihimizle ilgili kelam edenleri yılmadan
    izliyordu. İzlediği kişilerden biri de, gazeteci-tarih araştırmacısı Murat
    Bardakçı'ydı. Yılmazer, yalan yazdığını öne sürerek Bardakçı'yı çeşitli
    platformlarda kıyasıya eleştirmiş; hatta, hızını alamayıp Basın Konseyi'ne
    kadar şikayet etmişti. İyi hatırlıyorum; o anlı şanlı Basın Konseyi,
    üstlerine vazife olmayan ve hiç anlamadıkları bir konuda ahkam kesip üyeleri
    olmayan Bardakçı'ya ceza vermeye kalktıkları için ondan sıkı bir fırça ve
    ihtarname yemiş, gıklarını bile çıkaramamışlardı…

    Yılmazer'in şikayet konusu, Bardakçı'nın, gazetesinde "*İlk hava
    şehitlerinin mezarları*" ile ilgili yazdıklarıydı. "*Emekli Paşalar
    Muhtırası Manşetine Tepki*" başlığıyla 2003 yılında Aydın Doğan'a hitaben
    yazdığı açık mektupta;

    "*Bardakçı, 'İlk hava şehidlerimiz, Fatih Meydanı'nda uyuyorlar' manşeti
    altında tamamı düzmece, havacılık tarihimizdeki gerçeklere aykırı ve ilk
    hava şehitlerimizin hatırasını ayaklar altına alan bir yazı
    yayınlamıştır..."*

    diyordu Yılmazer…Ve şöyle devam ediyordu:

    "*Şanlı havacılık tarihimizdeki tüm gerçeklere aykırı, iğrenç bir cehalet
    örneği olarak baştan başa yanlışlarla dolu, aziz hava şehitlerimizin
    hatırasını şahadet mertebesine ulaşanları inkar edecek kadar aşağılık
    düzeyde lekeleyen bir yazıyı yazan ve yayınlayanların, ilgili belgeleri
    bulabilecekleri milli arşivlerimizdeki kaynaklar da gösterilerek gerçekler
    kendilerine sunulduğunda, aynı sayfada ve aynı büyüklükte doğrusunu
    yayınlamaları sadece meslek etiklerini tanımlayan görev ve ilkeler gereği
    değil, aynı zamanda şahsi haysiyetlerinin de gereğidir…*"

    *********************

    İşte, gıyaben tanıdığım Bülent Yılmazer böyle bir adamdı… Ben de buna
    güvenerek sarıldım telefona…

    Bulduğum telefon numarasında karşıma ilk çıkan, sözkonusu albümü yayınlayan
    yayıncı firmaydı… İsmi bende mahfuz olan muhatabım ise kendini "müdür"
    olarak tanıttı. Önce, böyle ilginç fotoğrafları vatana-millete
    kazandırdıkları(!) için teşekkür ettim. Biraz fotoğraflar ve çeken Alman
    havacı hakkında konuştuk. Sonra da Bülent Yılmazer'in telefon numarasını
    istedim. Müdür bey, isteğimi ikiletmeden verdi Yılmazer'in cep numarasını..
    Tam vedalaşırken de şu malum fotoğrafın Internet'te nasıl kullanıldığına
    getirdim sözü… "*Niye izin veriyorsunuz böyle kullanılmasına?*" diye sordum.

    Müdür beyin sesinin tonu o dakikadan itibaren tatsızlaştı… "*Bizim firmada
    çalışan bir emekli subay çaldı o resmi… Internet'e veren de o… Kovduk, ama
    bir kere yayılmış oldu…*" dedi. Yani, fotoğrafın ortalıkta bu şekilde
    gezinmesi ve kullanılmasının istemleri dışı olduğunu teyit ediyordu…

    "*Beyefendi, bu resim bir dergiye kapak fotoğrafı yapıldı… Bu dergi,
    resimleri kullanmalarına izin verdiğiniz için size teşekkür ediyor. Bir
    günlük gazete 18 Mart günü poster olarak okurlarına dağıttı… Bunlar sizden
    izinsiz mi yapılıyor?*" diye sordum.

    Müdür iyice sertleşti, bu kez; "*Hayır, biz izin verdik, para da almadık…*"
    dedi.

    "*O halde, bu resmin bu şekilde gerçeğinden saptırılmış bir şekilde basılıp
    dağıtılmasına göz yumuyorsunuz… Bir resimde adamın kepinde Alman havacı
    rozeti var, diğerinde yok… Kiminde kafaları yarıdan kesilmiş, kiminde
    arkadaki uçak silinmiş… Bu şekilde deforme edilerek ve üzerinde asılsız
    bilgilerle sirküle edilmesine de siz göz yumuyorsunuz…*" deyince sohbet sona
    erdi…

    Ama, Bülent Yılmazer'in telefonunu almıştım. Hemen çevirdim numarasını,
    kendimi tanıttım ve ne hakkında konuşmak istediğimi söyledim. Ne var ki,
    telefonda arka planda çok gürültü vardı ve Yılmazer beni iyi duyamıyordu.
    Kısaca amacımı aktarıp, detaylı bir mektup yazmak istediğimi söyleyerek
    kendisinden mail adresini aldım ve kapattım. Sonra oturup uzun bir mail
    yazdım. O gün, bugün, ne ses var ne seda… Bülent Yılmazer'den tık yok… Murat
    Bardakçı'nın gazete yazısına sayfalar dolusu kanıt ve makaleler yazan
    araştırmacımız, neredeyse bir yıl oldu, bana yanıt vermedi…

    Sonunda, geçtiğimiz ay içinde telefonda uzun uzun konuşma fırsatı bulduk.
    Ama, önce öyküyü bitirmeme izin verin…

    ************************

    Havacılık tarihi araştırmacımız Bülent Yılmazer'den yanıtlamasını istediğim
    konular şuydu:

    - Parasını vererek satın aldığı bu albümün bir resmini çalarak Internet'e
    dağıtan ve bu nedenle şirket tarafından kovulan "emekli subay çalışan"
    kimdir ve bu kişi hakkında kovulmaktan başka ne gibi bir işlem
    uygulanmıştır? Örneğin; malınızı tahrif ederek ortalığa dağıtan bu kişi
    hakkında ne gibi bir işlem yaptınız?

    - Albümü kitaplaştırarak yayınlayan yayıncı şirketin müdürünün, benimle
    telefonda konuşurken laf arasında ağzından kaçırdığı "Alman havacının el
    yazısıyla resmin çerçevesi üzerine düştüğü not"ta tam olarak ne yazıyordu?

    - Madem şirket ses çıkarmadı; çalınmaktan başka bir de resimdeki bazı
    unsurların bilgisayar marifetiyle tahrif edilmesine niye göz yumuyorsunuz?
    Örneğin; fotoğraflar renklendiriliyor, kadrajlanıyor ve arka plandaki bazı
    unsurlar kaybediliyor. Örneğin; kısa boylu olanın kafasındaki kepte kimi
    resimlerde bir rozet var, kimi resimlerde yok. Buna niye izin veriyorsunuz?

    - Havacılık tarihimiz konusunda sizin kadar bilgili olmasa da, dönem tarihi,
    askeri tarih, dönemin askeri kıyafet nizamnameleri hakkında bilgisi olan ve
    resimdekilerin asla Osmanlı askeri olamayacağını söyleyebilecek onca uzman
    varken; ciddi bir araştırmacı olarak niye çıkıp ortaya doğruyu
    söylemiyorsunuz?

    - 2004 yılında ODTÜ'de verdiğiniz bir seminerde de Çanakkale Hava
    Savaşlarını anlatmıştınız. Bu seminer için yayınladığınız kitapçığın
    kapağına da bir fotoğraf koymuştunuz. Bu fotoğrafta, üstü başı paramparça
    bir Türk askeri var mıydı? "1998 yılında yurt dışından bir Alman'dan
    aldığınızı" söylediğiniz fotoğrafları bu kitapta neden hiç kullanmadınız?

    Bülent Yılmazer, 1998'de satın almış olduğu fotoğrafları, 2004 yılında
    ODTÜ'de verdiği seminerde nedense kullanmadı ve hiç söz etmedi. Herhalde,
    "Şu Çılgın Türkler" gibi bir esinti bekliyordu...

    *********************
  • 07-12-2006, 22:58:16
    #14
    Üyeliği durduruldu
    Bu resimlerin ulaştığı ilk günden beri gerek mail, gerekse diğer yollardan
    bana bu resmin gerçeğinin ne olabileceğini soran kişilere hep anlattım ama;
    ben ukalalık etmiş olmayayım; sözü yine bu işlerden anlayan birine
    bırakayım. Bakın, tarih eğitimi almış Çanakkaleli bir koleksiyoner ve biri
    kent içinde diğeri de Seddülbahir köyünde iki müzesi bulunan *Ahmet Uslu*,
    bunca yıldır elinden geçen Çanakkale savaşı kalıntılarından edindiği
    deneyimle ne diyor:

    1- Uzun boylunun elinde muhtemelen altın bir yüzük var. Osmanlı askerinde
    yüzük göremezsiniz. Yasaktır.
    2- Uzun boylunun ayağındaki bot Fransız ordusuna aittir.
    3- Soldaki askerde Fransız subay, sağdaki askerde Osmanlı er kıyafeti var.
    Subay ceketinin düğmeleri ters... Subay–er yan yana. Ve üstelik, subayının
    yanında erin yakası-bağrı dağınık, düğmeler açık…
    4- Ekmek torbaları Fransız… Osmanlı ekmek torbasında toka olmaz. Eğer bunlar
    askerse, birinin torbası soldan sağa, diğerininki sağdan sola asılı olamaz.
    5- Savaş neredeyse dört mevsim boyunca sürdü. Özellikle yazın güneş son
    derece yakıcıydı. Dolayısıyla şapkalar en az elbiseler kadar yıpranmış ve
    solmuş olmalıdır. Ancak şapkalar hiç de solmuş görünmüyor…
    6- Sağdaki kişinin karın kısmı şişirilmiş ve ceket patlayacak duruma
    getirilerek 'gebeş' bir poz verdirilmiş.. Bir olasılık; kimi başka
    giysilerini kuşak gibi beline sarmış…
    7- Kısa boylu askerin(!) kemeri, tüfeği ve kasaturası yok.
    8- En önemlisi mataraları yok.
    9- Kısa boylunun çoraplarının taban kısmı ile üst kısmı aynı renkte, yani
    temiz… Yere basılan çorap böyle mi olur? Kaldı ki; en yoksul zamanlarda
    bile, Türk köylüsü ayağına giyecek bir çarık yapmasını bilmiştir…
    10- Bu fotoğrafın Çanakkale'de çekildiğine dair hiçbir belge, emare, bilgi
    yok. Fotoğrafçı ve bu fotoğrafları saklayan Almanlar'ın Türkiye'de bulunuş
    tarihlerine bakarsanız kesinlikle 1915 yılının sonundan sonra, yani
    Çanakkale savaşı sırasında çekilmiş değil. 1917-1918'de de çekilmiş
    olabilir...
    11- Diğer fotoğrafların hiçbirinde ne subay, ne asker, ne de yardımcı
    personel bu durumda değil. Diğer fotoğraflarda yer ve ayrıntılar
    belirtilmiş.
    12- Çanakkale hava birliklerine yardım eden ustalarda ve yardımcılarda bile
    sağlam Osmanlı üniforması varken, askerimizde bu kıyafet olamaz. Asker bu
    kadar perişan olursa yardımcıların çıplak olması gerekmez mi?
    13- Aynı albümde Türk makinistlerin o yıllarda bakım yaptıkları uçağın
    önünde görüntüleri var… Ortadakinin belinde gümüş Asakir-i Şahane kemeri
    var. Yardımcıda bile bu kemer varken, bunlarda kemer yok…

    *******************

    Ahmet Uslu'nun bu dikkatli gözlemine birkaç ayrıntı da ben ekleyeyim:



    Internete ilk verilen resimdeki kısa boylu gencin kafasındaki kepte bir
    kokart vardı. Ama daha sonraki resimlerde bu silindi...

    1- Bu fotoğraf çok farklı biçimlerde geldi. Kısa boylu kişinin kafasındaki
    kepte kimi fotoğrafta bir rozet vardı, kiminde yoktu. Demek ki, bu işi bilen
    birileri photoshop yöntemiyle resimler üzerinde oynamıştı… Diyeceksiniz ki,
    "*Kim oynar?*" Buna yanıtım, "*Kepte bulunan rozeti tanıyan birileri…*"
    olacaktır… Tanımak için uzman olmak gerekir. Çünkü, bunu tanımayan kişi,
    şapkada bir rozet de olabileceğini düşünecektir. Oysa. Türk askerinin başına
    giydiği o dönem şapkalarında rozat bulunmaz. Internet'e ilk verilen resimde
    bu rozet görülmekte, ama dergi kapaklarına ve gazete posterlerine kullanılan
    fotoğrafta görülmemektedir.

    2- Herkes önce "asker gibi hazırolda durduklarına kanarak" bunların asker
    olduğunu düşünmektedir ama, bu iki kişi asker değillerdir. "Hazırol"
    duruşunu da askerlik yapsın yapmasın her Türk evladı bilir, gereğinde böyle
    durur. Bu ikisi, her ne kadar "asker gibi" duruyorlarsa da, gerek
    üzerilerindeki giysilerin durumu, gerekse taşıdıkları teçhizatın durumu
    "nizami" değildir. Biri ekmek torbasını sağdan sola takmış, diğeri soldan
    sağa... Subay ceketli olanın yakasının son düğmesi bile kapalıyken, asker
    kılıklının yaka-bağır açık vaziyette... Fotini olan bacağına dolak sarmış,
    çorapla gezen ise bunu bile bağlamamış...

    3- Alman havacı Erik Meinecke, Çanakkale savaşının sonlarına doğru
    Türkiye'ye gelmiş bir Alman pilotudur. Birinci Dünya Savaşı'nın sonuna kadar
    da çeşitli cephelerde keşif uçağı kullanmıştır. Savaş pilotu değildir. İlk
    görevinin Çanakkale'de oluşu, sözkonusu resmin de Çanakkale'de çekildiğini
    kanıtlamaz. Ayrıca, albümündeki diğer resimlerin kimi tarihsiz, tarihli
    olanlar da 1917-18 yıllarına aittir. Özellikle bu karenin niye 1915'e ve
    Çanakkale cephesine irtibatlandırılmış olduğu anlaşılmamaktadır. Durumda bir
    "*Şu Çılgın Türkler*" sendromu var gibidir; yani "*Biz Türkler, en yoksul
    zamanımızda bile koduk mu oturturuz…*" sendromu…

    Araştırmacı Bülent Yılmazer ile Hürriyet gazetesinin ekinde yapılan
    söyleşiyi, albümde bulunduğu söylenen diğer resimlerle süslemişlerdi. Bu
    resimlerde 'hizmetli aileleri' olarak tanıtılan tiplerle sözkonusu resimdeki
    tipler giyim-kuşam açısından hiç benzemiyorlar.

    4- Bu kerameti kendinden menkul fotoğraftaki iki çocuğun "asker" değil de
    "hizmetli" olduğunu varsaysak bile, albümde yer alan ve bu hizmetlilerin
    ailelerine ait olduğu söylenen diğer resimlerin altındaki açıklamalar,
    sözkonusu olasılığı da çürütmektedir. Çünkü; "*Alman subaya emir erliği
    yapan askerin ailesi*", "*civar köylerde yaşayan aileler*", "*onların evleri
    *", "*çocukları*" gibi ibareler taşıyan bu resimlerdeki kadın ve çocuklar,
    son derece bakımlı, giyim-kuşamları düzgün, üstleri-başları tertemiz ve
    varlıklı aileler olarak görünmekte ve bu olgu da resim altlarında zaten
    belirtilmektedir..

    5- Aynı dönemde aynı kişi tarafından çekilmiş diğer fotoğraflarda bu iki
    garibana benzer hiç kimse yoktur. Bu resimlerde görülen Türk subay ve
    askerlerinin hepsinin durumları zamanın şartlarına uygun görünmektedir.

    6- Bu resimlerin genel havası, "*Afrika'nın ücra bir kabilesine gitmiş bir
    beyaz Avrupalı'nın bakış açısı*"nı yansıtmaktadır. Türkiye'de görev yapan
    Alman subayların çoğu, çektikleri resim ya da yazdıkları hatıratta bu
    küçümser tavrı sürdürmüştür. Bu resim de, olsa olsa, "bu özelliği en iyi
    yansıtan fotoğraf" olarak kabul edilmelidir. Büyük olasılıkla inkar
    edecektir ama, yayıncılık firmasının müdürünün telefonda bana söylediğine
    göre, "resmin çerçevesindeki elyazısı", alay eder gibi, tam da bu
    anlamdadır: "*Stolz der Türkei - Türkische Soldaten*" (Aha, işte Türk'ün
    gururu, kibri…Türk askeri...)

    ***************************

    Maskaralık o kadar ayyuka çıktı ki, Gemlik Taşıyıcılar Kooperatifi,
    bahçesine bu iki gencin heykelini dikti...

    Gemlik'teki Taşıyıcılar Kooperatifi'nin bahçesine dikilen heykelden
    Ankara'daki bakanlıkların makam odalarına asılan posterlere kadar, hemen her
    köşeye yerleşen ve resim, fotoğraf, heykel, biblo, poster, veya anahtarlık
    biçiminde boy gösteren bu iki gariban, ne yazık ki, bir hamaset, ama aynı
    zamanda bir "dezenfomasyon anıtı" olarak gündeme girmiş bulunuyor. Birileri,
    iki boyutlu "Şu Çılgın Türkler" sendromuna bir boyut daha ekledi; üç boyutlu
    hale getirdi… Bu sitedeki yazılarda yeri geldikçe değindiğim bu fotoğraf,
    yalan yanlış bildiğimiz tarihimize katılan yeni bir düzmece unsurdan başka
    bir şey değil. Durumun böyle olduğunu da, sitemin Mesaj bölümüne yazan kimi
    görgü tanıkları kanıtlıyor.

    İşte bunlardan ikisi:

    ---"*……Saygılar, son derece haklısınız. Bahsettiğiniz iki dilenci çocuk
    Çanakkale'deki Mehmetçiğe asla örnek olamaz. Bu foto dostum Bülent
    Yılmazer'in satın aldığı bir Alman havacısına ait albümden çıktı. Şahıslar
    Almanlar'ın bakımlarını üstlendikleri iki yardımcı çocuk yalnızca..-
    6/27/2006…*…."

    ---"…*…Foto hakkında ek bilgi: Bülent Yılmazer'in henüz piyasaya çıkmamış
    olan kitabından alınan bu resim, Mönch Yayıncılık tarafından çoğaltıldı.
    Sayın Yılmazer de resmindekilerin gerçek Mehmetçikler olmadığını
    bilmektedir. Aslında albüm sahibi olarak açıklama yapması gerekir. -
    6/27/2006……*."

    Bu öyle bir dezenformasyon ki, etkileri, bazılarının çıkıp bu tiplerden
    birinin kendi dedesi olduğunu iddia etmesine kadar vardı. İşte iddia
    sahiplerinden birinin sitemin Mesaj bölümüne yazdıkları:

    "…*…..Rumuz: dilencilerin torunu E-posta: messah19@............com
    sayın işcen o resimdeki iki gencin kim ve neci olduklarını sadece
    resimlerine bakarak yorumlamanıza anlam veremedim. ben o dilenci dediğin
    soldaki gencin torunuyum ve dedem şerefiyle vatanı için savaşmış ve şehit
    olmuştur. lütfen şahıslar ile ilgili aşağılayıcı yorumlar yapmayınız. Sizin
    vurgulamak istediğiniz konuyu anlıyorum fakat şahsi düşüncelerinize kişileri
    alet etmeyiniz. o dilenci dediğiniz genç geride 6 aylık bir çocuk bırakarak
    çanakkale savaşına gitmiş savaşmış ve şehit olmuştur……*."

    Aynı kişiden gelip gelmediğine karar veremediğim bu mesaj ise, resimdeki
    tipleri "öz dede" olarak sahiplenmeye hazır çok kişinin olduğunu gösteriyor:

    "…*…..Rumuz: Tarih hesap sorar E-posta: kara_kral85@.............com
    Tarihler çevirip tarihler yazan ulusun evladı olarak kendimle gurur
    duyuyorum ama, ben bunu sadece onlara bakarak geleceği görmeyen gericilerden
    değilim. Sözlerimi ifade ederken ne hissedeceğimi bilemiyorum inanın. Şu
    anda 1. Tayyare bölüğündeki şehit düşen o iki asker hakkındaki yazılar
    karşısında inanın sadece güldüm. Çünkü sizin gibi insanlar gerçekte tarih
    bilmeyen ve sadece yenilikçilik kimliği altında soytarılık yapan
    şarlatanlardır. Ayrıca o resimdeki insanlar benim akrabam ve uzun boylu
    olanı, yani Mehmet Ali oğlu Abdülvahap benim öz dedemdir. Benim dedem
    Çanakkale'de hayatını feda etmiş ve gerisinde 3 çocuk bırakarak giden bir
    vatanseverdir. Her kim ne akılla ve suratla ona dilenci sıfatını
    yakıştırdıysa, onun damarlarındaki kandan şüphe ederim. Ayrıca, bu sözleri
    nasıl yazdın, nereden bilelim, diyorsanız söyleyeyim: Ben Malatyalı'yım ve
    benim köyüme Malatya Valisi ve Emniyet Müdürlüğü'nden görevliler
    gönderilerek bu kişinin dedem olduğu ve Çanakkale'deki havacı şehitlerden
    olduğu söylenmiştir. Anlamak istediğim ise şudur ki, siz ona dilenci diyecek
    kadar cesur ve bilgilisiniz madem, zekanız neden resmin aslını araştırmaya
    yetmedi sanki… Benim dedemin canı sıkılmıştı da evinden barkından ayrılıp
    sizin gibi hayasızlar için şehit düştü? Şimdi kem küm yapın diye mi ? Bu
    nasıl anlayıştır anlamadım? Tarihi bilmeyen toplumlarda var olan tipik
    aşağılık komplekslerinizi burada yayınlayarak egonuzu tatmin ediyorsunuz.
    Son sözlerim ise, o bir dilenci değildir, o namuslu bir aile babasıdır ve
    her şeyi hiçe sayarak oraya namusunu, devletini, milletini kurtarmak için
    gitmiştir. O dilenci değildir. Aslında bu tek dedem değil, köyden yaklaşık
    olarak 83 şehit verilmiştir. Ben size hiçbir şey demeyeceğim. Duygularım şu
    anda en üst seviyede. Bu haksızca yapılan hakareti o hak etmemişti. Ben sizi
    tarihle yargılayacağım. Sizin bu yaptıklarınızın cezasını tarih verecektir…*
    …."

    ******************************

    Yukarıda okuduğunuz ifadelerin tabii ki inanılır bir yanı yok. Çünkü,
    öncelikle resimdeki tipler "şehit" değil; bir ihtimal, Çanakkale savaşının
    sona ermesi üzerine, o bölgedeki havaalanı etrafında ganimet toplayarak
    geçinen göçmen ahaliden birileri… Yani, savaş sonrasında da "sağ" olan
    birileri… Üstelik, bana hakaret dolu mektuplar yazan vatandaşlarımıza
    bakılırsa, resimdeki bu tipler, Alman fotoğrafçı marifetiyle tarihe bu
    "suret"lerini bırakmadan önce, doğdukları topraklara da döl salmışlar…
    Çocukları, torun-tosunları-tosuncukları olmuş ve şimdi bana küfür
    edebiliyorlar...

    Bunlar kimdiler? Uzun boylunun adının Abdülvahap olduğunu iddia eden kişi
    bunu nereden biliyordu? Acaba, resmin üzerinde veya arkasında bu kişilerin
    isimleri de yazıyor muydu? Malatya Valisi ve Emniyet Müdürlüğü'nün
    yetkilileri Abdülvahap'ın torununu nasıl bulabilmişlerdi? Bunların "şehit"
    olduğunu kim iddia ediyor? Kıçında giyecek donu olmayan Abdülvahap, bu resmi
    çektirdikten sonra bir kopyasını köyüne nasıl ulaştırdı ki, ölümünden 90
    sene sonra, 100 küsur yaşındaki komşusu onu tanıdı? Aile, bu resmi 90
    senedir nerede ve nasıl muhafaza etti ki, onun yüzünü hiç görmemiş olan ve
    bugün bana mesaj atan torunu onu tanıyabildi?? Vs., Vs….

    Bu nedenle, bu saftorik vatandaşımıza ben şu yanıtı verdim:

    "…*…….Eğer sen bunlara Türk askeri diyebiliyorsan, ne diyeyim, sana helal
    olsun... Ama ben diyorum ki; 'Dikkat et, bahane arayan birileri bu iki
    zibidinin taşıdıkları kıyafet ve aksesuvarlara bakıp 'Türkler mezarları
    soymuşlar' demesin... Çünkü, bu fotoğraf sadece bunu kanıtlıyor. Son bir not
    daha: Madem dedelerinle bu kadar gurur duyuyorsun, neden buraya yazarken
    gerçek adın ve soyadınla kimliğini açıklamaktan kaçınıyorsun... Resimdeki
    'dedenle' ilgili utandığın birşey mi var?...."*

    **************************
  • 07-12-2006, 22:59:00
    #15
    Üyeliği durduruldu
    Ancak, ben bu konu üzerinde çalışırken korkarak beklediğim şey oldu…
    Internet sitesine "düzmece" tarihçilerinin çiziktirdiği bir "Çanakkale
    Savaşları" sayfası koyacak kadar düşünceli bir müessese olan Zaman gazetesi
    bombayı patlattı:

    Acar muhabirleri, "Mehmet ile Mehmetçik" namıyla bir anda ilgi odağı haline
    gelen bu fotoğraftaki iki sefil adamın akrabalarını bulmuştu… (Oysa,
    Çanakkale savaşı hakkında akla hayale gelmeyecek uydurma öyküleri kapak bile
    yapan Aksiyon dergisi, Zaman'ın atladığı bu oltaya atlamamış, temkinli
    davranıp B. Yılmazer'i arayıp danışmış; Malatyalı torunlar konusunda ondan
    olumsuz görüş alınca yayınlamaktan vazgeçmişti.)

    Sözüm ona, bu tipler Malatya'nın Kadiruşağı köyündendi ve bunların
    torunları, sözkonusu resmi görür görmez dedelerini tanımış ve çok
    duygulanmışlardı… Her nasılsa Malatya Emniyet Müdürü'ne de ulaşmayı
    başarmışlar; ondan yardım sözü almışlardı… Hele torunlardan birinin
    anlattığı hikaye, kargaları güldürecek cinsten bir hikayeydi. İzninizle,
    Zaman gazetesi "abonesi" olmayanlar için, hayrına, buraya aktarmak
    istiyorum:

    "……*ALMAN KOMUTAN TARAFINDAN ÖLDÜRÜLMÜŞ*

    *Fotoğraftaki askerlerin akrabası olan Saim Çolak (45) ise büyükannesinden
    dinlediği bir olayı şu ifadelerle anlatıyor: "Fotoğrafta sağ taraftaki Ahmet
    oğlu Hasan Hüseyin onbaşı topçu bir askermiş. Bir Alman komutanın emrinde
    görev yapıyormuş. İngiliz gemileri geçerken Alman komutanlar içki
    alemindeler. Ateş emri vermiyorlar. Hasan Hüseyin onbaşı izinsiz olarak eteş
    ediyor ve iki gemiyi batırıyor. Ancak Alman subay Hasan Hüseyin onbaşıyı
    izinsiz ateş ettiği için şehit ediyor. Türk subaylar gelip binbaşı olan
    Alman subayın rütbesini söküp Hasan Hüseyin onbaşının cenazesine
    takıyorlar……*."

    Devenin dediği gibi, neresi doğru ki düzelteyim:

    -- Bu fotoğrafı ortalığa "Türk askeri" diye yayanların söylediğine
    bakılırsa, bu adamlar bir uçağın önünde poz veren "kahraman Türk
    havacıları"… Ama, torununun anlattığına bakılırsa, bunlar "topçu"…
    -- Torunun ifadesindeki tipler ya "onbaşı", ya da "çavuş".. Oysa, resimde
    görülen iki kılıksızın ne oldukları meçhul. Değil herhangi bir rütbe
    taşıdıklarını iddia etmek, asker olduklarını söylemek bile mümkün değil…
    -- Torunun hikayesine bakılırsa, "*İngiliz gemileri geçerken…*", yani olsa
    olsa, 18 Mart'taki saldırıda Çanakkale'de görev başındalar… Oysa, fotoğraf
    sahibinin açıklamasına göre, resmin çekildiği yer bir havaalanı, adamlar da
    bir uçağın önünde…
    -- Torunun hikayesinde, gemiler geçerken "*Alman komutanlar içki alemindeler
    *"… Hasan Hüseyin "Onbaşı", Almanlar'la arasında hiç Türk subayı yokmuş
    gibi, kendi kafasına göre topu ateşliyor… Top mermisinin taneyle sayıldığı
    Çanakkale Savaşı sırasında böyle bir şey yapan askeri, herhalde top
    namlusuna mermi diye sürer, öyle ateşlerlerdi…
    -- Kafasının keyfine topu ateşleyen "onbaşı", üstelik o mermiyle iki gemi
    birden batırıyor… Demek ki, Ocean zırhlısının Seyit Onbaşı tarafından
    ateşlenen bir mermiyle batmış olduğunu söyleyerek bizi kandırıyorlar… Çünkü,
    diğer batan gemiler; yani Bouvet ve Irresistable'nin mayınlara çarparak
    battığını kesinlikle biliyoruz. Tarihsel olarak tereddütümüz batan 3. gemi
    Ocean'da; Seyit Onbaşı'nın attığı mermiyle dümeninden vurulup mayına mı
    çarptı, yoksa doğrudan mayına çarpıp da mı battı?
    -- Torunun ifadesine göre, topu izinsiz ateşlemesi üzerine Alman subay Hasan
    Hüseyin'i vurup öldürüyor… Eğer bu doğruysa, Alman subay haklıdır, ve Hasan
    Hüseyin "infaz" edilmiştir. Askeri yasalara göre, hele savaş zamanında emre
    karşı gelmek ölümle cezalandırılır ve böylesine de "şehit olmuş" denmez…
    Oysa, hiçbir ciddi kayıtta böyle bir olaydan söz edilmiyor.
    -- Olayın devamında "*Türk subaylarının Alman binbaşısının rütbelerini söküp
    Hasan Hüseyin'in cenazesine takmaları*" da dehşet bir fantezi… Böyle bir
    fantezi için ciddi bir rahatsızlık gerekiyor… Sanırsınız Çanakkale'deki Türk
    ordusu bir "başıbozuk güruhu"dur; erlerin kendi kafasına top ateşlediği,
    yabancı subayların keyfi adam öldürdüğü, Türk subayların kaba kuvvetle rütbe
    söktüğü bir kalabalık…
    -- Akrabaların anlatılarına göre, bu iki köylü genç irisi, Çanakkale
    savaşlarında şehit olmuştur ve bugün "hamallık yapan" ve "maddi durumları
    iyi olmayan" akrabalar, Malatya Emniyet Müdürü'nün himmetiyle "dedelerinin
    mezarını" ziyaret etmek istemektedirler. Oysa, Alman fotoğrafçının en erken
    1915'in son ayında çekmiş olabileceği bu fotoğraftaki kılıksızlar şehit
    falan değillerdir. Çünkü, fotoğrafları Çanakkale savaşı sona erdikten sonra
    çekilmiştir. Onca kılıksızlıklarına rağmen dipdiri ayakları üstünde
    durmaktadırlar. Ne zaman terk-i dünya ettikleri ve bunun nerede ve nasıl
    olduğu bilinmemektedir. Dolayısıyla, Malatyalı toruncuklar açıkça yalan
    söylemekte veya "söylettirilmekte"dirler…

    İş, dönüp dolaşıp öyle veya böyle, şehit-şüheda edebiyatı üzerinden bir
    "rant sağlama" çabasında son bulmaktadır…

    **************************

    Diyeceksiniz ki, "*Yeterince bahane ürettin, madem öyle, ne olabileceğini
    sen söyle…*"

    Benim birincil tahminim, bu resmin o sırada müttefikimiz olan Almanlar'ın
    kendi ülkelerinde savaş propaganda malzemesi olarak kullanmak üzere
    çektikleri bir fotoğraf oluşu… Yani, bu resmi göstererek;

    "*İşte Türkler… Üstleri başları dökülüyor. Perişan durumdalar… Yüce
    milletimiz, bu savaşta bu gariban insanlara yardım ediyor…*" demek için…

    Ki, savaş döneminde, özellikle Almanya'da yayınlanan propaganda dergilerinde
    benzer ifadeler ve resimlere sık rastlanıyor.

    Ya da çok daha basit bir amaçla çekilmiş; fotoğrafçının kendi albümü için…
    Ailesine, dostlarına veya silah arkadaşlarına gösterecek ve,
    *"İşte Türkler…" diyecek, "Ben bu gariban insanlarla birlikte savaştım
    Türkiye'de…*"

    Koleksiyoner Ahmet Uslu, bu perişan kılıklı iki çocuğun "karargah etrafında
    dolaşan çoban" veya "askere alınmaya engelli köylüler" olabileceğini öne
    sürüyor…

    Benim asıl tahminim ise bu kadar olumlu değil:

    Bu iki kılıksız, Alman subaylarının ayak işlerini yapan "hizmetli" de
    olamazlar… Çünkü, hiçbir aklı başında subay, çevresinde böyle pejmürde
    kılıklı bir emir eri, veya hizmetli gezdirmez, gezdirmemiştir de… Ne Türk,
    ne de Alman…

    Ben, bu iki kılıksızın, savaş alanlarında dolaşarak harp hurdası ve ganimet
    toplayan işsiz-güçsüz-ipsiz takımından birileri olduğuna eminim. Alman
    fotoğrafçının onca düzgün kılıklı adam fotoğrafı çektikten sonra bu ikisini
    de fotoğraflamaya layık bulması için bir farklılıkları olması gerektiğini
    düşünüyorum. Fark da, bu ikisinin üzerindeki "buluntu" giysiler ve eşyalar
    olmalı…

    Ayrıca, fotoğrafçının, bu resmin üzerine ya da çerçevesinin üzerine el
    yazısıyla kaleme aldığı söylenen "*Türkiye'nin kibri, gururu: Türk askeri!!!
    *" (Stolz der Türkei: Türkische Soldaten!!!) gibisinden Almanca alaycı
    ibarenin de neden kamuoyundan saklandığını; bu resmin niye Çanakkale savaşı
    dönemine bağlandığını merak ediyorum.

    Bir başka ilgimi çeken nokta da, kısa boylu tipin kafasındaki kepte bulunan
    rozetin niye bazı resimlerde silindiği… Resmin sahibi B. Yılmazer, bu
    silinen yerde yıpranmadan doğan bir leke olduğunu iddia ediyor. Oysa, resmin
    tek yıpranmış yeri burası değil, ama sadece bu noktayla oynanmış...

    En sona sakladığım bir başka ayrıntı daha var ki, kanıtlayabilecek bir
    imkanım yok: Kısa boylu tipin karın hizasında, düğme deliklerinin yanında
    rahatça görünen üst üste iki, hatta üç yuvarlak delik... Bir kumaş yırtığı
    veya yıpranma olmadığı, hızlı çarpan ve yuvarlak biçimli küçük bir cisim
    tarafından açıldığı belli bu deliklere "kurşun deliği"nden başka bir anlam
    yükleyemiyorum...

    Resimdeki kısa boylu gencin üzerindeki ceketin karın bölgesinde iki-üç
    kurşun deliği var.


    **************************

    Türkiye Polis Dergisi, piyasada satılan poster üzerinde, bu iki gencin neden
    asker olamayacağını kanıtlayan unsurları belirlemiş ve ayrıntılı bir
    açıklama yayınlamıştı...



    En ciddi araştırmayı Türkiye Polis Dergisi yayınlamış oldu. Dergi önce,
    kendilerinin bu resimdeki zavallıların torunu olduğunu söyleyip Malatya'da
    Emniyet Müdürü ve Vali'yi kandırmaya çalışanların kimliğini araştırmayla
    başlamış işe… Sonra bana ulaştılar, bildiklerimi ve araştırmalarımı
    aktardım.

    Malatya'da geçimlerini hamallık yaparak sağlayan Abdulvahap ve Nihat Yılmaz
    kardeşler, fotoğrafın solundaki kişinin Ali Oğlu Abdulvahap adlı dedeleri
    olduğu iddiasında bulunurken, köylerinden 64 kişinin şehit olduğunu öne
    sürmüşlerdi. Köyün yaşlılarından, akrabalarının ifadesine göre 106, kendi
    ifadesine göre ise 99 yaşında olduğunu söyleyen Saide Demir adlı kişi ise,
    fotoğrafta soldakinin komşuları Vahap, sağdakinin ise kaynı Hüseyin olduğu
    iddiasında bulunmuştu…

    Dikkatinizi çekerim; sözkonusu fotoğraf 91 yıllık, bu teşhisi yapan da 100
    yaşlarında!!!!

    Bir yerel televizyon da, hamallık yapan kardeşlerden birini ekrana çıkartıp
    anlattırmıştı. Bu hamalın fotoğrafı sahiplenmesinin hikayesi çok ilginçti;
    fotoğrafı görür görmez "kanı kaynamış", sonra dönüp kendi çocuğuna bakınca
    "çok benzediğini" farketmiş, ardından da gidip köyde yaşlılara sormuştu...
    Yani, "kan kaynamasıyla" başlayan bir teşhis ve ona göre de düzülen
    şehit-şüheda öyküleri...

    Malatya Emniyet Müdürlüğü de araştırmıştı: Milli Savunma Bakanlığı'nın,
    1998'de Ankara'da yayınladığı; 93 Harbi'nden, Kıbrıs Barış Harekatı'na kadar
    olan savaşları kapsayan, "Şehitlerimiz" adlı 5 ciltlik yayınının 4'üncü
    cildinde Malatyalı şehitlerle ilgili tüm kayıtları bulmuşlardı.

    Bu cildin 176-177. sayfalarında yer alan, iddiaya kaynak oluşturulmak
    istenilen Mehmet Ali oğlu Abdulvahap (kitaptaki listede Ali oğlu Abdulvahap)
    1297 Rumi/1882 Miladi doğumlu, yani 1915'de 33 yaşındaydı... Onbaşı Ahmet
    Oğlu Hasan Hüseyin ise (kitaptaki listede Ahmet oğlu Hasan ismi var), 1294
    Rumi/1879 Miladi doğumlu, yani 1915'de 36 yaşındaydı... Oysa, fotoğrafta yer
    alanların en fazla 18-20 yaşlarında olduğu açıkça belliydi... Belki daha da
    küçüklerdi...

    (Aslında, iki askeri sahiplenmek isteyenlerin verdikleri kimliklerle,
    devletin resmi kayıtlarındaki kimlikler farklı… Ancak, yakın isimler olması
    nedeniyle onlar olduğu farzedilmiş. Ayrıca, söz konusu listeye göre,
    Kadiruşağı köyüne kayıtlı 1 şehit var, o da Veli Ağa oğlu Hasan Hüseyin,
    1915'de Arıburnu'nda şehit olmuş...)

    Seferberlik sonrası askerlik dairelerinin önünde sıraya giren Osmanlı
    gençleri... Her biri mahalli giysisi içinde... Öndeki ise bir asker...

  • 07-12-2006, 22:59:34
    #16
    Üyeliği durduruldu
    Birinci Dünya Savaşı'nın öncesi seferberlik ilan eden Osmanlı Devleti'nin,
    Malatya'nın Çırmıktı kasabasından silah altına alıp Çanakkale'ye kadar
    sevkettiği normal askerinin, o kılık ve kıyafette olması da hiç mümkün
    değil. Çünkü, askere giden Anadolu köylüsü, birliğine ulaşana kadar günlük
    kıyafetiyle dolaşıyordu. Birliğinde kendine elbise bulamayan efrad da aynı
    kıyafetiyle geziyordu. Döneme ait birçok fotoğrafta bu görülüyor. Malatya
    Emniyet Müdürlüğü de, o fotoğraftaki gençlerin, Osmanlı'nın askerine değil,
    muhtemelen çarpışmalar sırasında orduya yardımcı olan, o mahallin
    çocuklarına ait olabileceği yorumuyla, bu iki Malatyalı uyanık akrabayı
    başından sepetlemişti…

    *******************************

    Beş yıl boyunca elinde tuttuğu fotoğrafın arkasına bakmayan havacılık tarihi
    araştırmacımızın Mönch Yayıncılık tarafından yayınlanan kitabı...



    Gelelim, yazımın başlarında sözünü ettiğim; bu fotoğraf ortaya çıktığında
    çok aradığım halde ulaşamadığım Bülent Yılmazer'le görüşmeme… Geçtiğimiz
    ayın içinde kendisiyle yaptığım benden başka bir kişinin de dinlediği
    yaklaşık bir saatlik telefon görüşmesinden aklımda aşağıdaki noktalar kaldı:

    -- Bülent Yılmazer, bu fotoğrafları yeni satın almamıştı; yaklaşık 5 yıldır
    elinde tutuyordu…
    -- Bu fotoğraflar, nedense "Şu Çılgın Türkler" isimli edebiyat
    şaheserinin(!) piyasaları sarstığı günlerde birdenbire Internet'e
    sızdırılmıştı…
    -- Bülent Yılmazer'in Osmanlı ordusunun kılık kıyafet nizamnameleri hakkında
    hiçbir bilgisi yoktu; onun uzmanlık alanı havacılık ve uçaklardı…
    -- Resim bir aylık dergiye kapak olunca Ankara'da bir holding yöneticisi bu
    resimdekilerin Türk askeri olamayacağını iddia etti, ama bu iddia, yapılan
    bu değerli çalışmaya bir "*** atma" olarak değerlendirildi…
    -- Bu tezvirat üzerine sözkonusu fotoğraf, "bugün Genelkurmay Başkanı olan o
    günkü Kara Kuvvetleri Komutanı'nın emriyle" iki uzman albay tarafından
    incelendi; resimdekilerin Türk askeri olduğuna karar verildi…
    -- Resimdekilerin Türk askeri olmadığı yolunda "çamur atan" o holding
    yöneticisi, bizzat bu komutan tarafından fırçalandı…
    -- Yılmazer, bu "uzman"(!) subayların ve hatta "bugün Genelkurmay Başkanı
    olan o günkü Kara Kuvvetleri Komutanı"nın ismini bana veremezdi…
    -- Bülent Yılmazer'in tek amacı, satın aldığı bu albümü ülkemize ve
    tarihimize kazandırmaktı, bunun dışında bir amaç gütmüyordu.
    -- Fotoğraflar yayınlanmadan önce, birileri, kendisini, "Bu fotoğraflar
    yayınlanınca başın çok ağrıyacak" sözleriyle uyarmıştı. Ancak, bu uyarının
    hangi manada olduğunu anlayamamıştı; sahtekarlıkla mı, yoksa milliyetçi
    şovenizmle mi suçlanacaktı?
    -- Ancak, yayınlanması işini, bu işin profesyoneli bir yayıncıya devretmek
    zorundaydı… Ki, böyle yapmıştı.
    -- Ne var ki, bu resmi "milli duygularla" yayınladığını iddia eden bu firma,
    Bonn/Almanya merkezli uluslararası *Mönch Publishing Group (MPG)* isimli bir
    yabancı firmaydı, Mönch Türkiye Yayıncılık adını taşıyordu.
    -- Bu firma, Türkiye, Karadeniz ülkeleri, Orta Asya Cumhuriyetleri ve Orta
    Doğu faaliyetleri için bir odak noktası olarak 1987 yılında kurulmuştu.
    Konuyla ilgili yetkili ve uzmanların istek ve arzuları doğrultusunda Savunma
    Sanayi, Havacılık ve Uzay, Teknoloji ve Strateji konularında uluslararası
    platformlardaki gelişmeler, ArGe faaliyetleri, endüstriyel, teknik ve
    bilimsel konularla ilgili bir bilgi ve iletişim platformu oluşturmak
    amacıyla çalışıyordu.

    Bu yabancı firma, TSK, Jandarma, MSB, Sivil Savunma gibi müesseselerin içine
    o kadar girmişti ki, kendi sitelerinde verdikleri satış rakamlarına
    bakılırsa, adeta bu kurumlar için çalışıyordu. Çok sayıda emekli subayı
    istihdam ettiklerini de gizlemiyorlardı..

    Mönch Yayıncılık'ın kendi sitesinden bir sayfa... Dergi satışlarını
    anlatıyorlar..



    Kendine ülkemizin en stratejik kurumlarını faaliyet alanı olarak belirlemiş
    bu Alman firmasının yayınları arasında *Savunma ve Havacılık* adlı da bir
    dergi vardı ki, tam 18.780 adet basıp bu kurumlara tam tamına 18.280 adedini
    satıyordu... Bu satışın, yüzde olarak dağılımını da aşağıdaki gibi
    veriyorlardı web sitesinde:

    1.

    Kara Kuvvetleri Komutanlığı Personel ve Birimleri yüzde 24.6
    2.

    Deniz Kuvvetleri Komutanlığı Personel ve Birimleri yüzde 15.2
    3.

    Hava Kuvvetleri Komutanlığı Personel ve Birimleri yüzde 14.3
    4.

    Jandarma Genel Kom. ve Sahil Güvenlik Kom. Personel ve Birimleri yüzde
    8.3
    5.

    Genelkurmay Baş., MSB, Askeri Ataşeler, Dışişleri ve Sanayi-Ticaret
    Bak. yüzde 7.3
    6.

    Savunma Sanayii Kuruluşları yüzde 6.7
    7.

    İçişleri Bakanlığı, Emniyet Gn. Müd., Haberleşme ve Ulaştırma
    Bakanlığı yüzde 6.1
    8.

    Havayolları, Uluslararası Ticari Havaalanları, Ticari Havacılık
    Kuruluşları yüzde 5.3
    9.

    Sivil Tedarik Ofisleri, Çok Uluslu Savunma Organizasyonları, İdareler,
    Komutanlıklar yüzde 5.2
    10.

    Sivil Havacılık Kuruluşları ve Servisleri yüzde 4.7
    11.

    Kamu, Kurum ve Kuruluşların Yasama Organları ve Parlamentoya ait
    Organlar
    12.

    yüzde 2.3

    (Maaşallah diyelim de nazar değmesin, çünkü, 25 yıllık dergicilik hayatımda
    herhangi bir dergi hakkında böyle bir satış başarısı ne duydum ne işittim.
    Rekorlar kitabına girecek bir olay bu; yaklaşık yüzde 0.02 iade oranı...
    Bugünlerde, dergi piyasasında iadesini yüzde 60'ın altına indirebilen
    yayıncıyı omuzlarda gezdiriyorlar...)

    Bu Savunma ve Havacılık dergisi'nin iştigal konusu benim çok ilgimi çekti.
    Bu nedenle, günümüzün en popüler nimetinden yararlandım ve Internet'te bir
    araştırmaya giriştim. Karşıma, bundan 5-6 sene önce bir gazetemizde Faruk
    Mercan isminde bir meslektaşımın yazısı çıktı. Bakın Faruk Mercan Savunma ve
    Havacılık dergisi hakkında ne gibi bilgiler veriyor. İsimler ve ilişkiler
    hayret verici. Meğer, yayıncılık gibi harc-ı alem bir iş kolu için savunma
    ve havacılık ne verimli alanlarmış ki, bunca önemli isim seferber olmuş:

    *".......Alman Mönch yayın grubunun çıkardığı "Military Technology"nin
    1986'da yayınladığı Yunanistan özel ekindeki bazı yanlış bilgiler
    Genelkurmay'ın tepkisini çekmekte gecikmedi. Hemen dergiyle temasa geçildi.
    Yayın grubu bu sefer Türkiye'nin savunma ve ekonomisiyle ilgili 200 sayfalık
    bir eki hem de parasız çıkardı.*

    *O tarihte Almanya ile bu ilişkiyi, Milli Savunma Bakanlığı Koordinasyon ve
    Planlama Dairesi Başkanı Tuğgeneral Metin Okçu sağladı. Mönch Yayın Grubu
    başkanı Türkiye'ye geldi. Türkiye Özel ekinde Genelkurmay 2. Başkanı Necip
    Torumtay ve Milli Savunma Bakanı Zeki Yavuztürk ile yapılan birer mülakata
    yer verildi.*

    *İlişkinin ikinci adımı, Türkiye ile ilgili askeri konuları işleyen bir
    savunma dergisinin Türkçe yayınlanması projesiydi. Projenin başına, aynı yıl
    Silahlı Kuvvetler'den emekli olan Tuğgeneral Metin Okçu geçti.
    Böylece, "Savunma
    ve Havacılık" dergisi doğmuş oldu.*

    *Metin Okçu, 10 yıl boyunca Savunma ve Havacılık'ta yazdı. Ta ki, 1997'de
    Genelkurmay 2. Başkanı Çevik Bir'den bir telefon alana kadar. Orgeneral Bir,
    İstanbul'da yeni bir savunma dergisi çıkarmak isteyen ekibin kendisiyle
    görüşmek istediğini iletti. Metin Okçu İstanbul'a geldiğinde, karşısında Ceyda
    Erem ve Deniz Kuvvetleri eski Komutanı Vural Bayazıt'ı buldu. Ceyda Erem,
    gazetecilikle başladığı işini halkla ilişkiler ve fuarcılık (CNR Fuarcılık)
    alanına taşıyıp iyi düzeyde kazanç sağlamış başarılı bir iş kadınıydı. Vural
    Bayazıt da Silahlı Kuvvetler'in zirvesinden emekli olmuş önemli bir isimdi.
    Okçu projesini hemen sundu. Böylece, dördüncü sayısından itibaren "Ulusal
    Strateji" adını alacak olan "Savunma&Defence" dergisi yayın hayatına
    başlamış oldu.... " (ZAMAN GAZETESI
    )*

    Sonuçta, Bülent Yılmazer ile yaptığım bu görüşmeden en küçük bir yarar
    sağlayamadığımı belirmek zorundayım. Hatta, inatlaştık bile diyebilirim; o,
    elinde buna benzer birçok Türk askeri resmi olduğunu iddia edince, ben de
    kanıtlaması için "*Eğer varsa, en benzerini göndermesin*i" rica ettim… Çok
    geçmedi, Yılmazer'in sözünü ettiği "benzer" resim e-posta kutuma düştü. Ben
    de bu resmi sitemde yayınlayacağımı kendisine bildirdim ve onayını aldım.



    Bülent Yılmazer'in "benzer resim" olarak bana yolladığı ve kendisinden
    yayınlama izni aldığım Türk askeri fotoğrafı... Hiçbirinin giysisi diğerine
    benzemese de, içlerinde paramparça kıyafette olan yok. Sağdan ikinci askerin
    belinde de, Yılmazer'in iddia ettiği gibi ip yok, bir kısmı ışıkta parlamış
    ince bir deri kemer var... Onun sağındaki de bir küçük zabit...


    ***********************************

    Türkiye Polis Dergisi'nin kapak haberi, özellikle Çanakkale'de de epey yankı
    yaptı. Yerel gazetelerden Kalem gazetesi, "*Duygu sömürüsü mü?*" başlığıyla
    manşete taşıdığı bu konuda, kentte iki müze kuran tarihçi ve koleksiyoner
    Ahmet Uslu'nun görüşlerine başvurdu ve onun yukarıdaki satırlarda da
    okuduğunuz görüşlerini okurlarına aktardı.

    Öte yandan Türkiye Polis Dergisi'nin web sitesi de, bu resmi tüm Türkiye'ye
    pazarlayan yayıncı şirketin müdürü Mehmet Demirkol'un, Türk Polis
    Teşkilatı'na karşı suç unsuru içeren bir mesajını yayınladı. Geçtiğimiz Mart
    ayında, telefonda bana, bu resmi "*bir emekli subay çalışanının
    çaldığını"*söyleyen Müdür Demirkol, web sitesine yazdığı mektupta, bu
    kez Türkiye Polis
    dergisi üzerinden Türk polisini hedefliyor ve "*Yine yapacağınızı yaptınız;
    yargısız infaz…*" cümlesiyle tüm Emniyet güçlerini suçluyordu. Mesajının
    gerisi ise, boş laflardan ibaretti; bu resimden çoğalttıkları posterleri
    Ankara'da birçok resmi makama "ücretsiz" ulaştırdıklarından bahisle, lafı
    kahramanlık edebiyatı ve hamasete getirmişti; "*Sizler, 1915'lerde
    Çanakkale'yi geçemeyenlerin Ankara'nın göbeğinden çıkmasına müsaade etmeyin…
    *" Breh, breh, breh...

    Ben de bu mesaja bir yanıt yazarak, bu müdür beyi "*Boş laf üretmeye değil,
    kanıt göstermeye"* davet ettim ve gelirken de yanında o görüş aldıkları
    "uzmanları"(!) getirmesini istedim. Umuyordum ki, Savunma ve Havacılık
    Dergisi gibi bir isim taşıyan ve hedef kitlesi Silahlı Kuvvetler ve Emniyet
    güçleri olan bu derginin müdürü, tarih ve askerlik biliminden bir nebze
    nasibini almıştır; çıkar ortaya, resimdeki iki gencin "birer Osmanlı askeri"
    olduğunu kanıtlayacak bilimsel öğeleri önümüze serer… Biz de sonsuza dek
    kendimizden utanır ve sokağa çıkamayız…

    *************************
  • 07-12-2006, 23:00:19
    #17
    Üyeliği durduruldu
    Nihayet, "yalancının mumu yatsıya kadar yanarmış" atasözüne bir örnek daha
    yaşadık:



    "Tartışılmaz TV programları" yapımcısı Cevizoğlu, daha 4 ay önce Türkiye
    Polis Dergisi'nin ödülünü aldığı gecede, elinin altında Türkiye Polis
    Dergisi, Emekli Polis Derneği'nin Başkanı Mustafa Acar ve 2. Başkanı Anıl
    Aksoy'a dergi hakkındaki övgülerini aktarıyor...

    TV dünyamızın milliyetperver programcılarından *Hulki Cevizoğlu,* birkaç ay
    önce kendisine ödül veren ve bu kandırmacayı bu ay kapak haberi yapan
    Türkiye Polis Dergisi'ni programına davet etti. Katılmayı kabul eden dergi
    koordinatörü, iddiaların sahibi olan beni ve Çanakkaleli
    tarihçi/koleksiyoner Ahmet Uslu'yu telefon konuğu olarak yazdırmıştı.

    ADD adına gittiği Londra'daki bir konferanstan yeni dönmüş olan ve henüz
    memleket havasına alışmamış olduğu gözlenen Cevizoğlu, programına sık sık
    misafir ettiği emekli savcılardan kapma bir edayla, programa dikkat çekici
    bir afra-tafra ile başladı; Türkiye Polis Dergisi'nin, "böylesine topluma
    mal olmuş(!), milliyetçi hisleri yücelten(!), manevi değerleri gündeme
    getiren(!) bir fotoğraf hakkında yaptığı bu bölücü(!), yıpratıcı(!) ve
    aşağılayıcı(!) yayını ne hakla yaptığı"nı sorgulayarak başladı söze... Bir
    saat boyunca bu minvalde seyreden yayına bu nedenle ancak gece yarısı
    bağlanabildim.

    Hulki'nin niyeti belliydi; Türkiye Polis Dergisi'nin bu haberini, "bir
    gazetecilik olayı" olmaktan çıkarıp, "son günlerde dikkat çeken raporuyla
    Gen. Kur. Başkanı Büyükanıt'ın sert konuşmalarına neden olan TESEV
    araştırmasına takviye olsun diye yapılan kötü niyetli bir yayın" durumuna
    sokmaya çalışıyordu. Aklı sıra, Türkiye Polis Dergisi'nin, "askeri
    yıpratmaya çalışan polisler"in maşası olduğunu kanıtlayacaktı(!)... Böylece
    ne kadar vatanperver-milliyetperver olduğunu gösterecek; reytingi ve
    dolayısıyla program ücretlerini yükseltecekti...

    Sözün en başında olayın özünü açıkladım: Hiçbirimizin Türk askeri, polisi
    veya herhangi bir görevlisiyle derdi yoktu. Bizim derdimiz, dönemin Türk
    askerinin topluma böylesine yanlış ve kötü bir biçimde tanıtılmasının
    bilimsel ve tarihi gerçeklere uygun olmadığını anlatmaktı. Karşı
    olduklarımız; saf ve iyi niyetli Türk halkını şehit-şüheda edebiyatıyla
    kandırarak dünyalığını yapan kimselerdi... "Çanakkale'nin Kahraman
    Havacıları" sıfatıyla topluma sunulan sözkonusu resim de bu kandırmacaya
    somut bir örnekti... Öncelikle resim Çanakkale savaşına ait değildi;
    resimdeki tipler asker değildi; resmin çekilme yılı da 1915 olamazdı...

    Tam bu iddialarımın dayanaklarını tek tek sıralayacakken, Cevizoğlu sözümü
    kesip sözkonusu resmi yayınlayan Alman firması Mönch Yayıncılık'ın müdürüne
    söz verdi. Ama, ondan önce de kendisi ahkam kesmeye başladı; dergi yazısının
    içinden tek tek cümleleri cımbızla çekerek, yazının üslubunun çirkinliğinden
    dem vurmaya başladı.

    Öncelikle bir meslektaşım olmasından; ardından geçmişte yaşanmış bir
    hukukumuz olduğundan buna müdahale etmek istedim; dedim ki; "*Sevgili
    Cevizoğlu, yanlış yapıyorsun, bunların hepsi derginin ifadesi değil,
    derginin görüş aldığı uzmanların ifadesi... "*

    Kendi yazısına yapılsa kıyametleri koparacağını ve bu nedenle ekranda
    millete bir saat diskur çekeceğini iyi bildiğim gazeteci ve ünlü TV
    programcısı Hulki Cevizoğlu müthiş sinirlendi bu söze; önce klasik
    azarlamasıyla başladı: "*Programı siz mi yöneteceksiniz, ben mi? Biz yanlış
    yapmayız... Üslubunuzdan da belli zaten... İşte bu, bu, bu..."*

    Sahibi olduğu "Popüler Bilim" adlı birkaç yüz satan dergiyi 2000 yılında
    "eti senin kemiği benim" meseliyle "*Al götür, istediğin yerde çıkart, ama
    benden para isteme...*" diyerek bana yayınlatmaya çalışan Cevizoğlu, bunca
    yıldır dergi yapan, yöneten, yazı yazan, haber üreten 30 yıllık gazeteci
    olan benim üslubumu eleştirmeye başlamıştı. Eminim ki bunda teklif ettiği
    dergisiyle ilgilenmeyişimden kaynaklanan bir kuyruk acısı da vardı ama, o
    anda benim onun egosunu pışpışlayacak vaktim yoktu. "*Eh, güzel... O halde
    size iyi tartışmalar...*" diyerek ayrıldım programdan...

    İyi ki de ayrılmışım; benden sonra olanlar oldu. Önce, bu resmi Türk
    milletine "Çanakkale Kahramanları" diye kakalayan firmanın müdürünün abuk
    subuk açıklamalarını dinledik. Ardından, dünyadan bihaber bir eski, bir de
    yeni milletvekili konuştular; eskisi "merd-i kıpti" misali bir Avustralya
    gezisini anlatırken cehaletini ortaya döktü; yenisi vatan-millet-maneviyat
    derken toplu satın aldığı posterlere kaptırdığı para için yakındı...

    Derken bomba, Cevizoğlu'nun kendi elinde patladı: Büyük bir kendine güvenle
    huzuruna kadar getirttiği orijinal resmi yapışık olduğu kartondan söküp
    arkasını çevirince, resmin arkasına yazılmış tarih ortaya çıktı: 1918...

    (Bu noktada da iddialıyım; bu tarih ve altındaki Almanca birkaç kelime de
    sonradan yazılma… Ama, bütün bu ayrıntıyı da ancak grafologlar anlayabilir.
    Eğer kabul ederlerse, bunun incelenmesini de kriminoloji laboratuarında
    yaptırabilirim.)

    O anda, Cevizoğlu'nun yüz ifadesini görmeliydiniz... Tabii, "*Bu resmi 5
    yıldır elimde tutuyorum, kimse ilgilenmemişti. Var olsunlar, Mönch
    Yayıncılık bana büyük destek verdi*" diyen araştırmacı(!) B. Yılmazer'inkini
    de...

    Ekran başında çok güldüm... Gülmekten kasıklarım ağrıdı... Artık benim
    yapacağım bir şey kalmamıştı. Çanakkale'den İstanbul'a doğru yola çıktığımda
    sabahın üçüydü ve hala gülüyordum... Programın gerisini eş-dost izlemiş,
    sonradan aktardılar; araştırmacının babası emekli paşa çıkmış, oğlunun ne
    kadar vatanperver olduğundan söz edip bana saygı duymayacağını ifade etmiş.
    Bir sürü mail ve fax arasından tezimize destek veren bir tane bile çıkmamış,
    vs., vs...

    Takke düşmüş, kel görünmüştü...

    Umuyorum ki, Cevizoğlu, bu elinde patlayan resim üzerine 31. kitabını da
    yazacaktır.

    *********************************

    Şimdi gelelim gerçeklere…

    Özellikle savaşın ilk yılı olduğu için Çanakkale'de olabildiğince iyi
    donatılan ve iyi beslenen;
    -- hücuma kalkmadan önce, şehit düşme olasılığına karşı temiz çamaşırlarını
    giyip kirlilerini de çalı diplerine saklamayı düşünecek kadar titiz olan;
    -- cephe şartları nedeniyle yıpranmış giysilerle gezmekten utandığından,
    canını koruyacak kum torbası yapılması için İstanbul'dan gönderilen çuval
    bezlerinden kendine giysi yapan onca Mehmetçik, gerek şehit gerekse gazi
    olarak böyle bir resimle simgelenmeyi asla hak etmiyor…
    -- Osmanlı ordusunun hiçbir ferdi, bilinen onca yoksulluğa rağmen hiçbir
    zaman, böyle "mezar soyguncusu" gibi gezmedi, gezdirilmedi…
    -- Herhangi bir nedenle (terhis, hava değişimi, hastalık, vs.) evine-köyüne
    gönderilen Mehmetçik, nokta karakollarda kontrol edilirdi. Çünkü, askerin
    kötü, bakımsız ve pejmürde görünmesinin sivil ahali üzerinde kötü etki
    yapacağı, "savaştan yılgınlık ve bıkkınlık hissi" yaratacağı biliniyordu.
    -- Hatta, İstanbul, Balıkesir gibi büyük kentlerdeki hastanelere getirilen
    hasta ve yaralılar, gece vakti, sokaklardan el-ayak çekilince nakledilirdi…
    Yine, ahalinin korkuya kapılmaması için…

    Şimdi… Değerli Türk havacılık tarihi araştırmacımız ve ODTÜ Havacılık Tarihi
    öğretim görevlisi, paşa çocuğu, mühendis Bülent Yılmazer'den benim
    beklediğim, tıpkı onun Murat Bardakçı'dan beklediği gibi, "*sadece meslek
    etiklerini tanımlayan görev ve ilkeler gereği değil, aynı zamanda şahsi
    haysiyetinin de gereği*" olarak, çıkıp ortaya, aslında istemeden alet
    edildiğini sandığım bu maskaralığa bir açıklık getirmesidir…

    Çünkü, böyle ne idüğü belirsiz bir fotoğraf ve değil ceviz kabuğu, incir
    çekirdeğini bile doldurmayacak TV programlarıyla Türk askerini tahkir ve
    tezyif etmeye kimsenin hakkı olamaz… Emekli tuğgeneral İsmet Yılmazer'in
    bile...

    *******

    NOT: *Bu uydurma fotoğraf hakkındaki bulgu ve düşüncelerimi neden aylardır
    sitemde yazmadığım konusunda komplo teorileri üreten birtakım zevatın
    bilgisine... Bu işler, arkasını çevirip bakmadan ortaya bir fotoğraf atmaya
    veya karşına iki kişi alıp onların kamera yabancılığından faydalanmaya
    benzemiyor. Bilimselliği ve ayrıntıyı önemsemeseydim ben de her hafta bir TV
    programı, bir gazetede hergün köşe yazısı ve 30 tane kitap yazardım... Ciddi
    ve ayrıntılı araştırma zaman alıyor. Geciktiğim için kusura bakmayınız...*

    *Yetkin İŞCEN*

    *18.10.2006*



    NOT: *Sitemde binlerce örneği var ama, ben, yine de bilgilenmeniz ve
    kıyaslamanız için "Seferberlik ve Çanakkale Savaşı dönemine ait asker
    resimlerinden bir seçme yaptım. Bakın bakalım, bu araştırmacıların ortaya
    attığı ve Genelkurmay'ın da onayladığını söyledikleri tiplere benzeyen bir
    asker figürü var mı bu resimlerde... Hepsi, cephe yolunda, siperde, cephede
    ve birkaçı da düşmana esir olmuş, yani en kötü durumda olması mümkün Türk
    askeri resimleri... Karar sizin...*



    Doğu cephesinde görev yapan kayak birliği eratı, yıl 1916...



    Çanakkale cephesinde siper savaşı başladıktan sonra... Yıl; 1915'in
    ortaları...



    Çanakkale cephesine gönderilen birliklerden... Yıl; 1915'in ortaları...



    Yine Çanakkale ve yine siper savaşı... Yıl; 1915 ortaları...



    Çanakkale cephesinde horon tepen Karadeniz uşakları... Yıl; 1915'in
    başları...



    Seferberlik sonrası; Filistin (solda) ve Doğu cephesine (sağda) yollanan
    Türk askeri... Yıl; 1914'ün son ayları...



    Seferberlik ilanın sonrası askere alma sıraları... Yıl; 1914'ün son
    ayları... Görüldüğü gibi, mahalli kıyafetiyle askere yazılan Türk genci,
    cepheye de aynı kıyafetle gidiyor... Çoğu, asker elbisesini orada
    giyecektir...



    1917'de Romanya'da (solda) ve Batı cephesinde (sağda) görev yapan Türk
    askeri... Yıl; 1914'ün sonları...



    Ve Çanakkale'de, en kötü durumda olduğunu tahmin edeceğimiz Türk askeri:
    İngiliz ve Avustralyalılar'a esir düşenler... Yıl; 1915'in ikinci yarısı...
    Üstteki fotoğraflar, İngilizler'in elindeki Türk askeri... Alttaki ise,
    Avustralyalılar'ın Arıburnu'nda yol inşaatında çalıştırdıkları Türk
    esirleri... Hepsi farklı giysiler içinde ama, hiçbirinin giysisi paramparça
    değil...

  • 07-12-2006, 23:35:50
    #18
    Platin üye
    vaybe güzel araştırma eline sağlık bizde salak gibi övünüyorduk