Ancak, ben bu konu üzerinde çalışırken korkarak beklediğim şey oldu…
Internet sitesine "düzmece" tarihçilerinin çiziktirdiği bir "Çanakkale
Savaşları" sayfası koyacak kadar düşünceli bir müessese olan Zaman gazetesi
bombayı patlattı:
Acar muhabirleri, "Mehmet ile Mehmetçik" namıyla bir anda ilgi odağı haline
gelen bu fotoğraftaki iki sefil adamın akrabalarını bulmuştu… (Oysa,
Çanakkale savaşı hakkında akla hayale gelmeyecek uydurma öyküleri kapak bile
yapan Aksiyon dergisi, Zaman'ın atladığı bu oltaya atlamamış, temkinli
davranıp B. Yılmazer'i arayıp danışmış; Malatyalı torunlar konusunda ondan
olumsuz görüş alınca yayınlamaktan vazgeçmişti.)
Sözüm ona, bu tipler Malatya'nın Kadiruşağı köyündendi ve bunların
torunları, sözkonusu resmi görür görmez dedelerini tanımış ve çok
duygulanmışlardı… Her nasılsa Malatya Emniyet Müdürü'ne de ulaşmayı
başarmışlar; ondan yardım sözü almışlardı… Hele torunlardan birinin
anlattığı hikaye, kargaları güldürecek cinsten bir hikayeydi. İzninizle,
Zaman gazetesi "abonesi" olmayanlar için, hayrına, buraya aktarmak
istiyorum:
"……*ALMAN KOMUTAN TARAFINDAN ÖLDÜRÜLMÜŞ*
*Fotoğraftaki askerlerin akrabası olan Saim Çolak (45) ise büyükannesinden
dinlediği bir olayı şu ifadelerle anlatıyor: "Fotoğrafta sağ taraftaki Ahmet
oğlu Hasan Hüseyin onbaşı topçu bir askermiş. Bir Alman komutanın emrinde
görev yapıyormuş. İngiliz gemileri geçerken Alman komutanlar içki
alemindeler. Ateş emri vermiyorlar. Hasan Hüseyin onbaşı izinsiz olarak eteş
ediyor ve iki gemiyi batırıyor. Ancak Alman subay Hasan Hüseyin onbaşıyı
izinsiz ateş ettiği için şehit ediyor. Türk subaylar gelip binbaşı olan
Alman subayın rütbesini söküp Hasan Hüseyin onbaşının cenazesine
takıyorlar……*."
Devenin dediği gibi, neresi doğru ki düzelteyim:
-- Bu fotoğrafı ortalığa "Türk askeri" diye yayanların söylediğine
bakılırsa, bu adamlar bir uçağın önünde poz veren "kahraman Türk
havacıları"… Ama, torununun anlattığına bakılırsa, bunlar "topçu"…
-- Torunun ifadesindeki tipler ya "onbaşı", ya da "çavuş".. Oysa, resimde
görülen iki kılıksızın ne oldukları meçhul. Değil herhangi bir rütbe
taşıdıklarını iddia etmek, asker olduklarını söylemek bile mümkün değil…
-- Torunun hikayesine bakılırsa, "*İngiliz gemileri geçerken…*", yani olsa
olsa, 18 Mart'taki saldırıda Çanakkale'de görev başındalar… Oysa, fotoğraf
sahibinin açıklamasına göre, resmin çekildiği yer bir havaalanı, adamlar da
bir uçağın önünde…
-- Torunun hikayesinde, gemiler geçerken "*Alman komutanlar içki alemindeler
*"… Hasan Hüseyin "Onbaşı", Almanlar'la arasında hiç Türk subayı yokmuş
gibi, kendi kafasına göre topu ateşliyor… Top mermisinin taneyle sayıldığı
Çanakkale Savaşı sırasında böyle bir şey yapan askeri, herhalde top
namlusuna mermi diye sürer, öyle ateşlerlerdi…
-- Kafasının keyfine topu ateşleyen "onbaşı", üstelik o mermiyle iki gemi
birden batırıyor… Demek ki, Ocean zırhlısının Seyit Onbaşı tarafından
ateşlenen bir mermiyle batmış olduğunu söyleyerek bizi kandırıyorlar… Çünkü,
diğer batan gemiler; yani Bouvet ve Irresistable'nin mayınlara çarparak
battığını kesinlikle biliyoruz. Tarihsel olarak tereddütümüz batan 3. gemi
Ocean'da; Seyit Onbaşı'nın attığı mermiyle dümeninden vurulup mayına mı
çarptı, yoksa doğrudan mayına çarpıp da mı battı?
-- Torunun ifadesine göre, topu izinsiz ateşlemesi üzerine Alman subay Hasan
Hüseyin'i vurup öldürüyor… Eğer bu doğruysa, Alman subay haklıdır, ve Hasan
Hüseyin "infaz" edilmiştir. Askeri yasalara göre, hele savaş zamanında emre
karşı gelmek ölümle cezalandırılır ve böylesine de "şehit olmuş" denmez…
Oysa, hiçbir ciddi kayıtta böyle bir olaydan söz edilmiyor.
-- Olayın devamında "*Türk subaylarının Alman binbaşısının rütbelerini söküp
Hasan Hüseyin'in cenazesine takmaları*" da dehşet bir fantezi… Böyle bir
fantezi için ciddi bir rahatsızlık gerekiyor… Sanırsınız Çanakkale'deki Türk
ordusu bir "başıbozuk güruhu"dur; erlerin kendi kafasına top ateşlediği,
yabancı subayların keyfi adam öldürdüğü, Türk subayların kaba kuvvetle rütbe
söktüğü bir kalabalık…
-- Akrabaların anlatılarına göre, bu iki köylü genç irisi, Çanakkale
savaşlarında şehit olmuştur ve bugün "hamallık yapan" ve "maddi durumları
iyi olmayan" akrabalar, Malatya Emniyet Müdürü'nün himmetiyle "dedelerinin
mezarını" ziyaret etmek istemektedirler. Oysa, Alman fotoğrafçının en erken
1915'in son ayında çekmiş olabileceği bu fotoğraftaki kılıksızlar şehit
falan değillerdir. Çünkü, fotoğrafları Çanakkale savaşı sona erdikten sonra
çekilmiştir. Onca kılıksızlıklarına rağmen dipdiri ayakları üstünde
durmaktadırlar. Ne zaman terk-i dünya ettikleri ve bunun nerede ve nasıl
olduğu bilinmemektedir. Dolayısıyla, Malatyalı toruncuklar açıkça yalan
söylemekte veya "söylettirilmekte"dirler…
İş, dönüp dolaşıp öyle veya böyle, şehit-şüheda edebiyatı üzerinden bir
"rant sağlama" çabasında son bulmaktadır…
**************************
Diyeceksiniz ki, "*Yeterince bahane ürettin, madem öyle, ne olabileceğini
sen söyle…*"
Benim birincil tahminim, bu resmin o sırada müttefikimiz olan Almanlar'ın
kendi ülkelerinde savaş propaganda malzemesi olarak kullanmak üzere
çektikleri bir fotoğraf oluşu… Yani, bu resmi göstererek;
"*İşte Türkler… Üstleri başları dökülüyor. Perişan durumdalar… Yüce
milletimiz, bu savaşta bu gariban insanlara yardım ediyor…*" demek için…
Ki, savaş döneminde, özellikle Almanya'da yayınlanan propaganda dergilerinde
benzer ifadeler ve resimlere sık rastlanıyor.
Ya da çok daha basit bir amaçla çekilmiş; fotoğrafçının kendi albümü için…
Ailesine, dostlarına veya silah arkadaşlarına gösterecek ve,
*"İşte Türkler…" diyecek, "Ben bu gariban insanlarla birlikte savaştım
Türkiye'de…*"
Koleksiyoner Ahmet Uslu, bu perişan kılıklı iki çocuğun "karargah etrafında
dolaşan çoban" veya "askere alınmaya engelli köylüler" olabileceğini öne
sürüyor…
Benim asıl tahminim ise bu kadar olumlu değil:
Bu iki kılıksız, Alman subaylarının ayak işlerini yapan "hizmetli" de
olamazlar… Çünkü, hiçbir aklı başında subay, çevresinde böyle pejmürde
kılıklı bir emir eri, veya hizmetli gezdirmez, gezdirmemiştir de… Ne Türk,
ne de Alman…
Ben, bu iki kılıksızın, savaş alanlarında dolaşarak harp hurdası ve ganimet
toplayan işsiz-güçsüz-ipsiz takımından birileri olduğuna eminim. Alman
fotoğrafçının onca düzgün kılıklı adam fotoğrafı çektikten sonra bu ikisini
de fotoğraflamaya layık bulması için bir farklılıkları olması gerektiğini
düşünüyorum. Fark da, bu ikisinin üzerindeki "buluntu" giysiler ve eşyalar
olmalı…
Ayrıca, fotoğrafçının, bu resmin üzerine ya da çerçevesinin üzerine el
yazısıyla kaleme aldığı söylenen "*Türkiye'nin kibri, gururu: Türk askeri!!!
*" (Stolz der Türkei: Türkische Soldaten!!!) gibisinden Almanca alaycı
ibarenin de neden kamuoyundan saklandığını; bu resmin niye Çanakkale savaşı
dönemine bağlandığını merak ediyorum.
Bir başka ilgimi çeken nokta da, kısa boylu tipin kafasındaki kepte bulunan
rozetin niye bazı resimlerde silindiği… Resmin sahibi B. Yılmazer, bu
silinen yerde yıpranmadan doğan bir leke olduğunu iddia ediyor. Oysa, resmin
tek yıpranmış yeri burası değil, ama sadece bu noktayla oynanmış...
En sona sakladığım bir başka ayrıntı daha var ki, kanıtlayabilecek bir
imkanım yok: Kısa boylu tipin karın hizasında, düğme deliklerinin yanında
rahatça görünen üst üste iki, hatta üç yuvarlak delik... Bir kumaş yırtığı
veya yıpranma olmadığı, hızlı çarpan ve yuvarlak biçimli küçük bir cisim
tarafından açıldığı belli bu deliklere "kurşun deliği"nden başka bir anlam
yükleyemiyorum...
Resimdeki kısa boylu gencin üzerindeki ceketin karın bölgesinde iki-üç
kurşun deliği var.
**************************
Türkiye Polis Dergisi, piyasada satılan poster üzerinde, bu iki gencin neden
asker olamayacağını kanıtlayan unsurları belirlemiş ve ayrıntılı bir
açıklama yayınlamıştı...
En ciddi araştırmayı Türkiye Polis Dergisi yayınlamış oldu. Dergi önce,
kendilerinin bu resimdeki zavallıların torunu olduğunu söyleyip Malatya'da
Emniyet Müdürü ve Vali'yi kandırmaya çalışanların kimliğini araştırmayla
başlamış işe… Sonra bana ulaştılar, bildiklerimi ve araştırmalarımı
aktardım.
Malatya'da geçimlerini hamallık yaparak sağlayan Abdulvahap ve Nihat Yılmaz
kardeşler, fotoğrafın solundaki kişinin Ali Oğlu Abdulvahap adlı dedeleri
olduğu iddiasında bulunurken, köylerinden 64 kişinin şehit olduğunu öne
sürmüşlerdi. Köyün yaşlılarından, akrabalarının ifadesine göre 106, kendi
ifadesine göre ise 99 yaşında olduğunu söyleyen Saide Demir adlı kişi ise,
fotoğrafta soldakinin komşuları Vahap, sağdakinin ise kaynı Hüseyin olduğu
iddiasında bulunmuştu…
Dikkatinizi çekerim; sözkonusu fotoğraf 91 yıllık, bu teşhisi yapan da 100
yaşlarında!!!!
Bir yerel televizyon da, hamallık yapan kardeşlerden birini ekrana çıkartıp
anlattırmıştı. Bu hamalın fotoğrafı sahiplenmesinin hikayesi çok ilginçti;
fotoğrafı görür görmez "kanı kaynamış", sonra dönüp kendi çocuğuna bakınca
"çok benzediğini" farketmiş, ardından da gidip köyde yaşlılara sormuştu...
Yani, "kan kaynamasıyla" başlayan bir teşhis ve ona göre de düzülen
şehit-şüheda öyküleri...
Malatya Emniyet Müdürlüğü de araştırmıştı: Milli Savunma Bakanlığı'nın,
1998'de Ankara'da yayınladığı; 93 Harbi'nden, Kıbrıs Barış Harekatı'na kadar
olan savaşları kapsayan, "Şehitlerimiz" adlı 5 ciltlik yayınının 4'üncü
cildinde Malatyalı şehitlerle ilgili tüm kayıtları bulmuşlardı.
Bu cildin 176-177. sayfalarında yer alan, iddiaya kaynak oluşturulmak
istenilen Mehmet Ali oğlu Abdulvahap (kitaptaki listede Ali oğlu Abdulvahap)
1297 Rumi/1882 Miladi doğumlu, yani 1915'de 33 yaşındaydı... Onbaşı Ahmet
Oğlu Hasan Hüseyin ise (kitaptaki listede Ahmet oğlu Hasan ismi var), 1294
Rumi/1879 Miladi doğumlu, yani 1915'de 36 yaşındaydı... Oysa, fotoğrafta yer
alanların en fazla 18-20 yaşlarında olduğu açıkça belliydi... Belki daha da
küçüklerdi...
(Aslında, iki askeri sahiplenmek isteyenlerin verdikleri kimliklerle,
devletin resmi kayıtlarındaki kimlikler farklı… Ancak, yakın isimler olması
nedeniyle onlar olduğu farzedilmiş. Ayrıca, söz konusu listeye göre,
Kadiruşağı köyüne kayıtlı 1 şehit var, o da Veli Ağa oğlu Hasan Hüseyin,
1915'de Arıburnu'nda şehit olmuş...)
Seferberlik sonrası askerlik dairelerinin önünde sıraya giren Osmanlı
gençleri... Her biri mahalli giysisi içinde... Öndeki ise bir asker...