• 02-05-2022, 01:50:55
    #55
    Kem4l adlı üyeden alıntı: mesajı görüntüle
    Bu tarz olaylar benim de hep dikkatimi cekip meraklanmama sebep olmustur. Bunun gibi cevapsiz cok soru var aslinda. Ayrica insanlarin neden hep bir dine bagli yasamak istediklerini de cok merak etmisimdir. Olum mesela kesin ameliyat oldugumuzda narkoz alinca olan bir hiclik oluyor, orada bitiyor her sey. Baska bir sey baslamiyor bence. Oyle olsa en ufak kanit olurdu. Olenlerden birini yollardim mesela tanri olsam, git anlat ki duzgun ve benim istedigim gib Vei yasasinlar derdim. Yoksa insanlari inanmadiklari icin, namaz kilmadiklari, ibadet etmedikleri icin sonsuz atese yollamak cok dogru ve mantikli gelmiyor bana.

    Ayrica Musluman olmayan herkesin cehenneme gidecek olmasini da anlamiyorum. Bir insan dusunun ki melek gibi, veya melek gibi degil orasi da onemli degil. Haberi hic olmamis dinlerden, cunku Dunya uzerinde cok fazla din var ve islamiyetten hic haberi olmamis. Bu insan neden cehenneme gidiyor? Birisi de bana bunlari aciklayabilir mi acaba? Tesekkur ediyorum, saygi cercevesinde surdurulmesi gereken bir konu olmasi dilegiyle.


    Hocam dinde kanıt olmaz , zaten dinlerin çok fazla açığı var mantık çerçevesinde değerlendirsen dinden çıkarsın. Mecburen farklı yorumlamalar ile içerik güncelleniyor.


    Müslüman olmayan bir ülkede doğanın suçu ne dersen Şanssızlık
    Şansa dayalı bir eleme yöntemi mevcut hem'de daha ilk doğduğumuz andan itibaren.

    Söylemeye dilim gitmiyor çünkü bende müslümanım fakat bu eleme yönteminde adalet yok

    Hani dinler için bir kanıt olsa doğduğun yer farklı olsada kanıtı dikkate almadığın için suçlanabilirsin ama farklı bir ülkede farklı bir dini olan toplulukta doğan insanları müslüman olmadığı için nasıl suçlayabilirsin. Ama din suçluyor.
  • 02-05-2022, 02:49:42
    #56
    Uretopia adlı üyeden alıntı: mesajı görüntüle
    Ateist arkadaşımla din sohbeti yapıyorduk bunlardan bahsetti cevap veremedim malesef sizce Rahmân 33 nasıl açıklanır?

    Güneş dünyanın etrafında döner diyor. (Enbiya/33)

    Uzaya çıkmayı imkansız görüyor. (Rahman: 33)

    Ay'ı nur kaynağı olarak nitelendiriyor, güneşin ışığını yansıttığını bilmiyor. (Yunus: 5), (Nuh: 16)

    Dünya kainattan daha önce yaratıldı diyor. (Fussilet: 9-12

    Göğün yere düşmemesi için tutulduğu yazıyor. (Hacc: 65)

    Rahman suresini eksik yazmışsın. Tamamlayayım istersen hocam.

    "Ey cin ve insan toplulukları! Göklerin ve yerin uçlarından bucaklarından geçip gitmeye gücünüz yeterse geçip gidin. Büyük bir güç olmadıkça geçip gidemezsiniz." Rahmân'33
  • 02-05-2022, 03:07:44
    #57
    Ateistlerin hatası gidip türkçe meal okumaları.
    Arapça kelimelerin birden fazla anlamı var herkes kendine göre anladığı şekilde meal yorumluyor.Tefsir okumaları gerekiyor kafalarında ki soru işaretlerini o şekilde yanıtlayabilirler.
    Ha bide çok fazla Muazzez Ilmiye Çığ araştırıyorlar sümerler vs
  • 02-05-2022, 03:34:04
    #58
    Maybell adlı üyeden alıntı: mesajı görüntüle
    Kendini beğenmiş ve yobazlaşmış birinden farkın? Söylemlerin sadece "seni" yansıtıyor haliyle seninle tartışmaya girecek birisi seni hiçbir türlü geçemez. Çünkü tartışma, fikirlerin birbirini olgunlaştırmasıyla oluşur ama sen bağnaz ve yobaz bir tavrın var. Demem o ki, bu boş nasihatları kendine anlat..
    Eğitimi bile olmayan ve bu konularda sadece inancı doğrultusunda çıkarımlar yapmış biri ile tartışmam diyince "kendini beğenmiş ve yobazlamış" oluyorsam, benim için sıkıntı yok.

    Ben arkadaşa sadece tefsir için bunun üstadı olan hocaları bulması gerektiğini söyledim. Bir şey hakkında yorum yapmak için onun inananı olmak gerekmez. Burada kuantum fiziği ile ilgili soru sormuş olsa forumdaki
    insanların kuantum fiziği ile ilgileneni çok az olacağından buraya en fazla 1-2 yorum gelirdi. Ama maşallah herkesin din konusunda bir fikri var. Ben herkes gibi atıp tutmanın doğru olmadığını düşünüp ilgili insanlara danışması gerektiğini söylemişken, burada yobazlaşmış birinden ne farkın var diyorsun.
    Söyleyeyim ne farkım olduğunu;
    1- Yobaz, dinin kesin doğruluğuna inanır. Aksini düşünmez, düşünenden nefret eder. Benim inananla da inanmayanla da derdim yok. Çünkü empati kurabiliyorum. Saldırganlıkların sebebini de biliyorum. Ben de öyleydim.
    2- İnsanların inancına ve inançsızlığına göre değerlendirir. Benim çevremdeki insanların çoğu inançlıdır ve arkadaşımdır. İş de yaparım. Ama benim dinsiz olduğumu öğrenen biri sosyal medyadaki 1 cümlelik postuma dayanarak benle iş yapmayı reddetmişti. İşte yobazlık budur.

    Ayrıca ben konuyu açana cevap vermişim. Sana göre ise boş nasihat. Çünkü birbirini olgunlaştıracak fikirler sadece sana uyuyorsa tartışma gerçekleşir.

    Ben karşımdakinin fikrinin bana uymasından ziyade, karşımdaki insanın tartışacağımız konuda ne derece bilgisi olduğuna göre tartışacağımı söylemişim. Bunda da yanlış bir şey yok. Hayatında top sektirmemiş, çift kale maç yapmamış, ekip yönetmemiş sadece haftasonları maç izlemiş adamın sportif teknik direktörlük hakkında konuşmasına benzer. Yani bilgiden münezzeh laflamalar, boş gevelemeler.

    "Bu kalem pilotun bir üreticisi varsa evreninde yaratıcısı olmalı" deist (yaratıcı var din yok) argümanını islam dininin kanıtı gibi sunan kişiler var.
    Dinin gerçekliğini mantık yolu ile kanıtlayabilecek birisi yoksa konuşmamın da anlamı yok diyorum. Bu beni, benim fikrimce yobaz yapmaz. Ama sana göre yapıyorsa o senin bileceğin iş.
  • 02-05-2022, 14:50:06
    #59
    constantine38 adlı üyeden alıntı: mesajı görüntüle
    Şu ateistler kadar memlekette Kur-an okuyan da yok. Hafızlar mübarek Gerçi bildikleri yanıldıklarına yetmiyor. Cımbızla ayet seçip onu da yanlış tercüme edip islami argümanları çürütmeye çalışıyorlar. Niye hep Kur-an etrafında toplanıyorlar? Niye ayetlerle uğraşıyorlar? Kendi argümanları neden yok? Hal bu ki Kur-an ateistlere karşı gönderilmiş bir din değil.
    Kuran ateistlere gönderilmedi. Sadece araplara gönderildi.
    • Her kavme başka değil,sadece o kavmin kendi diliyle sesleniriz.O kavmin kendi içinden bir peygamber yollayarak bunu yaparız.Böylelikle onlara anlatabilir(İBRAHİM 4 KURAN)
    • Biz bütün peygamberleri başka değil;sadece kendi kavminin diliyle kendi kavmine yollarız.Böylece onlara anlatabilsin.(İBRAHİM 4 KURAN)
    • Bu Kuran’ın ayetleri Arapça açıklandı,bir kavmin bilecek olması için (FUSSİLET 3 KURAN)
    • Biz o Kur’ân’ı senin lisanınla kolaylaştırdık ki, onunla inatçı bir kavmi müjdeleyesin ve uyarasın.(MERYEM 97 KURAN)
    • Bu Kuran’ın ayetleri Arapça açıklandı,bir kavmin bilecek olması için (FUSSİLET 3 KURAN)
    • SİZİN anlayabilmeniz için Kuranı Arapça indirdik(YUSUF 2 KURAN)
    • Senden mucize istiyorlar.Sen sadece uyarıcı bir peygambersin.Bütün kavimlerin her birinin kendi uyarıcı peygamberi(hidayetçisi) vardır(RAD 7 KURAN)
    • Biz bütün peygamberleri başka değil;sadece kendi kavminin diliyle kendi kavmine yollarız.Böylece onlara anlatabilsin.(İBRAHİM 4 KURAN)
    • Her kavme başka değil,sadece o kavmin kendi diliyle seslenen o kavmin kendi içinden bir peygamber yollarız.Böylelikle onlara anlatabilir(İBRAHİM 4 KURAN)
    • Eğer onu Arapça bir Kuran kılmasaydık,neden dilimizde inmedi,Arap olana Arapça olmayan bir kitap yollanırmı hiç derlerdi(FUSSİLET 44 KURAN)
    • Kitap, yalnız bizden önceki iki topluluğa indirildi, biz ise onların okunmasına yabancıydık” demeyesiniz diye.(ENAM 156-kuran)
    • O senin için ve kavmin için bir zikirdir.Sen ve Kavmin ondan sorumlu tutulacaksınız(ZUHRUF 44 KURAN)
    • Kuranı pürüzsüz bir Arapçanın dışında indirmedik ki,korunabilsinler(ZUMER 28 KURAN)
    • Seni ataları uyarılmamış olan o bir kavmi uyarman için gönderdik(YASİN 6 KURAN)
    • Yoksa onu kendisi uydurdumu diyorlar?Hayır o haktır.Senden önce hiç bir uyarıcı/peygamber gelmemiş olan o tek kavmi uyarman için sana indirildi(SECDE 3 KURAN)
    • Ve biz onlara senden önce bir uyarıcı/peygamber yollamadık,kitaplarda vermedik(SEBE 44 KURAN)
    • Kuranı anlayabilmeniz için Arapça indirdik(YUSUF 2 KURAN)
    • Eğer onu Arapça kılmasaydık,neden dilimizde inmedi derlerdi.Arap olana Arapça olmayan kitap yollanırmı hiç derlerdi(FUSSİLET 44 KURAN)
    • Kitabı sana başka şey için değil,sadece kendi arasında ihtilaf yaşayan tek kavim için(li kavmin) uyarı,hidayet ve rahmet olarak indirdik.İman etsinler(NAHL 64 KURAN)

    Allah'ın cennete ırmaklar, sular, göğüsü yeni tomurcuklanmış kız çocukları (7-8 yaşlarını kastediyor), erkek çocukları, gölge, bakire kadın ve buraya dikkat edin ARAP KADINI (Vâkı’a Suresi 37. Ayet - Yani sizin soyunuzdan olanları size vaad ediyorum diyor.) vaad etmesi zaten araplara indiğini gösteriyor.

    Dipnot: Giresun, Kuran'ın cennetinden daha güzel bir yer
  • 02-05-2022, 22:55:54
    #60
    PixelTasarim adlı üyeden alıntı: mesajı görüntüle
    Kuran ateistlere gönderilmedi. Sadece araplara gönderildi.
    • Her kavme başka değil,sadece o kavmin kendi diliyle sesleniriz.O kavmin kendi içinden bir peygamber yollayarak bunu yaparız.Böylelikle onlara anlatabilir(İBRAHİM 4 KURAN)
    • Biz bütün peygamberleri başka değil;sadece kendi kavminin diliyle kendi kavmine yollarız.Böylece onlara anlatabilsin.(İBRAHİM 4 KURAN)
    • Bu Kuran’ın ayetleri Arapça açıklandı,bir kavmin bilecek olması için (FUSSİLET 3 KURAN)
    • Biz o Kur’ân’ı senin lisanınla kolaylaştırdık ki, onunla inatçı bir kavmi müjdeleyesin ve uyarasın.(MERYEM 97 KURAN)
    • Bu Kuran’ın ayetleri Arapça açıklandı,bir kavmin bilecek olması için (FUSSİLET 3 KURAN)
    • SİZİN anlayabilmeniz için Kuranı Arapça indirdik(YUSUF 2 KURAN)
    • Senden mucize istiyorlar.Sen sadece uyarıcı bir peygambersin.Bütün kavimlerin her birinin kendi uyarıcı peygamberi(hidayetçisi) vardır(RAD 7 KURAN)
    • Biz bütün peygamberleri başka değil;sadece kendi kavminin diliyle kendi kavmine yollarız.Böylece onlara anlatabilsin.(İBRAHİM 4 KURAN)
    • Her kavme başka değil,sadece o kavmin kendi diliyle seslenen o kavmin kendi içinden bir peygamber yollarız.Böylelikle onlara anlatabilir(İBRAHİM 4 KURAN)
    • Eğer onu Arapça bir Kuran kılmasaydık,neden dilimizde inmedi,Arap olana Arapça olmayan bir kitap yollanırmı hiç derlerdi(FUSSİLET 44 KURAN)
    • Kitap, yalnız bizden önceki iki topluluğa indirildi, biz ise onların okunmasına yabancıydık” demeyesiniz diye.(ENAM 156-kuran)
    • O senin için ve kavmin için bir zikirdir.Sen ve Kavmin ondan sorumlu tutulacaksınız(ZUHRUF 44 KURAN)
    • Kuranı pürüzsüz bir Arapçanın dışında indirmedik ki,korunabilsinler(ZUMER 28 KURAN)
    • Seni ataları uyarılmamış olan o bir kavmi uyarman için gönderdik(YASİN 6 KURAN)
    • Yoksa onu kendisi uydurdumu diyorlar?Hayır o haktır.Senden önce hiç bir uyarıcı/peygamber gelmemiş olan o tek kavmi uyarman için sana indirildi(SECDE 3 KURAN)
    • Ve biz onlara senden önce bir uyarıcı/peygamber yollamadık,kitaplarda vermedik(SEBE 44 KURAN)
    • Kuranı anlayabilmeniz için Arapça indirdik(YUSUF 2 KURAN)
    • Eğer onu Arapça kılmasaydık,neden dilimizde inmedi derlerdi.Arap olana Arapça olmayan kitap yollanırmı hiç derlerdi(FUSSİLET 44 KURAN)
    • Kitabı sana başka şey için değil,sadece kendi arasında ihtilaf yaşayan tek kavim için(li kavmin) uyarı,hidayet ve rahmet olarak indirdik.İman etsinler(NAHL 64 KURAN)
    Allah'ın cennete ırmaklar, sular, göğüsü yeni tomurcuklanmış kız çocukları (7-8 yaşlarını kastediyor), erkek çocukları, gölge, bakire kadın ve buraya dikkat edin ARAP KADINI (Vâkı’a Suresi 37. Ayet - Yani sizin soyunuzdan olanları size vaad ediyorum diyor.) vaad etmesi zaten araplara indiğini gösteriyor.

    Dipnot: Giresun, Kuran'ın cennetinden daha güzel bir yer
    Kur'an sadece Araplara mı gönderilmiştir?

    Cevap

    Değerli kardeşimiz,

    - Gözü kör olası ön yargının sillesiyle kör olan nice gözler vardır! Ön yargı kâbus gibi çöktüğü insanların akıllarını mı çelmiyor, basiretlerini mi körleştirmiyor, gündüzlerini mi geceye dönüştürmüyor, ferasetlerini mi buharlaştırmıyor, yapmadık hangi kötülük bırakıyor? İşte açıklaması:

    a. Onlarca ayet gösteriliyor, Kur’an’ın Arapça olduğunu ispat etmek için uğraş veriliyor. Sanki, Kur’an’ın Arapça olmadığını iddia eden varmış! Sanki Kur’an’ın Arapça olmadığını iddia etmek insanı dinden çıkaran bir hezeyan olduğunu kabul etmeyen varmış! Sanki on beş asırdır Kur’an’ın Arapça olduğunu sağır sultan daha duymamış!

    b. Her peygamber gibi Hz. Muhammed (a.s.m) de -bir insan olarak- belli bir bölgede, belli bir kavim arasında doğmuştur. Aralarında doğup büyüdüğü insanların dilini konuşmasından daha tabii ne olabilir ki? Mesajını insanlara ulaştırmak için elçisini görevlendiren Allah, söz konusu mesajını onun ve kavminin konuştuğu bir dilin dışında bir lisanla göndermesi düşünülebilir mi? Bunun bir mantığı var mı? “Biz her peygamberi kendi milletinin lisanıyla gönderdik, ta ki onlara -Allah’ın gönderdiği- hakikatleri iyice açıklasın.”(İbrahim, 14/4) mealindeki ayette bu işin gerekçesine yer verilmiş ve mantığı açıklanmıştır.

    c. Eğer Hz. Muhammed (a.s.m) başka bir lisanla bir vahiy alsaydı, bu durum muhataplarını daha çok şaşırtacak ve onun Kur’an’ı yabancı birinden ders almış olabileceğini düşünmüş olup tereddüde düşeceklerdi. Halbuki, Allah’ın maksadı, insanları saptırmak değil, doğru yola iletmektir. “Eğer Biz Kur’an’ı yabancı bir dille gönderseydik, ‘Neden onun ayetleri açıkça beyan edilmedi? Dil yabancı, muhatap Arap! Olur mu böyle şey?’ derlerdi...” (Fussilet, 41/44) mealindeki ayette bu çelişkiye güçlü bir vurgu yapılmıştır.

    d. Kur’an’ın Arapça olması, onun yalnız Araplara gönderildiğine delil yapılmak isteniyor. Peki, Kur’an’ın yalnız Araplara gönderilmediğini göstermek için onun Arapça olmaması gerektiğini savunanların gösterecekleri ne gibi bir alternatifleri vardır? Diyelim ki, Kur’an Arapça değil de Türkçe inseydi, sosyolojik bir realite olarak, ilk muhatapları olan Araplar bu dili nasıl öğreneceklerdi? Kaldı ki, Türkçe olması halinde yine aynı vesvese devam edecekti. Bu kez onlarca milletin fertleri “Bizim dilimizle gelmedi, öyleyse bize hitap etmiyor.” deyiverirlerdi. Bu takdirde Kur’an’ın yetmiş iki milletin dilleriyle gelmesi gerekirdi. Böyle bir mantık yürütenin bir önce doktora gitmesini tavsiye ederiz.

    e. Daha Mekke devrinde inen Sebe’ Suresinin 28. ayetinde Hz. Muhammed (a.s.m)’in bütün insanlara gönderilmiş bir peygamber olduğunu -mealen- şöyle ifade etmiştir: “Resulüm! Biz seni bütün insanlara / insanlığa rahmetimizin müjdecisi, azabımızın uyarıcısı olarak gönderdik; lakin insanların ekserisi bunu bilmezler.” Başka bir ayette ise şöyle buyrulmuştur: “Biz seni alemlere rahmet olarak gönderdik.” (Enbiya, 21/107).

    f. “Biz sana Arapça bir Kur’an vahiy ettik ki, sen anakent olan Mekke ile bütün etrafını uyarıp irşat edesin.” (Şura, 42/7) mealindeki ayette -lisan konusunda ifade edildiği gibi- sosyal bir realiteden bahsedilmiştir. Yani önce kendi çevresinden başlamayıp da en uzak yerlerden mi başlamalıydı? Zerre kadar şuuru olan böyle bir ihtimale ihtimal vermez. Demek ki, önce bulunduğu memleketini, daha sonra yakın çevresini, daha sonra da uzak çevresini, yani bütün dünyayı aydınlatmak üzere gönderilmiştir. Yani, ayette geçen “Mekke’nin çevresi”nden maksat, bütün insanlardır.(bk. Taberî, ilgili ayetin tefsiri).

    Bu arada siz bu tefsirleri çok mu arıyorsunuz? Doğru düzgün arapça bile bilmeyen 3-5 sözde tefsircinin yazdığını paylaşıyorsunuz.

    İbrahim Suresi 4. ayet

    İstisnasız her peygamberi kendi kavminin diliyle gönderdik ki onlara açık açık anlatsın; bundan sonra Allah dilediğini sapkınlık içerisinde bırakır, dilediğini de doğru yola iletir. O, güçlüdür, hikmet sahibidir.

    Sizin yazdığınız tefsirle uzaktan yakından alakası yok.

    Allah'ın cennete ırmaklar, sular, göğüsü yeni tomurcuklanmış kız çocukları (7-8 yaşlarını kastediyor), erkek çocukları, gölge, bakire kadın ve buraya dikkat edin ARAP KADINI (Vâkı’a Suresi 37. Ayet - Yani sizin soyunuzdan olanları size vaad ediyorum diyor.) vaad etmesi zaten araplara indiğini gösteriyor.

    Hangi sapık diyor bunu ya?

    Nebe Suresi 33’de "Göğüsleri tomurcuklanmış yaşıt kızları" bazıları kabul etmiyorlar ve kevaib kelimesinin üzüm tanesi olduğunu söylüyorlar, bu doğru mudur?

    Cevap

    Değerli kardeşimiz,

    Tefsir kaynaklarının hemen hepsi, “yaşıt” manasına gelen “etrab” kelimesini kızlar için kullanmışlardır. Bu kelime şu ayetlerde geçmektedir:

    “Şüphesiz Allah’a karşı gelmekten sakınanlar için büyük başarı ve mutluluk vardır. Onlara bahçeler, üzüm bağları, turunç göğüslü genç yaşıt dilberler, dolu dolu kadehler var.” (Nebe, 78/31-34)

    “Onların beraberinde, gözleri kocalarından başkasını görmeyen yumuşak bakışlı, aynı yaşta güzeller vardır.” (Sad, 38/52).

    “Ve onlar yükseltilmiş döşekler / mobilyalar üzerindedirler. Biz oradaki kadınları, yepyeni bir yaratılışla yaratıp, sûret ve sîretlerini son derece güzelleştirdik. Böylece onları, ashab-ı yemin için bakire kızlar, kocalarına âşık yaşıtlar kıldık.” (Vakıa, 56/34-38).

    Bu kelimenin kadınlar / kızlar için kullanılmasında anlaşılmayan bir taraf yoktur. Bu yorumlar, değişik hadislerde yer alan “Cennet halkının hepsi 33 yaşlarında olur.” mealindeki ifadeye de uygundur.

    Ancak bazı tefsirlerde erkeklerin yaşı otuz üç, kadınların yaşı on altı olacağı bilgisine yer verilmiştir.(bk. Alusî, Nebe suresi, ilgili ayetin tefsiri).

    Kadınların / kızların yaşının cennette on altı-yirmi civarında olması, Nebe suresinde yer alan “Kevaib” kavramına daha uygundur. Çünkü “Kevaib” Kaib veya Kaibet’in çoğuludur. Bu kelime hem kalıbı hem de manası itibariyle “Nahid/Nahidet/Nevahid” kelimesiyle aynıdır. Erkek için “NAHİD” denildiği zaman, onun ergenlik çağına giren bir delikanlı olduğuna işaret edilmiş olur. Kadın için “NAHİDET” denildiğinde ise, onun göğüslerinin tomurcuklandığı anlamına gelir (bk. Taberî, Razî, İbn Kesir, Şevkanî, Alusî).

    Kaynaklardan bazıları Kevaib kelimesinin Kaib’in çoğulu olduğunu söylemişlerdir. Bu kelimenin erkekler için kullanılmadığını düşündüğümüzde, bunun yalnız kadınlara mahsus bir kalıp olacağından dişilik ekin olan ta harfini almasına gerek olmayabilir. Nitekim, hayız halindeki bir kadın için de “Haiz” kelimesi kullanılmaktadır. Çünkü erkek hayız görmez, bir karışıklık söz konusu değildir.

    Dahhak da “Kevaib” kelimesinin bakire kızlar manasına geldiğini belirtmiştir (Lubab, İlgili ayetin tefsiri).

    İmam Maverdi’ye göre, “Kevaib” iki manaya gelir. Birincisi İbn Abbas’a ait olup “Nevahid = Erginlik çağına girmiş kızlar” manasına; diğeri Dahhak’a ait olup “Azârâ = bakire kızlar” manasına gelir(bk. Maverdi, ilgili ayetin tefsiri).

    Bu açıklamalardan anlaşılıyor ki, Nebe suresindeki ayette “göğüsleri tomurcuklu” şeklinde tercüme edilen “kevaib”in asıl manası erginlik çağına ermiş, bakire genç kızlar demektir. Erginlik çağına girmiş kızların bu erginlik çağının ilk belirtisi göğüslerinin tomurcuklanması olduğu için, kaynaklarda daha çok bu mana verilmiştir. Halbuki asıl mana “ergenlik yaşına ermek” tir; “göğüslerin tomurcuklanması” ise asıl mana değil, lazım-ı manadır. Nitekim İbn Aşur’a göre de “Kevaib”, Kaib’in çoğuludur, on beş ve civarındaki yaşa girmiş (erginlik çağına girmiş) kızlar içi kullanılır. Çünkü o çağa ayak basmış kızların göğüsleri tomurcuklanır (bk. İbn Aşur, ilgili ayetin tefsiri).

    Bu sebeple ve de özellikle hissiyatı mülevves olan bu asırda kelimenin asıl manasını ön plana almak ve ilgili ayeti “ergenlik çağına girmiş genç yaşıt kızlar” şeklinde meallendirmek daha uygundur.

    Bizim kanaatimize göre de, ayette “göğüslerin tomurcuklu” vasfına değil, “kızların erginlik çağına” işaret edilmiştir. Bu mana Kur’an’ın belagatına, edebiyatına ve edeb-i nezihanesine daha uygun görünmektedir. Eski zamandaki hissiyatın safiyeti / duyguların safveti yanında, erkeklerin reculiyet hissiyatının bâlâ-pervâzâneleri de bu lazım-ı mananın ön plana çıkarılmasında büyük rol oynamıştır. Yani temiz ve safiyane duygularının duygusallığı sebebiyle, “Kevaib”in asıl manası olan “ergenlik çağı” ifadesi yerine, ikinci derecede bir mana olan ve asıl mananın bir gereği olan “tomurcuklu göğüsler...” ifadesi tercih edilmiştir.

    Doğru düzgün arapça bilmeden, ayetlerin hangi olaya istinaden indiğini bilmeden nasıl hüküm veriyorlar şaşıyorum.

    Ayrıca bu huri meselesi hep cinselliğe yoruluyor. Tövbe haşa sanki ahirette millet ilişkiye girecek huriyle. Millete ki bu küçük kızlara olan hassasiyeti de çözemedim. İsmi lazım değil daha reşit bile olmayan kız klipte motor üstünde donunu çıkarıyor kimse laf etmiyor bu nasıl iş diye herkes ağzı sulana sulana izliyor. Ahirette bakire kızlar varmış koşun sapıklık var
  • 03-05-2022, 13:20:31
    #61
    constantine38 adlı üyeden alıntı: mesajı görüntüle
    Kur'an sadece Araplara mı gönderilmiştir?

    Cevap

    Değerli kardeşimiz,

    - Gözü kör olası ön yargının sillesiyle kör olan nice gözler vardır! Ön yargı kâbus gibi çöktüğü insanların akıllarını mı çelmiyor, basiretlerini mi körleştirmiyor, gündüzlerini mi geceye dönüştürmüyor, ferasetlerini mi buharlaştırmıyor, yapmadık hangi kötülük bırakıyor? İşte açıklaması:

    a. Onlarca ayet gösteriliyor, Kur’an’ın Arapça olduğunu ispat etmek için uğraş veriliyor. Sanki, Kur’an’ın Arapça olmadığını iddia eden varmış! Sanki Kur’an’ın Arapça olmadığını iddia etmek insanı dinden çıkaran bir hezeyan olduğunu kabul etmeyen varmış! Sanki on beş asırdır Kur’an’ın Arapça olduğunu sağır sultan daha duymamış!

    b. Her peygamber gibi Hz. Muhammed (a.s.m) de -bir insan olarak- belli bir bölgede, belli bir kavim arasında doğmuştur. Aralarında doğup büyüdüğü insanların dilini konuşmasından daha tabii ne olabilir ki? Mesajını insanlara ulaştırmak için elçisini görevlendiren Allah, söz konusu mesajını onun ve kavminin konuştuğu bir dilin dışında bir lisanla göndermesi düşünülebilir mi? Bunun bir mantığı var mı? “Biz her peygamberi kendi milletinin lisanıyla gönderdik, ta ki onlara -Allah’ın gönderdiği- hakikatleri iyice açıklasın.”(İbrahim, 14/4) mealindeki ayette bu işin gerekçesine yer verilmiş ve mantığı açıklanmıştır.

    c. Eğer Hz. Muhammed (a.s.m) başka bir lisanla bir vahiy alsaydı, bu durum muhataplarını daha çok şaşırtacak ve onun Kur’an’ı yabancı birinden ders almış olabileceğini düşünmüş olup tereddüde düşeceklerdi. Halbuki, Allah’ın maksadı, insanları saptırmak değil, doğru yola iletmektir. “Eğer Biz Kur’an’ı yabancı bir dille gönderseydik, ‘Neden onun ayetleri açıkça beyan edilmedi? Dil yabancı, muhatap Arap! Olur mu böyle şey?’ derlerdi...” (Fussilet, 41/44) mealindeki ayette bu çelişkiye güçlü bir vurgu yapılmıştır.

    d. Kur’an’ın Arapça olması, onun yalnız Araplara gönderildiğine delil yapılmak isteniyor. Peki, Kur’an’ın yalnız Araplara gönderilmediğini göstermek için onun Arapça olmaması gerektiğini savunanların gösterecekleri ne gibi bir alternatifleri vardır? Diyelim ki, Kur’an Arapça değil de Türkçe inseydi, sosyolojik bir realite olarak, ilk muhatapları olan Araplar bu dili nasıl öğreneceklerdi? Kaldı ki, Türkçe olması halinde yine aynı vesvese devam edecekti. Bu kez onlarca milletin fertleri “Bizim dilimizle gelmedi, öyleyse bize hitap etmiyor.” deyiverirlerdi. Bu takdirde Kur’an’ın yetmiş iki milletin dilleriyle gelmesi gerekirdi. Böyle bir mantık yürütenin bir önce doktora gitmesini tavsiye ederiz.

    e. Daha Mekke devrinde inen Sebe’ Suresinin 28. ayetinde Hz. Muhammed (a.s.m)’in bütün insanlara gönderilmiş bir peygamber olduğunu -mealen- şöyle ifade etmiştir: “Resulüm! Biz seni bütün insanlara / insanlığa rahmetimizin müjdecisi, azabımızın uyarıcısı olarak gönderdik; lakin insanların ekserisi bunu bilmezler.” Başka bir ayette ise şöyle buyrulmuştur: “Biz seni alemlere rahmet olarak gönderdik.” (Enbiya, 21/107).

    f. “Biz sana Arapça bir Kur’an vahiy ettik ki, sen anakent olan Mekke ile bütün etrafını uyarıp irşat edesin.” (Şura, 42/7) mealindeki ayette -lisan konusunda ifade edildiği gibi- sosyal bir realiteden bahsedilmiştir. Yani önce kendi çevresinden başlamayıp da en uzak yerlerden mi başlamalıydı? Zerre kadar şuuru olan böyle bir ihtimale ihtimal vermez. Demek ki, önce bulunduğu memleketini, daha sonra yakın çevresini, daha sonra da uzak çevresini, yani bütün dünyayı aydınlatmak üzere gönderilmiştir. Yani, ayette geçen “Mekke’nin çevresi”nden maksat, bütün insanlardır.(bk. Taberî, ilgili ayetin tefsiri).

    Bu arada siz bu tefsirleri çok mu arıyorsunuz? Doğru düzgün arapça bile bilmeyen 3-5 sözde tefsircinin yazdığını paylaşıyorsunuz.

    İbrahim Suresi 4. ayet

    İstisnasız her peygamberi kendi kavminin diliyle gönderdik ki onlara açık açık anlatsın; bundan sonra Allah dilediğini sapkınlık içerisinde bırakır, dilediğini de doğru yola iletir. O, güçlüdür, hikmet sahibidir.

    Sizin yazdığınız tefsirle uzaktan yakından alakası yok.

    Allah'ın cennete ırmaklar, sular, göğüsü yeni tomurcuklanmış kız çocukları (7-8 yaşlarını kastediyor), erkek çocukları, gölge, bakire kadın ve buraya dikkat edin ARAP KADINI (Vâkı’a Suresi 37. Ayet - Yani sizin soyunuzdan olanları size vaad ediyorum diyor.) vaad etmesi zaten araplara indiğini gösteriyor.

    Hangi sapık diyor bunu ya?

    Nebe Suresi 33’de "Göğüsleri tomurcuklanmış yaşıt kızları" bazıları kabul etmiyorlar ve kevaib kelimesinin üzüm tanesi olduğunu söylüyorlar, bu doğru mudur?

    Cevap

    Değerli kardeşimiz,

    Tefsir kaynaklarının hemen hepsi, “yaşıt” manasına gelen “etrab” kelimesini kızlar için kullanmışlardır. Bu kelime şu ayetlerde geçmektedir:

    “Şüphesiz Allah’a karşı gelmekten sakınanlar için büyük başarı ve mutluluk vardır. Onlara bahçeler, üzüm bağları, turunç göğüslü genç yaşıt dilberler, dolu dolu kadehler var.” (Nebe, 78/31-34)

    “Onların beraberinde, gözleri kocalarından başkasını görmeyen yumuşak bakışlı, aynı yaşta güzeller vardır.” (Sad, 38/52).

    “Ve onlar yükseltilmiş döşekler / mobilyalar üzerindedirler. Biz oradaki kadınları, yepyeni bir yaratılışla yaratıp, sûret ve sîretlerini son derece güzelleştirdik. Böylece onları, ashab-ı yemin için bakire kızlar, kocalarına âşık yaşıtlar kıldık.” (Vakıa, 56/34-38).

    Bu kelimenin kadınlar / kızlar için kullanılmasında anlaşılmayan bir taraf yoktur. Bu yorumlar, değişik hadislerde yer alan “Cennet halkının hepsi 33 yaşlarında olur.” mealindeki ifadeye de uygundur.

    Ancak bazı tefsirlerde erkeklerin yaşı otuz üç, kadınların yaşı on altı olacağı bilgisine yer verilmiştir.(bk. Alusî, Nebe suresi, ilgili ayetin tefsiri).

    Kadınların / kızların yaşının cennette on altı-yirmi civarında olması, Nebe suresinde yer alan “Kevaib” kavramına daha uygundur. Çünkü “Kevaib” Kaib veya Kaibet’in çoğuludur. Bu kelime hem kalıbı hem de manası itibariyle “Nahid/Nahidet/Nevahid” kelimesiyle aynıdır. Erkek için “NAHİD” denildiği zaman, onun ergenlik çağına giren bir delikanlı olduğuna işaret edilmiş olur. Kadın için “NAHİDET” denildiğinde ise, onun göğüslerinin tomurcuklandığı anlamına gelir (bk. Taberî, Razî, İbn Kesir, Şevkanî, Alusî).

    Kaynaklardan bazıları Kevaib kelimesinin Kaib’in çoğulu olduğunu söylemişlerdir. Bu kelimenin erkekler için kullanılmadığını düşündüğümüzde, bunun yalnız kadınlara mahsus bir kalıp olacağından dişilik ekin olan ta harfini almasına gerek olmayabilir. Nitekim, hayız halindeki bir kadın için de “Haiz” kelimesi kullanılmaktadır. Çünkü erkek hayız görmez, bir karışıklık söz konusu değildir.

    Dahhak da “Kevaib” kelimesinin bakire kızlar manasına geldiğini belirtmiştir (Lubab, İlgili ayetin tefsiri).

    İmam Maverdi’ye göre, “Kevaib” iki manaya gelir. Birincisi İbn Abbas’a ait olup “Nevahid = Erginlik çağına girmiş kızlar” manasına; diğeri Dahhak’a ait olup “Azârâ = bakire kızlar” manasına gelir(bk. Maverdi, ilgili ayetin tefsiri).

    Bu açıklamalardan anlaşılıyor ki, Nebe suresindeki ayette “göğüsleri tomurcuklu” şeklinde tercüme edilen “kevaib”in asıl manası erginlik çağına ermiş, bakire genç kızlar demektir. Erginlik çağına girmiş kızların bu erginlik çağının ilk belirtisi göğüslerinin tomurcuklanması olduğu için, kaynaklarda daha çok bu mana verilmiştir. Halbuki asıl mana “ergenlik yaşına ermek” tir; “göğüslerin tomurcuklanması” ise asıl mana değil, lazım-ı manadır. Nitekim İbn Aşur’a göre de “Kevaib”, Kaib’in çoğuludur, on beş ve civarındaki yaşa girmiş (erginlik çağına girmiş) kızlar içi kullanılır. Çünkü o çağa ayak basmış kızların göğüsleri tomurcuklanır (bk. İbn Aşur, ilgili ayetin tefsiri).

    Bu sebeple ve de özellikle hissiyatı mülevves olan bu asırda kelimenin asıl manasını ön plana almak ve ilgili ayeti “ergenlik çağına girmiş genç yaşıt kızlar” şeklinde meallendirmek daha uygundur.

    Bizim kanaatimize göre de, ayette “göğüslerin tomurcuklu” vasfına değil, “kızların erginlik çağına” işaret edilmiştir. Bu mana Kur’an’ın belagatına, edebiyatına ve edeb-i nezihanesine daha uygun görünmektedir. Eski zamandaki hissiyatın safiyeti / duyguların safveti yanında, erkeklerin reculiyet hissiyatının bâlâ-pervâzâneleri de bu lazım-ı mananın ön plana çıkarılmasında büyük rol oynamıştır. Yani temiz ve safiyane duygularının duygusallığı sebebiyle, “Kevaib”in asıl manası olan “ergenlik çağı” ifadesi yerine, ikinci derecede bir mana olan ve asıl mananın bir gereği olan “tomurcuklu göğüsler...” ifadesi tercih edilmiştir.

    Doğru düzgün arapça bilmeden, ayetlerin hangi olaya istinaden indiğini bilmeden nasıl hüküm veriyorlar şaşıyorum.

    Ayrıca bu huri meselesi hep cinselliğe yoruluyor. Tövbe haşa sanki ahirette millet ilişkiye girecek huriyle. Millete ki bu küçük kızlara olan hassasiyeti de çözemedim. İsmi lazım değil daha reşit bile olmayan kız klipte motor üstünde donunu çıkarıyor kimse laf etmiyor bu nasıl iş diye herkes ağzı sulana sulana izliyor. Ahirette bakire kızlar varmış koşun sapıklık var
    Kuran'ın Araplar'a gönderilip gönderilmeme mevzusu uzar gider. Daha da tartışmaya gerek yok.
    Benim cevap vermek istediğim şu, göğüsü yeni tomurcuklanmış kız manasına gelmediğini ve bunun sapıklık olabileceğini belirtmişsin. Hangi sapık diyor bunu ya? Diyerek bunu mutlak olarak sapıklık olarak tanımlamışsın, bence de bu bir sapıklık.

    Peki bakalım, Hz. Muhammed ne yapmış?
    Aişe'ye 6 yaşında nikah kıyıp, 9 yaşında Aişe ile cinsel ilişkiye girmiş. Bunun taklası yok. Sahih bir hadistir bu, yok adetten sonra sayıyolardı gibi savunma yapmazsın umarım. Çünkü kendine ehli sünnet diyen (bizim yobaz olarak gördüğümüz) hocalar bunu açık açık söylüyorlar. Ayriyetten hadislerde çok güzel olarak tanımlanan Cüveyriye ile de 12 yaşındayken, ailesini katlettikten sonra çadırında ilişkiye girmiş. Bu da sahih hadistir. Buhari ve Müslüm'de de yazar.

    Peki sadece Hz. Muhammed mi göğüsü yeni tomurcuklanmış kız ile ilişkiye girmiş?

    Birbirlerinin kızlarını birbirlerine vermişler sahabeler. (Sorularla islamiyet gibi siteler bunu yalanlıyor fakat aç Buhariyi Müslüm'ü Davut'u oku.) Kaç yaşlarında birbirlerine vermişler? 7'li 8'li yaşlarındaki kızları. Hz. Muhammed'in 2 kızı Osman'a verildikten sonra ölmedi mi? Neden öldü bu kızlar? Erken doğum yaptıkları için öldüler. Hz Muhammed gerçekten peygamber olsaydı derdi ki "Arkadaşlar bu yanlış, bir kız ile evlenebilmeniz için 18 yaşlarında olmaları gerekir, aksi taktirde bu çocuklar ölür". Fakat bunu diyememiş. Aksine Kuran'da HENÜZ ADET GÖRMEMİŞ kızlar ile ilgili ayet var.
    Talak 4 -> https://www.kuranmeali.com/AyetKarsi...sure=65&ayet=4 Lütfen ayeti bizim ayet bükücülerden okuma. Arapça kelimelerin üstüne gelince HENÜZ ADET GÖRMEYEN KIZLAR ile evlenebilirsiniz diyor Allah.
    Hatta Elmalılı Hamdi Yazar Mealini de buraya bırakayım:
    TALAK 4
    Hayızdan kesilmiş olan kadınlarınız - şübhelendinizse - onların ıddeti de üç aydır, hayız görmiyenler de öyle, yüklülerin ise ecelleri hamillerini vaz'ı etmeleridir ve her kim Allaha korunursa Allah onun işine bir kolaylık verir.

    Sen söylemeden ben söyleyeyim, bunun taklası da burada Allah sözde hasta kadınlardan bahsetmiş. Allah'ın diyemediğini kulları neden söylemeye çalışıyor?

    1400 senedir peygamber sünneti diye küçücük kız çocukları kelli felli adamlara verildi. İnternette Afganistan'da başkalarına verilen kız çocuklarının videoları var.
    Taliban yapınca, IŞID yapınca terörist oluyor ama Hz. Muhammed yapınca peygamber oluyor.


    SONUÇ
    Ben 1400 sene önceki yaşamış insanları yadırgamıyorum. O dönemin adetleriydi onlar. Sonuçta, Ebu cehil bile karşı gelmemiş küç.ük kız çocukları ile evlenilmeye.
    Zaten demek istediğim de bu; ayet-hadis falan hepsi o döneme ait. Hz. Muhammed bu dönemi görememiş.

    Yanlış yazdığım birşey olursa affola.
    Bu arada, ben de hayatımda Kuran okumamış bir müslümandım geçen seneye kadar, namaz kılıp oruç tutardım. Daha doğrusu sadece arapça okurdum ve anlamını bilmezdim. Bir gün merak edip Türkçe'sini okuyunca dehşete düştüm, ve daha çok araştırdım, daha çok araştırdım. En sonunda baktım ki Kuran Allah kelamı değil, dini terk etmeye karar verdim. İnan çok daha rahatım, kuş gibiyim. Sağlıcakla.
  • 03-05-2022, 13:50:39
    #62
    PixelTasarim adlı üyeden alıntı: mesajı görüntüle
    Kuran'ın Araplar'a gönderilip gönderilmeme mevzusu uzar gider. Daha da tartışmaya gerek yok.
    Benim cevap vermek istediğim şu, göğüsü yeni tomurcuklanmış kız manasına gelmediğini ve bunun sapıklık olabileceğini belirtmişsin. Hangi sapık diyor bunu ya? Diyerek bunu mutlak olarak sapıklık olarak tanımlamışsın, bence de bu bir sapıklık.

    Peki bakalım, Hz. Muhammed ne yapmış?
    Aişe'ye 6 yaşında nikah kıyıp, 9 yaşında Aişe ile cinsel ilişkiye girmiş. Bunun taklası yok. Sahih bir hadistir bu, yok adetten sonra sayıyolardı gibi savunma yapmazsın umarım. Çünkü kendine ehli sünnet diyen (bizim yobaz olarak gördüğümüz) hocalar bunu açık açık söylüyorlar. Ayriyetten hadislerde çok güzel olarak tanımlanan Cüveyriye ile de 12 yaşındayken, ailesini katlettikten sonra çadırında ilişkiye girmiş. Bu da sahih hadistir. Buhari ve Müslüm'de de yazar.

    Peki sadece Hz. Muhammed mi göğüsü yeni tomurcuklanmış kız ile ilişkiye girmiş?

    Birbirlerinin kızlarını birbirlerine vermişler sahabeler. (Sorularla islamiyet gibi siteler bunu yalanlıyor fakat aç Buhariyi Müslüm'ü Davut'u oku.) Kaç yaşlarında birbirlerine vermişler? 7'li 8'li yaşlarındaki kızları. Hz. Muhammed'in 2 kızı Osman'a verildikten sonra ölmedi mi? Neden öldü bu kızlar? Erken doğum yaptıkları için öldüler. Hz Muhammed gerçekten peygamber olsaydı derdi ki "Arkadaşlar bu yanlış, bir kız ile evlenebilmeniz için 18 yaşlarında olmaları gerekir, aksi taktirde bu çocuklar ölür". Fakat bunu diyememiş. Aksine Kuran'da HENÜZ ADET GÖRMEMİŞ kızlar ile ilgili ayet var.
    Talak 4 -> https://www.kuranmeali.com/AyetKarsi...sure=65&ayet=4 Lütfen ayeti bizim ayet bükücülerden okuma. Arapça kelimelerin üstüne gelince HENÜZ ADET GÖRMEYEN KIZLAR ile evlenebilirsiniz diyor Allah.
    Hatta Elmalılı Hamdi Yazar Mealini de buraya bırakayım:
    TALAK 4
    Hayızdan kesilmiş olan kadınlarınız - şübhelendinizse - onların ıddeti de üç aydır, hayız görmiyenler de öyle, yüklülerin ise ecelleri hamillerini vaz'ı etmeleridir ve her kim Allaha korunursa Allah onun işine bir kolaylık verir.

    Sen söylemeden ben söyleyeyim, bunun taklası da burada Allah sözde hasta kadınlardan bahsetmiş. Allah'ın diyemediğini kulları neden söylemeye çalışıyor?

    1400 senedir peygamber sünneti diye küçücük kız çocukları kelli felli adamlara verildi. İnternette Afganistan'da başkalarına verilen kız çocuklarının videoları var.
    Taliban yapınca, IŞID yapınca terörist oluyor ama Hz. Muhammed yapınca peygamber oluyor.


    SONUÇ
    Ben 1400 sene önceki yaşamış insanları yadırgamıyorum. O dönemin adetleriydi onlar. Sonuçta, Ebu cehil bile karşı gelmemiş küç.ük kız çocukları ile evlenilmeye.
    Zaten demek istediğim de bu; ayet-hadis falan hepsi o döneme ait. Hz. Muhammed bu dönemi görememiş.

    Yanlış yazdığım birşey olursa affola.
    Bu arada, ben de hayatımda Kuran okumamış bir müslümandım geçen seneye kadar, namaz kılıp oruç tutardım. Daha doğrusu sadece arapça okurdum ve anlamını bilmezdim. Bir gün merak edip Türkçe'sini okuyunca dehşete düştüm, ve daha çok araştırdım, daha çok araştırdım. En sonunda baktım ki Kuran Allah kelamı değil, dini terk etmeye karar verdim. İnan çok daha rahatım, kuş gibiyim. Sağlıcakla.
    Hocam sen neyin kafasını yaşıyorsun? Neyi nereye bağladın?

    Alıntı
    Birbirlerinin kızlarını birbirlerine vermişler sahabeler. (Sorularla islamiyet gibi siteler bunu yalanlıyor fakat aç Buhariyi Müslüm'ü Davut'u oku.) Kaç yaşlarında birbirlerine vermişler? 7'li 8'li yaşlarındaki kızları. Hz. Muhammed'in 2 kızı Osman'a verildikten sonra ölmedi mi? Neden öldü bu kızlar? Erken doğum yaptıkları için öldüler. Hz Muhammed gerçekten peygamber olsaydı derdi ki "Arkadaşlar bu yanlış, bir kız ile evlenebilmeniz için 18 yaşlarında olmaları gerekir, aksi taktirde bu çocuklar ölür". Fakat bunu diyememiş. Aksine Kuran'da HENÜZ ADET GÖRMEMİŞ kızlar ile ilgili ayet var.
    Talak 4 -> https://www.kuranmeali.com/AyetKarsi...sure=65&ayet=4 Lütfen ayeti bizim ayet bükücülerden okuma. Arapça kelimelerin üstüne gelince HENÜZ ADET GÖRMEYEN KIZLAR ile evlenebilirsiniz diyor Allah.
    Hatta Elmalılı Hamdi Yazar Mealini de buraya bırakayım:
    TALAK 4
    Hayızdan kesilmiş olan kadınlarınız - şübhelendinizse - onların ıddeti de üç aydır, hayız görmiyenler de öyle, yüklülerin ise ecelleri hamillerini vaz'ı etmeleridir ve her kim Allaha korunursa Allah onun işine bir kolaylık verir.
    (Yaşlılık sebebiyle) Kadınlarınızdan artık adetten kesilmiş (menopoza girmiş veya ameliyatla aybaşı özelliğini yitirmiş) bulunanlarla; (ve yine evlenme çağına geldiği halde tıbbi nedenler ve fıtri -doğuştan gelen- bazı engellerle) adet görmemiş olanların iddet (bekleme süre)leri ise -eğer şüpheye düşecek olursanız- (biliniz ki) üç aydır. Hamile kadınların bekleme süresi ise, yüklerini bırakmaları (doğum yapmaları ile sona ulaşır). Kim Allah’tan korkup (haksızlık ve hayâsızlıktan) sakınırsa (Allah) ona (her) işinde bir kolaylık kılacaktır.

    Ayetin tefsiri bu.

    Hz. Ayşe’nin evlendiği zaman yaşının büyük olduğunu, ablası Esma’nın biyografisinden kesin olarak anlıyoruz. Eski biyografi kitapları Esma’dan bahsederken diyorlar ki:
    “Esma yüz yaşındayken, Hicretin 73. Yılında vefat etmiştir. Hicret vaktinde yirmi yedi yaşındaydı. Hz. Ayşe ablasından on yaş küçük olduğuna göre, onun da hicrette tam on yedi yaşında olması icap eder. Ayrıca Hz. Ayşe, Hz. Peygamber’den önce Cübeyr’le nişanlanmıştı. Demek evlenecek çağda bir kızdı.” (Hatemü’l-Enbiya Hz. Muhammed ve Hayatı, Ali Himmet Berki, Osman Keskioğlu, s. 210)
    Ayrıca nikah dediğiniz şey akiddir. Akid söz vermek demektir. Çocuk yaşta ki bir kişiye nasıl nikah kıyılacak? 3 yaşında nikah kıyılabilir diyen sözde islamcıları kendinize rehber ediniyorsunuz. Birileri sırf çoluğa çocuğa nikah kıymak için hadis uyduruyor.

    Madem o kadar küçük kızlara düşkündü de Hz. Hatice ile 40 yaşındayken niye evlendi? Malı için değil mi? Hz. Hatice ile evlenince tüm mallarını Allah yolunda harcamışlar. Bu kadar şehvetine düşkün bir adamsa peygamber ne kadar çoluk çocuk var nikah kıyar, tüm zekatları kendi alırdı. Hal bu ki ehlibeyte peygamber ailesine zekat haramdır. Hatta Hz. Fatıma yetişemediğinden işlere bir yardımcı alalım dediğinde bile karşı çıkmış. Onun yerine dua öğretmiş.

    Gelelim erken doğum meselesine. O günün sağlık şartları bugünün şartları bir değil. Bundan 50 sene öncesine bile gitsen bir çok kadının düşük yaptığını görürsün. Kötü yaşam koşulları, sağlıksız beslenme, hijyen sorunları gebeliğin seyrini etkiler.

    Hz. Cüveyriye, Benî Müstalık Kabilesi reisi Hâris bin Ebî Dırar'ın kızı idi. Müreysi (Benî Müstalık) Gazâsında alınan esirlerden biri de kendisiydi. Kocası Müsafi bin Safvan Peygamberimiz (s.a.v.)'in amansız düşmanlarından biri idi. Harpte öldürülünce Hz. Cüveyriye dul kalmıştı.
    Esirler, mücahidler arasında bölüştürüldüğü zaman, Hz. Cüveyriye, Sabit bin Kays ile amcası oğlunun hissesine düşmüştü.1
    Hz. Cüveyriye, Sabit bin Kays'la anlaşmış, kesişme yapmıştı.* Tayin edilen fidyeyi ödediği takdirde hürriyetine kavuşacaktı. Fakat, fidye ödeyecek imkânı yoktu. Bu sebeple Peygamber Efendimize müracaat etti ve kurtuluş fidyesinin ödenmesi hususunda yardım talebinde bulundu.
    Resûl-i Ekrem Efendimiz, ona, "Sana, bundan daha hayırlı olan yok mudur?" diye sordu.
    Beklenmedik bir soruya muhatap olan Hz. Cüveyriye birden şaşırdı. Hürriyetine kavuşmaktan, tekrar anne babasına, yurduna varmaktan daha hayırlı ne olabilirdi?
    Bir anlık bir tereddütten sonra, "Yâ Resûlallah!" dedi. "Hakkımda yapacağınız bundan daha hayırlı şey nedir?"
    Peygamber Efendimiz, "Senin kurtuluş fidyeni ödeyerek seni zevceliğe kabul etmemdir." buyurdu.
    Hz. Cüveyriye bütün bütün şaşırdı. Esaretten kurtulduğu gibi, böylesine büyük bir şerefe de nâil olacaktı. Bir an kendi âlemine daldı. Peygamber Efendimizin yurtlarına varmadan birkaç gün önceki rüyasını hatırladı: Ay Medine'den sanki yürüyüp gömleğine girmişti.2
    Bir anlık bir şaşkınlıktan sonra, yüzünde sevinç alâmetleri belirdi. Peygamberimiz (s.a.v.)'in teklifine cevabı şu oldu:
    "Yâ Resûlallah! Eğer, beni bu şerefe nâil ederseniz, şüphesiz benim için bundan daha hayırlı bir devlet ve saâdet olamaz!" 3
    Hâris bin Ebî Dırar'ın Müslüman Olması
    Hz. Cüveyriye'nin babası Hâris bin Ebî Dırar da o sırada, kızını kurtarmak için yanına develer alarak Medine'ye doğru yola çıkmış idi. Akik Vadisine varınca develerine baktı. Kıyamadığı ikisini vadide iki dağ arasında kuytu bir yerde sakladı.
    Sonra Peygamber Efendimizin huzuruna geldi, "Yâ Muhammed! Kızımı esir almışsınız. Şunlar onun kurtuluş fidyesidir." dedi.
    Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, "Akik'ten, filan dağlar arasında, filan kuytuya saklamış olduğun iki deveyi neden getirmedin?" diye sordu.
    Hâris birden şaşırdı. Hiç kimse develeri oraya saklamış olduğunu bilmiyordu. Artık beklemek mânâsızdı. Derhal
    "Ben, şehâdet ederim ki, Allah'tan başka ilâh yoktur. Muhakkak sen de Allah'ın Resûlüsün. Vallahi, yaptığımı Allah'tan başka kimse bilmiyordu."
    diyerek Müslüman oldu. Onunla birlikte, iki oğlu ve kavminden yanında bulunanlar da orada Müslüman oldular.4
    Peygamberimiz (s.a.v.), Sabit bin Kays'a (r.a.) haber gönderip, durumu kendisine arzetti. Hz. Cüveyriye'yi kendisinden istedi. Sabit bin Kays tereddüt göstermeden, "Babam anam sana fedâ olsun yâ Resûlallah, sana onu bağışladım." dedi.
    Resûl-i Ekrem Efendimiz, kurtuluş fidyesini ödeyerek Hz. Cüveyriye'yi babasına teslim etti.
    Hz. Cüveyriye'nin Peygamberimiz (s.a.v.) ile Evlenmesi
    Müslüman olan Hz. Cüveyriye'yi zevceliğe kabul etmek üzere Peygamber Efendimiz onu babası Hâris bin Ebî Dırar'dan istedi. Baba Hâris buna muvafakat gösterdi. Peygamber Efendimiz, dört yüz dirhem mehir vererek Hz. Cüveyriye'yi zevceliğe aldı.5
    Peygamber Efendimizin Hz. Cüveyriye'yi zevceliğe aldığını gören ashab-ı kiram, "Resûlullahın zevcesinin akraba ve taallûkan artık esir kalmamalıdır." diyerek, ellerindeki bütün esirleri serbest bıraktılar. Bu esirler arasında sadece yüz tane kadın vardı.
    Bunun için Hz. Âişe der ki: "Ben, kavmi için Cüveyriye'den daha hayırlı, daha mübârek bir kadın bilmiyorum."6
    Gerçekten de Hz. Cüveyriye bahtiyar bir kadındı. Bir günde esir iken hem Resûl-i Ekrem Efendimize zevce olma şerefi ve saadetine erdi, hem de kavminin esaretten kurtulmasına sebep oldu.
    Peygamber Efendimizin Hz. Cüveyriye'yi eş olarak aldığını duyan Müstalıkoğullarından birçok kimse de bu mürüvvet ve alicenaplığa hayran kalıp, Medine'ye gelerek Müslüman oldular.
    Peygamber Efendimizin bütün evliliklerinde ayrı ayrı hikmet ve maslahatlar vardır. Bu evliliğinde de içtimâî bir hikmet ve maslahatı göz önünde bulundurmuştur. O da, kalbleri kendisine ve İslâma ısındırmak, kabileleri akrabalık bağı kurarak etrafında toplamak, kendisine ve İslâma yardımcı kılmaktı.
    Malûmdur ki, insan bir kabileden veya bir aşiretten evlendiği zaman, onun ile o kabile veya aşiret arasında bir yakınlık meydana gelir. Bu da, tabiî olarak onları o insanın yardımına koşturur.
    İşte, Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, Hz. Cüveyriye ile evlenmesinde bu maksat ve gayeyi gütmüştür. Ve bunda görüldüğü gibi muvaffak da olmuştur.
    Hz. Cüveyriye'nin Asıl Adı
    Hz. Cüveyriye'nin asıl adı Berre idi. Bu ismi beğenmeyen Resûl-i Ekrem Efendimiz, evlendikten sonra, "kadıncık" veya "kızcağız" mânâsına gelen Cüveyriye ismini taktı.7
    Hz. Cüveyriye, son derece takvâ sahibi idi. Yoksullara, fakirlere karşı son derece şefkatli, merhametli davranırdı. Yemez, başkasına yedirir; içmez, başkasına içirirdi. Bir gün Resûl-i Ekrem odasına giderek, "Yiyecek bir şey var mı?" diye sormuştu.
    Hz. Cüveyriye, "Hayır, yâ Resûlallah! Yanımda yiyecek bir şey yok. Sadece bir davar kemiği vardı ki, onu da kadın azadlımıza sadaka olarak verdim."8 cevabını vermişti. Hz. Cüveyriye, hicretin 57. yılında vefat etti. Baki mezarlığına defnedildi.
    Dipnotlar:
    1. Sîre, 3:307; Tabakât, 8:116.
    * Kesişme yapmak; bir esirin tayin edilen muayyen miktarı kazanıp efendisine vererek, esirlikten kurtulmaya kendini müsait hale getirmesi demektir.
    2. İbn-i Kesîr, Sîre, 3:303.
    3. Sîre, 3:307; Tabakât, 8:117.
    4. Sîre, 3:308.
    5. A.g.e., 3:308.
    6. Sîre, 3:308; Tabakât, 8:177.
    7. Tabakât, 8:118.
    8. Müsned, 6:430.


    Lütfen artık şu evlilik gündeme gelince *** kafasından çıkın ya. Niye evliliği cinselliğe bağlıyorsunuz? Sanki 7/24 *** yapıyorlarmış gibi kafanızda kuruyorsunuz. O zaman kadın nüfusu erkek nüfusundan fazla olduğu için birden fazla hanımla nikah kıyılabiliyordu. Bu harem kurulduğu anlamına gelmiyor. Burada eğer başına bir iş geldiğinde yada bir erkekle muhatap olunduğunda muhatabı benim demek için. Her ne kadar müslüman da olsa o günü erkekleri çok kibar ve centilmen olmuyordu. İster istemez bir kadınla konuşurken agresif davranabiliyordu. Bu da kadınları ürkütüyordu. Ama evliyse adam kadının yerine karşı taraf ile muhatap oluyordu.

    Ez cümle daha da bu konuda tartışacak değilim. Ne idüğü belirsiz kaynaklardan dinden çıkmak için kendine kılıf bulmuşsun. Tekrar müslüman ol diyecek de değilim. Umrumda da değil. Ama bunları bahane edip de hah tamam bugunu buldum deyip müslüman olmama gerek kalmadı demeyin.
  • 03-05-2022, 13:54:04
    #63
    constantine38 adlı üyeden alıntı: mesajı görüntüle
    Hocam sen neyin kafasını yaşıyorsun? Neyi nereye bağladın?



    (Yaşlılık sebebiyle) Kadınlarınızdan artık adetten kesilmiş (menopoza girmiş veya ameliyatla aybaşı özelliğini yitirmiş) bulunanlarla; (ve yine evlenme çağına geldiği halde tıbbi nedenler ve fıtri -doğuştan gelen- bazı engellerle) adet görmemiş olanların iddet (bekleme süre)leri ise -eğer şüpheye düşecek olursanız- (biliniz ki) üç aydır. Hamile kadınların bekleme süresi ise, yüklerini bırakmaları (doğum yapmaları ile sona ulaşır). Kim Allah’tan korkup (haksızlık ve hayâsızlıktan) sakınırsa (Allah) ona (her) işinde bir kolaylık kılacaktır.

    Ayetin tefsiri bu.

    Hz. Ayşe’nin evlendiği zaman yaşının büyük olduğunu, ablası Esma’nın biyografisinden kesin olarak anlıyoruz. Eski biyografi kitapları Esma’dan bahsederken diyorlar ki:
    “Esma yüz yaşındayken, Hicretin 73. Yılında vefat etmiştir. Hicret vaktinde yirmi yedi yaşındaydı. Hz. Ayşe ablasından on yaş küçük olduğuna göre, onun da hicrette tam on yedi yaşında olması icap eder. Ayrıca Hz. Ayşe, Hz. Peygamber’den önce Cübeyr’le nişanlanmıştı. Demek evlenecek çağda bir kızdı.” (Hatemü’l-Enbiya Hz. Muhammed ve Hayatı, Ali Himmet Berki, Osman Keskioğlu, s. 210)
    Ayrıca nikah dediğiniz şey akiddir. Akid söz vermek demektir. Çocuk yaşta ki bir kişiye nasıl nikah kıyılacak? 3 yaşında nikah kıyılabilir diyen sözde islamcıları kendinize rehber ediniyorsunuz. Birileri sırf çoluğa çocuğa nikah kıymak için hadis uyduruyor.

    Madem o kadar küçük kızlara düşkündü de Hz. Hatice ile 40 yaşındayken niye evlendi? Malı için değil mi? Hz. Hatice ile evlenince tüm mallarını Allah yolunda harcamışlar. Bu kadar şehvetine düşkün bir adamsa peygamber ne kadar çoluk çocuk var nikah kıyar, tüm zekatları kendi alırdı. Hal bu ki ehlibeyte peygamber ailesine zekat haramdır. Hatta Hz. Fatıma yetişemediğinden işlere bir yardımcı alalım dediğinde bile karşı çıkmış. Onun yerine dua öğretmiş.

    Gelelim erken doğum meselesine. O günün sağlık şartları bugünün şartları bir değil. Bundan 50 sene öncesine bile gitsen bir çok kadının düşük yaptığını görürsün. Kötü yaşam koşulları, sağlıksız beslenme, hijyen sorunları gebeliğin seyrini etkiler.

    Hz. Cüveyriye, Benî Müstalık Kabilesi reisi Hâris bin Ebî Dırar'ın kızı idi. Müreysi (Benî Müstalık) Gazâsında alınan esirlerden biri de kendisiydi. Kocası Müsafi bin Safvan Peygamberimiz (s.a.v.)'in amansız düşmanlarından biri idi. Harpte öldürülünce Hz. Cüveyriye dul kalmıştı.
    Esirler, mücahidler arasında bölüştürüldüğü zaman, Hz. Cüveyriye, Sabit bin Kays ile amcası oğlunun hissesine düşmüştü.1
    Hz. Cüveyriye, Sabit bin Kays'la anlaşmış, kesişme yapmıştı.* Tayin edilen fidyeyi ödediği takdirde hürriyetine kavuşacaktı. Fakat, fidye ödeyecek imkânı yoktu. Bu sebeple Peygamber Efendimize müracaat etti ve kurtuluş fidyesinin ödenmesi hususunda yardım talebinde bulundu.
    Resûl-i Ekrem Efendimiz, ona, "Sana, bundan daha hayırlı olan yok mudur?" diye sordu.
    Beklenmedik bir soruya muhatap olan Hz. Cüveyriye birden şaşırdı. Hürriyetine kavuşmaktan, tekrar anne babasına, yurduna varmaktan daha hayırlı ne olabilirdi?
    Bir anlık bir tereddütten sonra, "Yâ Resûlallah!" dedi. "Hakkımda yapacağınız bundan daha hayırlı şey nedir?"
    Peygamber Efendimiz, "Senin kurtuluş fidyeni ödeyerek seni zevceliğe kabul etmemdir." buyurdu.
    Hz. Cüveyriye bütün bütün şaşırdı. Esaretten kurtulduğu gibi, böylesine büyük bir şerefe de nâil olacaktı. Bir an kendi âlemine daldı. Peygamber Efendimizin yurtlarına varmadan birkaç gün önceki rüyasını hatırladı: Ay Medine'den sanki yürüyüp gömleğine girmişti.2
    Bir anlık bir şaşkınlıktan sonra, yüzünde sevinç alâmetleri belirdi. Peygamberimiz (s.a.v.)'in teklifine cevabı şu oldu:
    "Yâ Resûlallah! Eğer, beni bu şerefe nâil ederseniz, şüphesiz benim için bundan daha hayırlı bir devlet ve saâdet olamaz!" 3
    Hâris bin Ebî Dırar'ın Müslüman Olması
    Hz. Cüveyriye'nin babası Hâris bin Ebî Dırar da o sırada, kızını kurtarmak için yanına develer alarak Medine'ye doğru yola çıkmış idi. Akik Vadisine varınca develerine baktı. Kıyamadığı ikisini vadide iki dağ arasında kuytu bir yerde sakladı.
    Sonra Peygamber Efendimizin huzuruna geldi, "Yâ Muhammed! Kızımı esir almışsınız. Şunlar onun kurtuluş fidyesidir." dedi.
    Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, "Akik'ten, filan dağlar arasında, filan kuytuya saklamış olduğun iki deveyi neden getirmedin?" diye sordu.
    Hâris birden şaşırdı. Hiç kimse develeri oraya saklamış olduğunu bilmiyordu. Artık beklemek mânâsızdı. Derhal
    "Ben, şehâdet ederim ki, Allah'tan başka ilâh yoktur. Muhakkak sen de Allah'ın Resûlüsün. Vallahi, yaptığımı Allah'tan başka kimse bilmiyordu."
    diyerek Müslüman oldu. Onunla birlikte, iki oğlu ve kavminden yanında bulunanlar da orada Müslüman oldular.4
    Peygamberimiz (s.a.v.), Sabit bin Kays'a (r.a.) haber gönderip, durumu kendisine arzetti. Hz. Cüveyriye'yi kendisinden istedi. Sabit bin Kays tereddüt göstermeden, "Babam anam sana fedâ olsun yâ Resûlallah, sana onu bağışladım." dedi.
    Resûl-i Ekrem Efendimiz, kurtuluş fidyesini ödeyerek Hz. Cüveyriye'yi babasına teslim etti.
    Hz. Cüveyriye'nin Peygamberimiz (s.a.v.) ile Evlenmesi
    Müslüman olan Hz. Cüveyriye'yi zevceliğe kabul etmek üzere Peygamber Efendimiz onu babası Hâris bin Ebî Dırar'dan istedi. Baba Hâris buna muvafakat gösterdi. Peygamber Efendimiz, dört yüz dirhem mehir vererek Hz. Cüveyriye'yi zevceliğe aldı.5
    Peygamber Efendimizin Hz. Cüveyriye'yi zevceliğe aldığını gören ashab-ı kiram, "Resûlullahın zevcesinin akraba ve taallûkan artık esir kalmamalıdır." diyerek, ellerindeki bütün esirleri serbest bıraktılar. Bu esirler arasında sadece yüz tane kadın vardı.
    Bunun için Hz. Âişe der ki: "Ben, kavmi için Cüveyriye'den daha hayırlı, daha mübârek bir kadın bilmiyorum."6
    Gerçekten de Hz. Cüveyriye bahtiyar bir kadındı. Bir günde esir iken hem Resûl-i Ekrem Efendimize zevce olma şerefi ve saadetine erdi, hem de kavminin esaretten kurtulmasına sebep oldu.
    Peygamber Efendimizin Hz. Cüveyriye'yi eş olarak aldığını duyan Müstalıkoğullarından birçok kimse de bu mürüvvet ve alicenaplığa hayran kalıp, Medine'ye gelerek Müslüman oldular.
    Peygamber Efendimizin bütün evliliklerinde ayrı ayrı hikmet ve maslahatlar vardır. Bu evliliğinde de içtimâî bir hikmet ve maslahatı göz önünde bulundurmuştur. O da, kalbleri kendisine ve İslâma ısındırmak, kabileleri akrabalık bağı kurarak etrafında toplamak, kendisine ve İslâma yardımcı kılmaktı.
    Malûmdur ki, insan bir kabileden veya bir aşiretten evlendiği zaman, onun ile o kabile veya aşiret arasında bir yakınlık meydana gelir. Bu da, tabiî olarak onları o insanın yardımına koşturur.
    İşte, Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, Hz. Cüveyriye ile evlenmesinde bu maksat ve gayeyi gütmüştür. Ve bunda görüldüğü gibi muvaffak da olmuştur.
    Hz. Cüveyriye'nin Asıl Adı
    Hz. Cüveyriye'nin asıl adı Berre idi. Bu ismi beğenmeyen Resûl-i Ekrem Efendimiz, evlendikten sonra, "kadıncık" veya "kızcağız" mânâsına gelen Cüveyriye ismini taktı.7
    Hz. Cüveyriye, son derece takvâ sahibi idi. Yoksullara, fakirlere karşı son derece şefkatli, merhametli davranırdı. Yemez, başkasına yedirir; içmez, başkasına içirirdi. Bir gün Resûl-i Ekrem odasına giderek, "Yiyecek bir şey var mı?" diye sormuştu.
    Hz. Cüveyriye, "Hayır, yâ Resûlallah! Yanımda yiyecek bir şey yok. Sadece bir davar kemiği vardı ki, onu da kadın azadlımıza sadaka olarak verdim."8 cevabını vermişti. Hz. Cüveyriye, hicretin 57. yılında vefat etti. Baki mezarlığına defnedildi.
    Dipnotlar:
    1. Sîre, 3:307; Tabakât, 8:116.
    * Kesişme yapmak; bir esirin tayin edilen muayyen miktarı kazanıp efendisine vererek, esirlikten kurtulmaya kendini müsait hale getirmesi demektir.
    2. İbn-i Kesîr, Sîre, 3:303.
    3. Sîre, 3:307; Tabakât, 8:117.
    4. Sîre, 3:308.
    5. A.g.e., 3:308.
    6. Sîre, 3:308; Tabakât, 8:177.
    7. Tabakât, 8:118.
    8. Müsned, 6:430.


    Lütfen artık şu evlilik gündeme gelince *** kafasından çıkın ya. Niye evliliği cinselliğe bağlıyorsunuz? Sanki 7/24 *** yapıyorlarmış gibi kafanızda kuruyorsunuz. O zaman kadın nüfusu erkek nüfusundan fazla olduğu için birden fazla hanımla nikah kıyılabiliyordu. Bu harem kurulduğu anlamına gelmiyor. Burada eğer başına bir iş geldiğinde yada bir erkekle muhatap olunduğunda muhatabı benim demek için. Her ne kadar müslüman da olsa o günü erkekleri çok kibar ve centilmen olmuyordu. İster istemez bir kadınla konuşurken agresif davranabiliyordu. Bu da kadınları ürkütüyordu. Ama evliyse adam kadının yerine karşı taraf ile muhatap oluyordu.

    Ez cümle daha da bu konuda tartışacak değilim. Ne idüğü belirsiz kaynaklardan dinden çıkmak için kendine kılıf bulmuşsun. Tekrar müslüman ol diyecek de değilim. Umrumda da değil. Ama bunları bahane edip de hah tamam bugunu buldum deyip müslüman olmama gerek kalmadı demeyin.
    Burdan izleyebilirsin:
    https://www.youtube.com/watch?v=jnAv...annel=FurkanTV