
Rüzgar, uğuldayan eski çam ağaçlarının yapraklarına vuruyordu, ormanın içinde hafif bir inleme gibi... Sanki ağaçlar da korkmuştu. Yıldızlar gökyüzünde parlıyor, ışıkları ormanda solgun hayaletler gibi dans ediyordu. Bu devasa ormana sessizlik ve hiçlik hakimdi!
Bildiğimiz medeniyetle bağı olmayan, ancak kendi kuralları ve sırları olan küçük bir kasabanın sınırında yer alıyordu. Kasaba halkı, için bu orman uğursuz kabul ediliyordu, tıpkı kendileri gibi! Orada doğan her çocuk, o lanetli hikayeleri dinleyerek büyüyor, ormanın 10 metre yakınına dahi yaklaşmaya korkuyordu. Çünkü sürekli olarak, o küçücük gözleri ve pürüzsüz soluk gri derili, her daim öfkeli gözüken aileleri tarafından; "Ormana bir adım dahi atarsanız, bir daha geri dönemezsiniz, hiçliğe karışır, yok olursunuz!" şeklinde uyarılıyorlardı.
Ancak ben farklıydım. Ha, sakına klişe bir söz olarak algılamayın bu dediğimi, ben gerçekten farklıyım. Benim gözlerim diğer insanların gözlerine benziyor, en azından o eski püskü fotoğraflarda gördüğüm şık giyimli insanların gözleri gibi. Benim derim gri değil, kasaba halkı gibi sürekli öfkeli de gözükmüyorum. Neden farklıyım bilmiyorum ama cevabının o ormanda yattığına inanıyorum, hissediyorum!
Ben bana anlatılan o saçmalık hikayelere hiç inanmadım! İşte bu yüzden, bugün o ormana gideceğim. Belki başka bir gün gitsem daha iyi olurdu, çünkü bugün dolunay var. Amaan ne saçmalıyorum, o ormana gireceğim ve o aptal kasabalıların neyi gizlediğini, neden bu kadar korktuklarını, neden farklı olduğumu öğreneceğim.
Yavaş adımlarla, ormanda yürümeye başladım, adeta adımlarımın sesi yankılanıyordu. Bu derin sessizlik, beni içten içe rahatsız etse de, devam etmekte kararlıyım. Çünkü ben korkmuyorum! Hem ne var ki, sadece rüzgarın ve ağaçların hışırtısı.
Nereye gittiğimi bilmeden, sadece yürümeye devam ediyorum. Ne kadar süre yürüdüm bilmiyorum, ancak, bir dakika! O garip ışıkta neyin nesi?! Ağaçların arasından tuhaf bir ışık süzülüyor. Solgun ve mavi bir ışık, ormanın derinliklerinden parlıyor. Işığa doğru yürümeye devam ettikçe, kaynağının ne olduğu ise şekillenmeye başladı. Bir ağacın dibinde, belden aşağısı yeşil yosunlarla kaplı, üzerinde eski ve garip grotesk işlemelere sahip bir cübbe giymiş bir adam bulunuyordu. Adamın yanına yaklaştıkça ışık yok olmaya başladı. Tüylerim istemsiz bir şekilde dikeldiler!
Adam bana doğru döndü. Fakat dur bir dakika, bu adamın yüzü yok, sadece pürüzsüz bir ciltle kaplı. Pürüzsüz ve gri bir cilt!
Hayatımda ilk defa korkmaya başladım. Geri çekilmek istedim, ancak adım atamıyorum. Vücudumu kontrol edemiyorum. O pürüzsüz cilt beni kendine çekiyor, hipnotize olmuş gibiyim. Birden, bu yüzsüz varlık kollarını uzattı ve bana doğru gelmeye başladı.
yavaşça yaklaşıyordu.
Damarlarımda adeta saf korku ve adrenalin akıyor. Geri kaçmak istiyorum ama adım atamıyorum. Her adım atmak istediğimde, bana daha hızlı bir şekilde geliyor. İşte şuan bağırmak istedim, ancak bağıramadığımı fark ettim. Evet! Sonunda karşımdaydı, ellerini yüzüme uzattı ve pürüzsüz cildi tenime değdi...
Ormana yine sessizlik ve karanlık hakim olmuştu... Ertesi gün olduğunda, kasaba halkı yine münzevi hayatlarını sürdürmeye başlamış, Aldorf ve Nara, berbat bir kabusla uyanmışlardı. Yıllardır çocuk sahibi olmak istiyor, fakat her denemeleri başarısızlıkla sonuçlanıyor ve her defasında bu berbat kabusu görüyorlardı. Gördükleri bu kabus ile yüzsüz tanrının onları lanetlediğine ve çocukları olsa dahi, onu onlardan alacağına inanıyorlardı! Kim bilir, belki de almıştı!
Yazar: Mistik Bilgi - Nam-ı Değer AlazHan
Selamlar Arkadaşlar, kısa korku hikayesi denemelerimden birisini paylaşmak istedim. Değerlendirmeniz, olumlu-olumsuz görüşleriniz beni çok mutlu ederim. Teşekkür ediyorum.