• 02-11-2014, 15:08:40
    #46
    Maeglin adlı üyeden alıntı: mesajı görüntüle
    Hocam bu ülkede inançlı olanlar ile inançsızlar hiç bir zaman birbirine saygı duymamış, duymayacaktır. Ama hatanın büyük oranda dindar olduğunu öne süren insanlardan kaynaklandığına inanıyorum. Çok basit bir ifade ile bugün İslam adı altında yapılan pek çok şey, inançlı insanların hoşuna gitmediği zaman "gerçek islam bu değil" şeklinde savuşturulur. Yanlış olmasın ama 63 - 64 tane nüfusun yarısından fazlası müslüman olan ülke var. Ben merak ediyorum gerçek islam nerede? Bu sadece islamla da alakalı değil, tüm dinlerde aynı durum söz konusu. Hatta Katolik mezhebinde daha koyu düşüncelere sahip insanlarda var.

    Sözün özü, sadece saygı çerçevesinde konuşacağımız bir ortam oluşursa o zaman bir adım ileri gideriz.
    Hocam bu yazdığına ilişkin bir yorum yapmak istiyorum. Dindar arkadaşların sloganlarından sıkıldım. Bilimsel bir fikir alışverişi yapmak istiyorum. Hayatından pozitif bilim disiplinin ne olduğunu anlayamamış ama pozitif bilim disiplini ile üretilmiş bilgisayarlar, yazılım mimarileri üzerinden karnını doyuran insanlardan sıkıldım.

    Dünya'da gerçek islam nerede? Aslında gerçek islam diye bir şey yok. Gerçek islama ulaşılma ihtimali de yok. Dünya'da kaç müslüman varsa o kadar farklı islam var.

    Nedenini basitçe açıklayayım. Yukarıda ne okuduğumu soran arkadaşlar olmuş. İletişim okudum. Ve basit iletişim teorisini anlatayım size.

    İletişim mesaj -> verici -> kanal-> alıcı -> mesaj sırası ile iletilir. Burada verici gelen mesajı kanalın taşıyabileceği türe çevirir, kanaldan geçen mesaj alıcı tarafından tekrar mesaj haline getirilir.

    Bu süreçte mesaj her zaman kayba ya da bozulmaya uğrar. Hem de her zaman. Yani mükemmel ve kayıpsız iletişim bugün için mümkün değildir. Mesela televizyonda izlediğiniz bir canlı bir futbol maçında bile aslında mesaj kayba uğrar. Çünkü görüntüyü kodlayan kameranın bir renk uzayı ve çözünürlük sınırı vardır, görüntüyü ileten frekansın pal-secam-ntsc diye farklı görüntü kodlama sistemleri vardır, ve en son televizyonunuzun ekranının tüplü olması, led olması, lcd olması görünen rengin şiddetinin keskinliğinin değişmesine neden olur. Görüntü iletmek gibi çok nesnel bir alanda bile staddaki çimin rengi senin televizyonundaki renk ile aynı olmayacak benzer olacaktır. Oysa din gibi Tanrının insanlara belirli bir dilde yazdığı kitap üzerinden gönderilen mesajda kayıp çok daha fazla olacaktır.

    Lisan yani dil bir iletişim kanalıdır. Sen bir şey düşünür ve hissedersin. Sonra onu kelimelere çevirir, transfer edersin, karşı taraf da duyduğu bu kelimeleri tekrar anlamlandırır ve mesaja çevirir. Oysa dil kaybı büyük bir iletişim kanalıdır.

    Ben aşk dediğimde sen kendi deneyimlerin sonucu beyninde oluşan aşk kavramını algılarsın. Sen 14 yaşında bir ergensen aşk senin için platonik sevdiğin komşu kızıdır, 25 yaşına bir erkek için hayatını adayacağı bir kadın, 45 yaşındaki adam için şehvetin gözü karartması, Mevlana için ilahi aşktır. Ben aşık oldum dediğimde benim nasıl bir duygu hissettiğimi herkes farklı anlar. Kelime ne kadar aynı anlamı içeriyor gibi görünse de mesaj bir duygudur ve bu duygu herkeste farklı tanımlıdır. Demokrasi dediğimde ben, bunun nasıl bir demokrasi olduğu, ideal demokrasinin nasıl olması gerektiği her insanda farklı anlaşılır.

    Bu aynen dinde de bu şekilde. Tanrı komşuna iyi davran dediğinde, bu biri için sahip olduğu herşeyi komşuları ile sevdikleri ile paylaşmak iken başkası için komşusunun gürültü yapmasına daha kibar şikayette bulunmanın ötesine geçmez. Biz size şah damarınızdan daha yakınız ayetini biri tehdit olarak algılar korkar, diğeri Tanrı benim içinde diye anlar.

    Anlamı en çok kayan kelimeler yargısal kavramlardır. İyi, kötü, güzel, çirkin, doğru, yanlış vs.
    Aslında tüm dinler bu anlam kayması geniş yargısal kavramlar üzerine kuruludur ama anlatmak istediğim bu değil.

    Tanrı insanlar ile lisan aracılığı ile iletişim kuruyor. Koskoca evreni yaratan bir tanrı var. Ve bize o tek cilt bir kitap gönderiyor insanlar cilt cilt ansiklopediler yazarken. Uzman Tv videolar ile dünyayı anlatırken, Tanrı bize bir kitap gönderiyor.

    Ve kitap üzerinden iletişim çok sorunludur. Herkes farklı özelliklere sahiptir ve farklı bir hayat yaşar. Bu yüzden herkesin ihtiyaçları, beklentileri, ve deneyimleri farklıdır. Oysa bilimsel olarak algıyı etkileyen iç faktörlerin en önemlileri beklentiler, ihtiyaçlar ve deneyimlerdir.

    O nedenle bir kitabı okuyan herkes benzer bile olsa farklı yorum çıkarır. Beklentileri ihtiyaçlar deneyimler ne kadar değişirse aynı mesaj o kadar değişik olarak algılanır. Ve dinde mesaj bir kez iletilmez. Kitap olarak gelirken kayba uğrar, tefsire çevrilirken bozulmaya uğrar, başka dillere çevirilirken kaybe uğrar, size mesajı anlatan imam hoca din öğretmenine gıcık olmanız bile mesajı bozar, hatta youtubeda izlediğiniz yeni nesil dinci standupçılar bile mesajın yeniden kodlanmasıdır. Araya daha çok alıcı verici girdikçe mesajın kaybı ve bozulması da artar.

    Yani bütün bu din kavgalarının sebebi dini mesajı tek tipleştirme savaşıdır. Çünkü tek tipleştirilen mesaj olmadan dinin üyelerini bir arada tutamazsınız. Tüm mezhepler, savaşlar mücadeleler, kendi tek tip mesajına daha çok insan katıp politik olarak kendi mesajının hüküm kurması meselesidir.

    Sorsan herkesin kafasında bir islam var. Ve kendileri gibi olmayanların islama dahil olmadığını söylüyorlar. Aynı kitabı okuyan iranlılar bizi beğenmez, biz iran gerçek islam devleti değil deriz. Aynı kitabı okuyan Işid bize kafir der, biz Işide terörist deriz. Herkes aynı kitabı okuyor ve bunu en iyi ben anladım diyor. Oysa kimsenin en iyi anladığı falan yok. Herkes kendine göre yontuyor.
  • 02-11-2014, 15:16:00
    #47
    Kuran'da Allah'ın varlığını ispat var mı?
    "Yoktan" var etme ayetlerde geçiyor mu?
    Kuran bizler için. Anlamamız için.

    Dinde zorlama yoktur. Herkesin cehenneme gitme hürriyeti vardır.
  • 02-11-2014, 15:35:34
    #48
    abcgrup adlı üyeden alıntı: mesajı görüntüle
    Düşünmeye çalışıyorsun o halde sana yardımcı olayım.
    Bilimsel olarak bana acıyı ispatlar mısın? Acının nasıl oluştuğunu değil acının kendisini ispatlamanı bekliyorum.
    Acı tamamen soyut bir kavramdır değil mi.

    Aşkı sevgiyi sorduğumuzda bunun hormonlardan kaynaklandığını söylüyorlar. Bende aksini söylemiyorum zaten.
    Ancak bunların mukaddes ve ilahi yönünü bastırıyorlar ve sırf maddeci bir biçimle ele alınabildiği için bazı insanlar bu duygulardan kendilerini tamamen uzaklaştırmaya çalışıyorlar. Bu yüzden sevmek ve evlenmek gibi şeylerden kendilerini bilinçli bir şekilde uzak tutuyorlar.

    Madde den oluşan bir insan nasıl olur da acı duygusunun şuurunda olabilir. Örneğin bilgisayarlar bu duyguyu hissedemezler.

    Bak burada kesinlikle kelime oyunu da yapmıyorum. Kelime oyunlarını sevenlere zaten ne desek boş, her sözümüzü kendi istedikleri doğrultuda 180 derece çevirebilirler.

    Bir madde nasıl olur da sevgi acı gibi duyguları yaşayabilir. Bunun bir biyolojik unsur olması yada hormonların olması maddeden oluştuğu gerçeğini hiç bir şekilde değiştirmez ve izahını yapmaya da meyil etmez.

    Bu noktada yine bazı inatçı kişiler acının soyut bir kavram bir sanrı olduğunu ileri sürerler. Rüya gibi. Yanılsama gibi.

    Bir insana acı çektirmek bilimsel olarak neden yadırganmalı? Bir eşyayı ateşe atmak suç teşkil etmeyeceği gibi bir insana gerekirse vücuduna zarar vermeden acı çektirebiliriz. Bilimsel olarak acı çektirmek atomların yerlerini değiştirmek gibi kaba bir tabirle basitçe anlatılabilir. Hepsini geçtim neden zarar vermemem gerekiyor, insanın maddeden ne farkı var? Mukaddes olmayan, ilahi olmayan, sonsuza kadar ölecek olan, diğer hiçbir şeyden farksız olmayan, tesadüfler zinciri ile oluşan bir yaratık neden önemlidir? Sence önemlidir belkide ama bence değildir ve olmaması gerekir.

    Bak düşünüyorum-düşünüyoruz demiştin ya, aslında benim bildiğimi keşfeden zeki insanlar ölümü seçiyorlar çünkü yaşamanın hiç bir anlamı hiç bir gayesi yoktur ve olamaz, olmamalı. Sadece enerjinin bir değişimi var evrende.

    Aslında bana hiçbir şey ispatlayamazsınız, aslında ben size cehennemi inkar etseniz de onun var olduğunu ve çok yakınınızda olduğunu size anlattım. Hadi cehennem yoktur deyin, bilimsel olarakta acı yoktur deyin gidin elinizi ateşe sokun hatta birkaç dakika bekleyin o acıyı deneyimleyin. Parmağınız da bir odun parçası gibi bir nesne gibi yanacaktır. Bunu yapmaktan sizi alıkoyan şey nedir? Düşünme yetin mi? Düşünme yetin neden tam tersini söylemiyor size onu da bir düşünün.

    Saygı duymayı bekliyorsun. Peki neden bir madde saygı duymayı bekler, saygı duymakta nedir? Oysaki evrende hiçbir güç diğerine saygı duymaz kimin kime gücü yetiyorsa!

    Bak işte sana ruhun var olduğunu 2 dakikada ispatladım. Çok zeki olmaya hiç mi hiç gerek yoktur. Aynı şeyi eğer düşünerek bana sen söylemiş olsaydın elini öperdim. Ben inançlı biriyim diye mi bunları düşünüyorum sence. Yoksa anlamak bu kadar zor mu. Yoksa ucu bir yerlere çıkacak diye anlamamaya çalışmak, kendimizi kandırmak daha mı kolay.

    Aslında kelime oyunu yapmadığını söylüyorsun fakat yapıyorsun. Ben cehennem yoktur demedim ama vardır da demedim. Ölümden sonrasında inanıyorsak ölüp oraya varmadığımız sürece bunun ne olduğuna %100 emin olamayız.

    Acıdan bahsetmişsin, somutlaşan soyut kavramlar vardır. Acıyı somut bir gerçekliğe bağlar isen somutlaşır. Örneğin rüyanız, hayalleriniz, tek başına soyuttur fakat bir gerçekliğe bağlarsanız somutlaşan düşünceler olduğunu görürsünüz. Yani daha açık ifade ile duyu organları ile algılayabildiğin şeyler somut olarak kabul edilir. Soyut olduğunu kim iddia ediyorsa bence bu düşüncelerini ona iletmelisin.

    Neden kelime oyunu yaptığını söyledim, benim yazdığım şey ile senin karşılaştırdığın "acı" duygusunun bırak benzer olmasını birbirine yakın bile olmadığı içindir.

    İnsanın maddeden bir farkı yok. İnsan hücrelerden oluşsa da hücreler atomda oluşmuştur. Fakat canlının atomlardan oluştuğunu söyleyemezsin bu tanımda. Ruhun varlığını kanıtladığını iddia etsen de söylediğin hiç bir şey bunu kanıtlamıyor.

    Benim tavsiyem yanlış yerlerden yanlış tanımlar yapmak yerine doğrudan ana konuya yönelmen. Yukarıda da yazdığımı bir kez daha açıklamam gerekirse, ben Allah'ın varlığını reddetmiyorum, inanan bir insanım, ateist değilim, agnostik hiç değilim. Ben konuda yer alan bir iddiaya "olması gerektiği gibi" cevap verdim. Fakat olduğu gibi kabul etmek yerine sorgulayarak "arkadaşların tabiri ile" kaynağa ulaşmaya çalışıyorum. Çoğun insanın aksine, doğrudan anlatılanlara inanmak yerine yaratıcı ile bir bağ kurmak istiyorum. Hepimiz tanrının bir parçası değil miyiz? Hepimiz için bir planı yok mu?

    Şunu da açıkça söylemem gerekirse, fizik, kimya, biyoloji, matematik ya da diğer tüm bilim dalları bir araya gelse dahi, buna somut bir delil sunamayacak. Ama en azından merak edilen pek çok soru işareti sona ermiş olacak.
  • 02-11-2014, 15:43:34
    #49
    Üyeliği durduruldu
    fashion adlı üyeden alıntı: mesajı görüntüle
    Ölünce bilirsiniz kimin yarratıgını
    Sen ölüp geri geldin herhalde kardeş kesin konuştuğuna göre?
  • 02-11-2014, 15:58:35
    #50
    Morgoth adlı üyeden alıntı: mesajı görüntüle
    Sen ölüp geri geldin herhalde kardeş kesin konuştuğuna göre?
    ben kendi görüşümü yazayım iman sahibi kişi kesin konuşur, çünkü Allah'a ve onun gönderdiği kitaba iman etmiştir ve Allah bunun böyle olacağını söylüyor.. Ayrıca yukarda paylaştığım videoda akıl sahipleri (bu Kuran terimidir) için ibret vericidir..


    https://www.youtube.com/watch?v=UlMlkj7yYSg
  • 02-11-2014, 16:00:11
    #51
    Maeglin adlı üyeden alıntı: mesajı görüntüle
    Aslında kelime oyunu yapmadığını söylüyorsun fakat yapıyorsun. Ben cehennem yoktur demedim ama vardır da demedim. Ölümden sonrasında inanıyorsak ölüp oraya varmadığımız sürece bunun ne olduğuna %100 emin olamayız.

    Acıdan bahsetmişsin, somutlaşan soyut kavramlar vardır. Acıyı somut bir gerçekliğe bağlar isen somutlaşır. Örneğin rüyanız, hayalleriniz, tek başına soyuttur fakat bir gerçekliğe bağlarsanız somutlaşan düşünceler olduğunu görürsünüz. Yani daha açık ifade ile duyu organları ile algılayabildiğin şeyler somut olarak kabul edilir. Soyut olduğunu kim iddia ediyorsa bence bu düşüncelerini ona iletmelisin.

    Neden kelime oyunu yaptığını söyledim, benim yazdığım şey ile senin karşılaştırdığın "acı" duygusunun bırak benzer olmasını birbirine yakın bile olmadığı içindir.

    İnsanın maddeden bir farkı yok. İnsan hücrelerden oluşsa da hücreler atomda oluşmuştur. Fakat canlının atomlardan oluştuğunu söyleyemezsin bu tanımda. Ruhun varlığını kanıtladığını iddia etsen de söylediğin hiç bir şey bunu kanıtlamıyor.

    Benim tavsiyem yanlış yerlerden yanlış tanımlar yapmak yerine doğrudan ana konuya yönelmen. Yukarıda da yazdığımı bir kez daha açıklamam gerekirse, ben Allah'ın varlığını reddetmiyorum, inanan bir insanım, ateist değilim, agnostik hiç değilim. Ben konuda yer alan bir iddiaya "olması gerektiği gibi" cevap verdim. Fakat olduğu gibi kabul etmek yerine sorgulayarak "arkadaşların tabiri ile" kaynağa ulaşmaya çalışıyorum. Çoğun insanın aksine, doğrudan anlatılanlara inanmak yerine yaratıcı ile bir bağ kurmak istiyorum. Hepimiz tanrının bir parçası değil miyiz? Hepimiz için bir planı yok mu?

    Şunu da açıkça söylemem gerekirse, fizik, kimya, biyoloji, matematik ya da diğer tüm bilim dalları bir araya gelse dahi, buna somut bir delil sunamayacak. Ama en azından merak edilen pek çok soru işareti sona ermiş olacak.
    Ben zaten sana yazmamıştım ortalığa yazmak yerine senin mesajın daha uygun geldi. Bilim canlıları nasıl izah eder, tanımlamasını nasıl yapar. Nasıl yapabilir ki? Bilim canlılara zarar verilmemesini söyleyebilir mi? Ama her ne hikmetse ateistler bunu söylüyor, ağızlarından bilim kelimesi eksik olmamasına rağmen. Sence sen mi daha önemlisin yoksa ben mi? Sana göre kendin daha önemlisin. Ama bilim böyle bir şey söylemez sende bende aynıyız. Sana kendinin daha önemli, öncelikli olduğu fikrini kim veriyor? Araştırdın mı, araştırmadan neden böyle bir şeye inanıyorsun-inanmak istiyorsun? Hadi bilimi referans alarak bunları bir düşün bakalım. Yazdıklarıma cevap yazma ne demek istediğimi anlayarak ona göre cevaplamaya çalış.

    Tanrıyı ise anlayarak, sorulara cevap bularak bulamazsın. Her cevap muhakkak başka bir soruya sebep olacaktır. Kendini anlamaya çalışıyor musun, kendini-varlığını bilimsel olarak ele alıyor musun? Tanrı neden var sorusu yerine ben neden varım diyor musun? Hoş diyenlerin sayısı az değil, ve sormamızda gerekiyor bu soruyu. Çünkü kendimizi anlamadan Tanrıyı anlamamız mümkün değil. Tanrı anlaşılmaz ancak bilinir. Senin yaptığın ise sadece beyninde hafızana devamlı bir şeyler katmak olacaktır. Acı örneğini bundan dolayı verdim. Acı anlaşılmaz yada ispatlanmaz sadece deneyimlersin. Sen Tanrının parçası isen aslında aradığın şeyde yine kendinde olmalıdır, yanılıyor muyum.
  • 02-11-2014, 16:17:08
    #52
    @UstaUser , sizin sorunuza gelebilecek, binlerce cevaplardan biri;


    Çocukken, hepimizin olmasa da çoğumuzun, gece uyumadan önce -iyi ya da kötü- arkadaşları vardı: hayaller ve düşünceler...

    Şimdilerde küsmüşe benziyoruz onlara. En azından kendim için bunu rahatlıkla söyleyebilirim. Öyle ya; büyümek ve hayallerin küçülmesi.

    İşte bu düşünceler arasında biri vardı ki, O hep orada, tüm azametiyle durdu. Tam kavramaya çalışacakken, birden kendimizi fikir arbedelerinin içinde bulduk hep.

    Peki O gerçekten kavranabilir miydi; yoksa bazılarının koyduğu sınırlar gerçek miydi? Bu yazıda, hep büyük merak konusu olan ''Varlık nereden geldi; Evren nasıl oluştu?'' sorununu inceleyeceğiz.



    1.İsmi Yanlış Koyulan Bebek: Big Bang (Büyük Patlama) ve Öncesi

    Evren'in, Büyük Patlama ile oluştuğunu bazı kanıtlar (Kozmik Mikrodalga Fon Işınımı, sürekli genişleyen Evren vs..) aracılığı ile biliyoruz.

    Ancak bu sıfat tamlamasında geçen ''Patlama'' ifadesi, paradigmayı çok farklı yerlere kaydırabiliyor.

    Çünkü; bu ifade, insanların zihninde devasa, gürültülü, parlak ve azametli bir ''patlama'' olarak canlanıyor. Peki, canlanması gereken imaj bu değilse ne?

    Öncelikle şunu bilmeliyiz ki;
    Evren'in kendisi Büyük Patlama ile oluştu. Diğer bir deyişle; uzay,zaman, madde ve enerji bu sırada oluştu.

    Aslında söz konusu kuram; Büyük Patlama anını değil, daha sonrasında neler olduğunu açıklıyor.

    ''Büyük Patlama anı'' kavramı, burada kilit rol oynamakta. Bir ''an'' bile değil aslında; 0,00000000000000000000000000000000000000000001 saniye. İlk aşama, işte bu ''zaman dilimi''ne sığdı.

    Peki ne oldu?

    Teorisyenler, Kuantum Teorisi'nde bu soruya gayet zarif yaklaşarak; ''geçici enerji kabarcıkları'', ''parçacık-karşı parçacık çiftleri'' gibi kavramlar türettiler. Bu parçacıkların ve enreji kabarcıklarının enerjileri, ne kadar düşük olursa; o kadar uzun süre yaşarlar. (Düşük enerjinin yüksek entropiyi getirdiğini hatırlayalım)

    20. yüzyılın ikinci yarısının ortalarında, ABD'li fizikçi Edward Paul TRYON, bu konuda şu hipotezi sunmuştur:

    ''Evren, uzaydaki enerji dalgalanmasından ortaya çıkmıştır.''

    Bunun açıklaması, uzayın aslında sanıldığı gibi ''boş'' olmadığıdır.

    Uzay, görünenin ötesinde, yani atomaltı düzeyde müthiş aktiviteler içerir. Peki nedir bu aktiviteler? Örneğin; elektron parçacığı ve bu parçağın karşıt parçacığı, yani pozitif elektron; diğer bir deyişle ''pozitron'', birlikte aynı anda ortaya çıkıp kaybolabilirler.

    Elektron-pozitron çiftinin ömrü, etkleşirken 10^-21 saniye olup, aralarındaki mesafe 10^-10 santimetredir. Bu arada kaybolmaktan kasıt, yok olmak değildir.

    Enerji formuna dönüşmektir.

    Bir parçacık, karşıt parçacığıyla; anti maddesiyle etkileştiği zaman, enerjiye dönüşür ve ''enerji kabarcıkları''nı oluşturur. Bunlar da, Edward TRYON'un hipotezinde kullanılan ''enerji dalgalanmaları''na sebep olurlar.


    Bir objenin yükü pozitif ise ancak aynı değerde bir negatif yüklü obje ile birlikte ortaya çıkabilir.

    Bu, bize şöyle bir fikir vermelidir:
    böyle iki obje arasında bir ''simetri'' vardır. İşte Evren de, böyle bir simetrinin, ''hiçlik'' sandığımız bir durumun ürünü olabilir.

    Bir ''parçacık'' olarak, zıttıyla beraber ortaya çıkan Evren'imiz, kısa ( 13,7 milyar yıl, bizim için uzun olabilir) ömrünü geçirip, bir gün enerjiye dönüşebilir; tabi ki de karşıt ''parçacığı'' ile beraber.

    Aslında ''hiçlik'' olarak tanımladığımız durum; bir denge durumudur. Modelleyelim: maddeye (+1) değerini verecek olursak, karşı maddeye de, simetriği olan (-1)'i vermiş oluruz.

    Bunların ikisi beraber, 0, yani ''hiçlik'' yapar. Aynı, parçacık-karşı parçacık karşılaşmasında olduğu gibi.

    Ancak durum, hiç de matematikte olduğu gibi değildir. (+1) ve (-1) değerleri olan madde ve anti-madde, bağımsız olarak vardır.

    Ancak etkileştiklerinde enerjiye dönüşürler. Başka bir modellemeyi de şöyle oluşturabiliriz: düz bir zemini kazdığımızı düşünelim.

    Zemin çukurlaştıkça, çukurun yanında da, küreğimizle attığımız toprak birikintisi yükselecektir.

    Toprak birikintisi, olduğu yerden çıkarak, zeminin ''düzlüğünü'' bozmuştur.

    Aynı bu şekilde, madde de; anti maddeyle olan dengeyi bozarak, Evren'e egemen olmuştur.

    Bir çukur vardır. Ancak bu çukur, dolacaktır. Şimdi o toprak birikintisini, yerine doldurarak zemini ''düzlediğimizi'' varsayalım.

    Zemin düzleşince, bir anlamda (+1) ve (-1)'i toplayıp, 0'ı bulmuş oluruz. Ancak bu, ''hiçlik'' elde ettiğimiz anlamına gelmez.

    Çünkü halâ atomaltı aktiviteler devam ediyor. Zemini ''düzlediğimizde'' de devam edecektir.

    Kuantum dalgalanmalarının boşlukta oluşabileceğini belirttik.

    Bu tür dalgalanmalar, bizim Evren'imizde de oluşabilir.

    Hatta, bu biçimde başka evrenler de oluşabilir.

    Bu fikrin bir türevi de, ''bebek evrenler senaryosu''dur.

    Bu senaryoya göre:
    bu yeni evrenlerin tomurcuklanabileceği ortami karadelikler olabilir.

    Elbette bu kuramlar, kafamızdaki ''evren'' paradigmasını, bambaşka bir yere çekiyor. Biraz geniş düşünürsek, çevremizde gördüğümüz ''her şey''den başka, uzay ve zamanı da kapsayan bir Evren anlayışına sahibiz.

    Ama bu yeni anlayış, bir şişe gazozun kapağı açıldığında yüzeye çıkan onlarca baloncuktan sadece biri olan ''evren''i bize anlatıyor.





    Diyagram, yaklaşık 15 milyar yıldan bu yana; genişleme hızında oluşan değişimi gösteriyor.

    Eğrinin daha sığ bölümleri, daha hızlı genişleme oranını işaret eder. Eğride gözle görülür değişimler, 7,5 milyar yıl önce, Evren'deki nesnelerin daha hızlı bir oranda uçuşmasıyla başladı.

    Astronomlar, daha hızlı genişleme oranını, galaksileri birbirinden uzaklaştıran ''karanlık güç''e bağlıyorlar. (Çeviri: Pozitif İnfotropizma)


    2.Büyük Patlama'dan Sonra

    Evren'in, ilk anlarını nasıl geçirdiği de gayet loş ve merak edilesi bir konudur.

    Ancak elimize geçen bazı bulgular, bu loşluğu aydınlatmaya başladı bile.

    Öncelikle, ilk anlarında Evren'imizin, içerdiği aşırı yoğun maddenin kütleçekim kuvvetinin etkisiyle, bir anda çökmesi beklenirdi.

    Buna getirilen çözüm ise:
    Büyük Patlama'dan çok kısa bir süre sonra, Evren'in büyük bir hızla ve kuvvetle, daha büyük boyutlara şişmesiydi.

    Bu kuram ise, 1980 yılında, kozmolog Alan GUTH tarafından geliştirildi.

    Bu kurama göre:
    Evren, Büyük Patlama gerçekleştikten 10^-36 saniye sonra, aniden, bir protein boyutundan bir elma boyutuna büyümüştü.

    Bu büyüme halâ devam ediyor. Hem de daha büyük bir hızla...

    Bunu da, son Nobel Fizik Ödülü'nü paylaşan bilim adamları:
    Saul Perlmutter, Brian P. Schmidt ve Adam G. Riess keşfetmişti.

    Evren, her geçen gün, artan bir hızla; daha geniş, daha soğuk ve daha az yoğun hâle geliyor.



    Alan GUTH, sıradışı çalışma odasında.


    İlkel Evren, saydam değildi.
    Yani ışığı geçirmiyordu.
    Başka bir deyişle, opak idi.

    Atomların oluşmasından önce, ortam çok yoğun olduğundan, ışınımlar yayılamıyordu.

    Büyük Patlama'dan 380.000 Dünya yılı sonra, atom çekirdekleri ve elektronlar birleşerek atomları oluşturdu.

    Böylece Evren saydamlaştı ve ışınımlar, yani fotonlar yayılmaya başladı.

    Bu ışınım da günümüzde halâ varlığını sürdürmekte.

    Adına, Kozmik Mikodalga Fon Işınımı (Cosmic Microwave Background Radiation) diyoruz.

    Bu ışınımın varlığı, aslında daha önce bilim adamları tarafından öngörülmüştü.

    Nihayet 1964 yılında keşfedilmiş oldu. Evren'in her yerinde kendini gösteren bu ışınımın sıcaklığı, günümüzde 3 °K yani, (-270 °C)'dir.

    İlk yayıldığında, bu ışınımın sıcaklığı, 3300 °K idi.

    Demek ki, Evren oluştuğu andan bu yana, 1100 kez soğumuş. Buna bağlı olarak, Evren bir o kadar genişlemiş.


    3.Evren Kimin Eline Doğdu?

    Başlık biraz ironik gelmiş olabilir. Ancak bu sorunsal da önemli derecede zaman almıştır. Hem de en önemlilerimizden; bilim adamlarından.

    Evren'in oluştuğu ortamı, bütün bu keşiflerden ve burada açmadığımız denklemlerden hareketle tahmin etmek zor değil.

    Eğer Evren bugün genişliyorsa (ki, öyle) nasıl bir ''ortam''da genişliyor?
    Evren'in sınırları var mıdır?

    İşte bu bölümde bu sorulardan hareket edeceğiz.

    Dikkat;
    cevaplardan değil, sorulardan hareket ediyoruz.
    Öncelikle, Büyük Patlama'yı getiren ortama ilişkin bir modelleme sunmak istiyoruz:


    Sıvı ortamları biliriz.
    Moleküller, birbirleri üzerinden kayarak hareket eder. V
    e katı ortamlara göre, tepkimeler için, daha doğrusu, moleküllerin etkileşimleri, karşılaşmaları için daha elverişlidir.

    Siz, sıvı bir ortam olan suya, deneyi yaptığınız ortamda, suyun sıcaklığında eriyebilecek 2 madde olan tuz ve şekeri atıp beklediğinizde, en fazla 1 dakika sonra 2 madde de eriyik olarak dipte bulunacaktır.

    Ancak suyun tadında büyük bir değişim olmayacaktır.
    O değişimin olması için, suyu karıştırmanız gerekecektir.

    İşte burada, modelimizin kilit noktasına gelmiş bulunuyoruz.

    İçinde eriyik olarak tuz ve şeker bulunduran, ama karıştırılmamış olan düzenek, Uzay olarak değerlendirilebilir.

    Karıştırılan ortamda tepkimeye giren moleküller ve atomlar ise, oluşan ''evrenler'' olarak değerlendirilebilir.

    Ve -en çok hoşuma giden model buydu- karıştırma işlemi ise, enerji dalgalanması olarak görülmelidir.

    Sonuç olarak, ''evrenler'' ifadesi, sadece kendi Evren'imizi görmememizi sağlamalı.

    Ayrıca, zaten silinmekten defterin yırtılmasına sebep olan ''Evren'in sonsuz ve statik olduğu'' izlenimini bir kez daha silmelidir.

    Bilim, gün geçtikçe doğruları ortaya çıkarmakta oldukça başarılı. Loştan aydınlığa günler bizi bekliyor.

    Bilimle kalın...

    Pozitif İnfotropizma
    takip edilesi bir sayfadır, kaynak ve yazı dizisi için: https://www.facebook.com/CenterOfScience/app_4949752878

    kaynak;
    https://www.facebook.com/notes/ateis...50958887628861
  • 02-11-2014, 17:35:28
    #53
    Kimlik doğrulama veya yönetimden onay bekliyor.
    turkstar adlı üyeden alıntı: mesajı görüntüle
    Mantık değil buna delil denir biz delilimizi sunuyoruz ve milyonlarca delil var.Sen bize tek bir şeyin kendiliğinden olduğunu ispat et bakayım .Öyle felsefeyi bırak şimdi burada çoğu kişi yemez o felsefe ayaklarını...

    Pasta yapmak için bile bir ilim lazım yok diyorsanki lazım değil oda senin kişisel problemin bizi alet etme lütfen...

    Bak sana basit bir yol göstereyim her haltı bilim ile çözmeye çalışma kaldiki burada biz dahil nasa'da çalışan bilim adamlarından tut hiç kimse bu teknoloji denen bilim denen kavramın sonunda değiliz yani belki yolun başında bile değiliz daha... İnsan sadece maddeden oluşmazki insanın duyguları var zevkleri var benim zevkimi hazlarımı kanıtlamam için illa bir madde ile kanıtlamak zorunda değilim sen ben sevgiyi hissediyoruz insanlar birilerini seviyor buz bunu madden görüyormuyuz veya otobüsün ayrı ucunda duran iki eşin birbirlerini sevdiğini madde ile anlamamız mümkünmü hayır değil.Ama bakışlarından ve sözlerinden anlamak mümkün...

    Demem o ki bu maddeci anlayış birileri tarafından özel olarak piyasaya sürülen bir saçmalık... Bundan 100 sene evvel radyo frekansımı vardı .O zamanki insanlara anlatsak telefon gelecek işte hava bu frekansları aktarıyor falan diye bize deli derlerdi ama insanların deli demesi yok demesi kendince kanıt göstermesi (bu kanıtta çok komik aslında çarpım tablosunu yeni öğrenen kişinin Ebob Trigonometri vs yok demesine benziyor aklınca kendini haklı çıkarıyor aslında) İşte mısır firavunlarının büyücüleri'de böyleydiler mısırın büyü sihir gibi şeyleri çok meşhurdu yani fiziğin Einstein gibi düşün ama ne oldu kendilerine mucize gösterdi Hz.Musa ve hemen iman ettiler hemde firavun tarafından çok feci bir şekilde öldürülmeyi göze alarak.Şimdi o büyücüler meseleyi tam anladılar işte çünkü büyü ilminde mastır yapmış adamlar ama karşıdakinin büyü olmadığını anlayınca mesele kalmadı.

    Bu ağaçların çiçeklerin insanların Hz.Musanın asasından eksik kalır bir yanı yok hepsi birer mucize bunların sadece insan oğlu her gün görüp alıştığı için ülfet oluşmuş yani sıradanlaşmış.Sen daha dünyada gelmeden o elinin elmayı nasıl tuttuğunu bilen biri yaptı o dilin elmadan haz aldığını biliyor o elma ağacının güneşe ihtiyacı olduğunu güneşin bir galakside olması gerektiğini biliyor ve daha nice bilmediklerimizi biliyor... İşte kanıt budur yoksa yoktur demekle hiç bir şey yok olmaz anca insan kendini kör eder...

    <php

    Bu aradaki tüm kodları playerları resimleri koyan db ye bağlayan bizim r10'daki coderler <php başlatan aynı zamanda içindekileride yapandır... Aksini ispat edemezsin...

    </php

    Gel inat etme güzelim cennete birlikte girelim .Allahın izniyle tabi... Bu kadar laf anlatmamın inan seninle oraya girmeye çalışmamın olduğunu anlasaydın inan iman ederdin ya şu adamı kırmayalım diye ama tabi bu işin espirisi inşaAllah güzel kardeş Allah kalbini tam açar sorularına şüphelerine tam cevap bulursun temennim odur

    son olarak "insan mantığı bir şeyin oluşması için başka bir şeyin var olması gerektiğini düşünüyor" bu sorunda Allahın yaratılmaya ihtiyacı olmadığını anlayabilirsin . Şimdi tekstil makinasının dili olsa beni yapan ustada benim gibi demirden içinde yağ var oda kumaş yapıyor dese ne kadar yersiz olur demi Ki yaratmak ap ayrı bir şey yapmak ile yaratmak aynı değil biz hazır olan bir şeyden yapıyoruz yaraymayıda tam anlamamız mümkün değil ama açık ve net gözükmekte her şey...
    şuna inanın bu saidi nursicilerin yani şu risalei nur okuyup milleti birşeylere inandırmaya çalışanlar yüzünden insanlar islamdan daha çok uzaklaştırılıyor bu evrenin elbetteki bir yaratanı olması gerekir fakat islam dininin bu yaratanın yani tanrının temsilcisi olduğu ne malum ? belkide çok akıllı bir adam geldi ortaya böyle şeyler sürdü yedi içti gitti olamazmı ? sonucunda islam dinin kitabı 23 yılda inmiş 23 yıl ince eleyip sık dokuyup akıllıca bir din ortaya konabilir ?
  • 02-11-2014, 18:01:10
    #54
    pist10 adlı üyeden alıntı: mesajı görüntüle
    şuna inanın bu saidi nursicilerin yani şu risalei nur okuyup milleti birşeylere inandırmaya çalışanlar yüzünden insanlar islamdan daha çok uzaklaştırılıyor bu evrenin elbetteki bir yaratanı olması gerekir fakat islam dininin bu yaratanın yani tanrının temsilcisi olduğu ne malum ? belkide çok akıllı bir adam geldi ortaya böyle şeyler sürdü yedi içti gitti olamazmı ? sonucunda islam dinin kitabı 23 yılda inmiş 23 yıl ince eleyip sık dokuyup akıllıca bir din ortaya konabilir ?
    He kardeş yedi içki ferah bir hayat sürdü. Mesele kime inandığımız değil mesele kimi sevdiğimiz. Örneğin ben hiristiyanlığı yok saymıyorum, onlarda o dine bağlılar. Seçimler dünyada yapılmıyor kardeş. Öyle olmasaydı sende haklıydın, değil mi neden milyarlarca insan aynı dine mensup. Allah bizleri yarattı ve dünyada beni unutacaksınız dedi. Bundan ne kadar emin olabilirsin? Emin ol çok emin olabilirsin ama hatırlaman gerekiyor. Hatırlamayacağını zannederek de sonsuza kadar inkar edebilirsin. Bu senin seçimin. Daha önceki hayatını da hatırlayabilirsin. Ama bunlar masal ve uydurma sana göre çünkü insan bilmediğini yok sayar. Bunlar önemli değil asıl önemli olan senin yada bir başkasının bazı dayanaklara yaslanarak kendilerini kısıtlaması. Ben sana ispat edemem ama sende aksini ispatlayamazsın. Bu yüzden herkesin bireysel olarak arayışı ön yargılı olmadan devam etmeli.

    Örneğin tanrıyı istersen bulabilirsin ama bunun için ön yargılı olmadan hiçbir şeyi yok saymadan yıllarca araman gerekebilir. Sana göre daha önce arayıp bulan da çıkmamıştır ve bu yüzden aslında aranacak bir şeyde yoktur. Ne dersek boşa, köydeki bir insan nasıl teknoloji üretemezse aklı fikri sadece bilimsellik olanlarda hiçbir zaman Tanrıya ulaşamaz. Ulaşmak için çabalamak lazımdır. Belkide bunun için hayatını boş yere de geçirebilirsin, ama zaten bilimsel olarak hayatımız boş geçmiyor mu? Bir ateistin şu soruya cevap vermesini gerçekten isterim, gerçekten bir Tanrı varsa ve şuurlu bir şekilde bunu idrak edebilirlerse ne düşünürlerdi. Tanrı var mı yok mu düşüncesinden önce Tanrı varsa ben nasıl düşünürüm, nasıl hissederim. Belkide işimize gelmiyordur onu bulmak ne dersin.