Nihayet, "yalancının mumu yatsıya kadar yanarmış" atasözüne bir örnek daha
yaşadık:
"Tartışılmaz TV programları" yapımcısı Cevizoğlu, daha 4 ay önce Türkiye
Polis Dergisi'nin ödülünü aldığı gecede, elinin altında Türkiye Polis
Dergisi, Emekli Polis Derneği'nin Başkanı Mustafa Acar ve 2. Başkanı Anıl
Aksoy'a dergi hakkındaki övgülerini aktarıyor...
TV dünyamızın milliyetperver programcılarından *Hulki Cevizoğlu,* birkaç ay
önce kendisine ödül veren ve bu kandırmacayı bu ay kapak haberi yapan
Türkiye Polis Dergisi'ni programına davet etti. Katılmayı kabul eden dergi
koordinatörü, iddiaların sahibi olan beni ve Çanakkaleli
tarihçi/koleksiyoner Ahmet Uslu'yu telefon konuğu olarak yazdırmıştı.
ADD adına gittiği Londra'daki bir konferanstan yeni dönmüş olan ve henüz
memleket havasına alışmamış olduğu gözlenen Cevizoğlu, programına sık sık
misafir ettiği emekli savcılardan kapma bir edayla, programa dikkat çekici
bir afra-tafra ile başladı; Türkiye Polis Dergisi'nin, "böylesine topluma
mal olmuş(!), milliyetçi hisleri yücelten(!), manevi değerleri gündeme
getiren(!) bir fotoğraf hakkında yaptığı bu bölücü(!), yıpratıcı(!) ve
aşağılayıcı(!) yayını ne hakla yaptığı"nı sorgulayarak başladı söze... Bir
saat boyunca bu minvalde seyreden yayına bu nedenle ancak gece yarısı
bağlanabildim.
Hulki'nin niyeti belliydi; Türkiye Polis Dergisi'nin bu haberini, "bir
gazetecilik olayı" olmaktan çıkarıp, "son günlerde dikkat çeken raporuyla
Gen. Kur. Başkanı Büyükanıt'ın sert konuşmalarına neden olan TESEV
araştırmasına takviye olsun diye yapılan kötü niyetli bir yayın" durumuna
sokmaya çalışıyordu. Aklı sıra, Türkiye Polis Dergisi'nin, "askeri
yıpratmaya çalışan polisler"in maşası olduğunu kanıtlayacaktı(!)... Böylece
ne kadar vatanperver-milliyetperver olduğunu gösterecek; reytingi ve
dolayısıyla program ücretlerini yükseltecekti...
Sözün en başında olayın özünü açıkladım: Hiçbirimizin Türk askeri, polisi
veya herhangi bir görevlisiyle derdi yoktu. Bizim derdimiz, dönemin Türk
askerinin topluma böylesine yanlış ve kötü bir biçimde tanıtılmasının
bilimsel ve tarihi gerçeklere uygun olmadığını anlatmaktı. Karşı
olduklarımız; saf ve iyi niyetli Türk halkını şehit-şüheda edebiyatıyla
kandırarak dünyalığını yapan kimselerdi... "Çanakkale'nin Kahraman
Havacıları" sıfatıyla topluma sunulan sözkonusu resim de bu kandırmacaya
somut bir örnekti... Öncelikle resim Çanakkale savaşına ait değildi;
resimdeki tipler asker değildi; resmin çekilme yılı da 1915 olamazdı...
Tam bu iddialarımın dayanaklarını tek tek sıralayacakken, Cevizoğlu sözümü
kesip sözkonusu resmi yayınlayan Alman firması Mönch Yayıncılık'ın müdürüne
söz verdi. Ama, ondan önce de kendisi ahkam kesmeye başladı; dergi yazısının
içinden tek tek cümleleri cımbızla çekerek, yazının üslubunun çirkinliğinden
dem vurmaya başladı.
Öncelikle bir meslektaşım olmasından; ardından geçmişte yaşanmış bir
hukukumuz olduğundan buna müdahale etmek istedim; dedim ki; "*Sevgili
Cevizoğlu, yanlış yapıyorsun, bunların hepsi derginin ifadesi değil,
derginin görüş aldığı uzmanların ifadesi... "*
Kendi yazısına yapılsa kıyametleri koparacağını ve bu nedenle ekranda
millete bir saat diskur çekeceğini iyi bildiğim gazeteci ve ünlü TV
programcısı Hulki Cevizoğlu müthiş sinirlendi bu söze; önce klasik
azarlamasıyla başladı: "*Programı siz mi yöneteceksiniz, ben mi? Biz yanlış
yapmayız... Üslubunuzdan da belli zaten... İşte bu, bu, bu..."*
Sahibi olduğu "Popüler Bilim" adlı birkaç yüz satan dergiyi 2000 yılında
"eti senin kemiği benim" meseliyle "*Al götür, istediğin yerde çıkart, ama
benden para isteme...*" diyerek bana yayınlatmaya çalışan Cevizoğlu, bunca
yıldır dergi yapan, yöneten, yazı yazan, haber üreten 30 yıllık gazeteci
olan benim üslubumu eleştirmeye başlamıştı. Eminim ki bunda teklif ettiği
dergisiyle ilgilenmeyişimden kaynaklanan bir kuyruk acısı da vardı ama, o
anda benim onun egosunu pışpışlayacak vaktim yoktu. "*Eh, güzel... O halde
size iyi tartışmalar...*" diyerek ayrıldım programdan...
İyi ki de ayrılmışım; benden sonra olanlar oldu. Önce, bu resmi Türk
milletine "Çanakkale Kahramanları" diye kakalayan firmanın müdürünün abuk
subuk açıklamalarını dinledik. Ardından, dünyadan bihaber bir eski, bir de
yeni milletvekili konuştular; eskisi "merd-i kıpti" misali bir Avustralya
gezisini anlatırken cehaletini ortaya döktü; yenisi vatan-millet-maneviyat
derken toplu satın aldığı posterlere kaptırdığı para için yakındı...
Derken bomba, Cevizoğlu'nun kendi elinde patladı: Büyük bir kendine güvenle
huzuruna kadar getirttiği orijinal resmi yapışık olduğu kartondan söküp
arkasını çevirince, resmin arkasına yazılmış tarih ortaya çıktı: 1918...
(Bu noktada da iddialıyım; bu tarih ve altındaki Almanca birkaç kelime de
sonradan yazılma… Ama, bütün bu ayrıntıyı da ancak grafologlar anlayabilir.
Eğer kabul ederlerse, bunun incelenmesini de kriminoloji laboratuarında
yaptırabilirim.)
O anda, Cevizoğlu'nun yüz ifadesini görmeliydiniz... Tabii, "*Bu resmi 5
yıldır elimde tutuyorum, kimse ilgilenmemişti. Var olsunlar, Mönch
Yayıncılık bana büyük destek verdi*" diyen araştırmacı(!) B. Yılmazer'inkini
de...
Ekran başında çok güldüm... Gülmekten kasıklarım ağrıdı... Artık benim
yapacağım bir şey kalmamıştı. Çanakkale'den İstanbul'a doğru yola çıktığımda
sabahın üçüydü ve hala gülüyordum... Programın gerisini eş-dost izlemiş,
sonradan aktardılar; araştırmacının babası emekli paşa çıkmış, oğlunun ne
kadar vatanperver olduğundan söz edip bana saygı duymayacağını ifade etmiş.
Bir sürü mail ve fax arasından tezimize destek veren bir tane bile çıkmamış,
vs., vs...
Takke düşmüş, kel görünmüştü...
Umuyorum ki, Cevizoğlu, bu elinde patlayan resim üzerine 31. kitabını da
yazacaktır.
*********************************
Şimdi gelelim gerçeklere…
Özellikle savaşın ilk yılı olduğu için Çanakkale'de olabildiğince iyi
donatılan ve iyi beslenen;
-- hücuma kalkmadan önce, şehit düşme olasılığına karşı temiz çamaşırlarını
giyip kirlilerini de çalı diplerine saklamayı düşünecek kadar titiz olan;
-- cephe şartları nedeniyle yıpranmış giysilerle gezmekten utandığından,
canını koruyacak kum torbası yapılması için İstanbul'dan gönderilen çuval
bezlerinden kendine giysi yapan onca Mehmetçik, gerek şehit gerekse gazi
olarak böyle bir resimle simgelenmeyi asla hak etmiyor…
-- Osmanlı ordusunun hiçbir ferdi, bilinen onca yoksulluğa rağmen hiçbir
zaman, böyle "mezar soyguncusu" gibi gezmedi, gezdirilmedi…
-- Herhangi bir nedenle (terhis, hava değişimi, hastalık, vs.) evine-köyüne
gönderilen Mehmetçik, nokta karakollarda kontrol edilirdi. Çünkü, askerin
kötü, bakımsız ve pejmürde görünmesinin sivil ahali üzerinde kötü etki
yapacağı, "savaştan yılgınlık ve bıkkınlık hissi" yaratacağı biliniyordu.
-- Hatta, İstanbul, Balıkesir gibi büyük kentlerdeki hastanelere getirilen
hasta ve yaralılar, gece vakti, sokaklardan el-ayak çekilince nakledilirdi…
Yine, ahalinin korkuya kapılmaması için…
Şimdi… Değerli Türk havacılık tarihi araştırmacımız ve ODTÜ Havacılık Tarihi
öğretim görevlisi, paşa çocuğu, mühendis Bülent Yılmazer'den benim
beklediğim, tıpkı onun Murat Bardakçı'dan beklediği gibi, "*sadece meslek
etiklerini tanımlayan görev ve ilkeler gereği değil, aynı zamanda şahsi
haysiyetinin de gereği*" olarak, çıkıp ortaya, aslında istemeden alet
edildiğini sandığım bu maskaralığa bir açıklık getirmesidir…
Çünkü, böyle ne idüğü belirsiz bir fotoğraf ve değil ceviz kabuğu, incir
çekirdeğini bile doldurmayacak TV programlarıyla Türk askerini tahkir ve
tezyif etmeye kimsenin hakkı olamaz… Emekli tuğgeneral İsmet Yılmazer'in
bile...
*******
NOT: *Bu uydurma fotoğraf hakkındaki bulgu ve düşüncelerimi neden aylardır
sitemde yazmadığım konusunda komplo teorileri üreten birtakım zevatın
bilgisine... Bu işler, arkasını çevirip bakmadan ortaya bir fotoğraf atmaya
veya karşına iki kişi alıp onların kamera yabancılığından faydalanmaya
benzemiyor. Bilimselliği ve ayrıntıyı önemsemeseydim ben de her hafta bir TV
programı, bir gazetede hergün köşe yazısı ve 30 tane kitap yazardım... Ciddi
ve ayrıntılı araştırma zaman alıyor. Geciktiğim için kusura bakmayınız...*
*Yetkin İŞCEN*
*18.10.2006*
NOT: *Sitemde binlerce örneği var ama, ben, yine de bilgilenmeniz ve
kıyaslamanız için "Seferberlik ve Çanakkale Savaşı dönemine ait asker
resimlerinden bir seçme yaptım. Bakın bakalım, bu araştırmacıların ortaya
attığı ve Genelkurmay'ın da onayladığını söyledikleri tiplere benzeyen bir
asker figürü var mı bu resimlerde... Hepsi, cephe yolunda, siperde, cephede
ve birkaçı da düşmana esir olmuş, yani en kötü durumda olması mümkün Türk
askeri resimleri... Karar sizin...*
Doğu cephesinde görev yapan kayak birliği eratı, yıl 1916...
Çanakkale cephesinde siper savaşı başladıktan sonra... Yıl; 1915'in
ortaları...
Çanakkale cephesine gönderilen birliklerden... Yıl; 1915'in ortaları...
Yine Çanakkale ve yine siper savaşı... Yıl; 1915 ortaları...
Çanakkale cephesinde horon tepen Karadeniz uşakları... Yıl; 1915'in
başları...
Seferberlik sonrası; Filistin (solda) ve Doğu cephesine (sağda) yollanan
Türk askeri... Yıl; 1914'ün son ayları...
Seferberlik ilanın sonrası askere alma sıraları... Yıl; 1914'ün son
ayları... Görüldüğü gibi, mahalli kıyafetiyle askere yazılan Türk genci,
cepheye de aynı kıyafetle gidiyor... Çoğu, asker elbisesini orada
giyecektir...
1917'de Romanya'da (solda) ve Batı cephesinde (sağda) görev yapan Türk
askeri... Yıl; 1914'ün sonları...
Ve Çanakkale'de, en kötü durumda olduğunu tahmin edeceğimiz Türk askeri:
İngiliz ve Avustralyalılar'a esir düşenler... Yıl; 1915'in ikinci yarısı...
Üstteki fotoğraflar, İngilizler'in elindeki Türk askeri... Alttaki ise,
Avustralyalılar'ın Arıburnu'nda yol inşaatında çalıştırdıkları Türk
esirleri... Hepsi farklı giysiler içinde ama, hiçbirinin giysisi paramparça
değil...