"Celâlim hakkı için biz her millete 'Allah'a kullukda bulunun ve putlara ibadetden kaçının' diye bir peygamber gönderdik..." (Nahl, 16/36)
"... İçinde peygamber olmayan hiç bir millet yoktur."(Fâtır, 35/24)
"Andolsun, senden önce de peygamberler gönderdik. Onların bir kısmını sana hikâye edip anlattık, bir kısmını anlatmadık..." (Gâfir, 40/78)
"Her milletin bir Resûlü vardır ve Resûlleri geldiği vakit aralarında adaletle hüküm verilir ve hiçbirine zulmedilmez." (Yunus, 10/47)
"Biz peygamber göndermedikten sonra azab edicilerden değiliz."(İsrâ, 17/15).
adını bilmediğimiz kitaplara geçmeyen bir sürü peygamber gönderilmiştir.zaten bunu destekleyen hadisi şerifte mevcut
İnsanlık tarihi boyunca 124.000 peygamber gönderildiği hadisde rivayet edilmiştir. (bk Müsned 5/265-266; İbn Hibbân, 2/77) Bu bakımdan her ümmete ve topluma peygamber gönderilmiştir.
Din ile ilgili bir soru
42
●2.238
- 02-01-2023, 16:35:17Ben bu soruyu bir adım daha ileri götüreyim.
Şu anda fosillerden ve dna araştırmalarından 40 bin sene önce dünyada bizimle yani homo sapiens ile birlikte denisova ve neandertal insanlarının da yaşadıklarını biliyoruz. Hatta neandertallerin gen dizilimlerinin çoğu ortaya çıkarıldı ce ayrı bir insan türü olduklarından eminiz.
Ve anlaşıldı ki avrupa ve ortadoğudaki insanlarda neandertal genleri var türler arası karışma olmuş.
Dünyada 3 farklı insan türü yaşarken onlara da peygamber geldi mi?
İlk insan hangi insan türüne aitti? - 02-01-2023, 18:55:10Araplar sapkınlık içine düşmüştü ve sonra zeki bir lider gelip bunları kontrol altına almak için ben peygamberim dedi muhtemelen.Uretopia adlı üyeden alıntı: mesajı görüntüle
- 02-01-2023, 22:34:33"... İçinde peygamber olmayan hiç bir millet yoktur."(Fâtır, 35/24)
diyerek, âlemşümûl bir hüküm vermektedir. Ne var ki biz, cihânın her tarafında zuhûr etmiş olan ve bir beyâna göre sayıları 124.000'e bâliğ bulunan Nebîlerden ancak yirmi sekiz tanesini bilmekteyiz. Kaldı ki, bunların içinde de, pek çoğunun ne zaman ve nerede yaşadıklarına dair her hangi bir ma'lûmata sahip bulunmamaktayız. Esâsen, gelmiş-geçmiş bütün peygamberleri bilme mükellefiyeti diye bir şey de yoktur. Kur'ân:
"Andolsun, senden önce de peygamberler gönderdik. Onların bir kısmını sana hikâye edip anlattık, bir kısmını anlatmadık..." (Gâfir, 40/78)
diyerek, anlatılmayanların üzerinde durulmamasını da ihtar etmektedir. Şu kadar var ki, bugün dinler tarihi, felsefe ve antropoloji tetkik edildiğinde, birbirinden çok uzak topluluklarda dahi, bir hayli müşterek noktalar bulunduğu göze çarpmaktadır.
Ezcümle, hepsinde "çok"dan "tek"e doğru gidiş; tahammül-fersâ musibetler karşısında her şeyi bir tarafa bırakarak, bir yüce dergâha el açış ve elleri yukarılara doğru kaldırış; fizik ötesi hâdiselerle münâsebete geçişte, müşterek tavır ve davranış; hep menbâ ve muâllim birliğine işaret etmektedir. Kanarya Adalarındaki yerlilerden, Mayalara kadar; Kızılderililerden Yamyamlara kadar, âyin ve dinî ilâhilerinde hep aynı renk ve dekor görülür, hep aynı nağme ve cümbüş hissedilir...
Prof.Dr. Mahmud Mustafa'nın, çok vahşi iki kabîle hakkındaki mütalâaları bu hususu te'yid etmektedir.
Doktor'un ifâdesine göre Mavmavlar Mucay isminde bir ilâha inanırlar. Bu ilâh, Zât'ında ve icraatında birdir. Birini doğurmuş ve biri tarafından doğurulmuş da değildir. Eşi, menendi de yoktur. O, görünmez, bilinmez; ancak eserleriyle tanınır. Neyamneyam Kabilesi için de, Mavmavların kanaatına benzer şeyler nakletmektedir: Onlar da her şeye sözü geçen, ormandaki her şeyi kendi iradesi ile hareket ettiren ve şerli kimselere yıldırım şerareleri gönderen bir ilâh vardır ki, işte O Ma'bud-u Mutlak'dır, diye düşünmektedirler.
Görülüyor ki, bunlardaki ilâh telâkkisi ile Kur'ân'daki Zât-ı Ulûhiyet düşüncesi arasında, hemen hemen fark yok gibidir. Hattâ, Mavmavlar, "Aynı İhlâs Sûresi'nin muhtevasını söylüyorlar" desek yerinde olur. Medeniyetden bu kadar uzak ve bildiğimiz peygamberlerin te'sir sahasının dışındaki bu ibtidaî kavimler, henüz hayatın en basit kanunlarını dahi bilmemelerine rağmen, bu en derin ve en duru Allah telâkkisini nereden bilecekler! Demek:
"Her milletin bir Resûlü vardır ve Resûlleri geldiği vakit aralarında adaletle hüküm verilir ve hiçbirine zulmedilmez." (Yunus, 10/47)
beyânı, ilâhî ve âlem-şümûl bir hakikattir ve hiçbir kıt'a bu hakikatin şümûl sahası haricinde değildir.
Dr. Mahmud Mustafa'nın naklettiği şeylere benzer aynı hususları 1968 yılında kendisiyle tanışma fırsatını bulduğum Kerkük'lü Matematik Profesörü Dr. Adil Bey de hikâye etmişlerdi. Doktorasını Amerika'da yaptığı yıllarda, sık sık yerli halkla da görüşen Doktor, kendini hayrete sevk edecek durumları şöyle naklediyordu:
"Yerliler, kendi aralarında tevhid akidesine uygun âyinler yapıyor ve Allah'ın, yemez, içmez, üzerinden zaman geçmez olduğuna inandıklarını ilân ediyor; hatta kâinatda cereyan eden her şeyin onun iradesine râm olduğunu tekrarlayıp duruyorlardı. Ve daha, bir sürü selbî ve vücûdî sıfatlardan bahsediyorlar ki; düşüncelerindeki bu yüceliği, yaşayışlarındaki vahşet ve bedevilikle te'lif etmek katiyyen mümkün değildi..."
Demek ki, doğu-batı, dünyanın en ücrâ yerlerinde, bu akîde ve telâkki birliği ancak kâinatın sahibi tarafından oralara gönderilmiş elçilerle izâh edilebilir. Zira en büyük filozofların dahi kavrayamadığı bu türlü muvazeneli tevhîd akîdesini, vahşet içinde yüzen Mavmavlara, Neyamneyamlara veya Mayalara vermek asla mümkün değildir. - 03-01-2023, 00:10:05İslam'dı, yani din aynı dindi sadece zaman, insan ve coğrafya farklıydı. En başta belli olan en sona kadar kısım kısım tamamlandı din. Hristiyanlar kendilerinden son peygamber çıkmadığı için Müslümanlığı kabul etmediler. Olay bundan ibaret.Paramedik adlı üyeden alıntı: mesajı görüntüle
Benim bildiğim diğer coğrafyalara farklı isimler adı altında peygamberler gönderilmiş, keşiş gibi... - 13-01-2023, 13:24:36(Diyanet cevabı)
Kuran-ı Kerimden anlaşıldığına göre insanlık tarihinde kendilerine peygamber gönderilmemiş hiçbir topluluk ve ümmet bulunmamaktadır. Peygamberlerin ilki Hz. Âdem (a.s), sonuncusu Hz. Muhammeddir (s.a.s.). Tarihte bazen peş peşe, bazen aynı zaman dilimi içinde, bazen de kısa veya uzun aralıklarla peygamberler gönderilmiştir (el-Bakara, 2/87; el-Mâide, 5/19, 46; el-Müminûn, 23/44; Yâsîn, 36/6). Şüphesiz biz, seni müjdeleyici ve uyarıcı olarak hak ile gönderdik. Hiçbir ümmet yoktur ki, aralarında bir uyarıcı gelip geçmiş olmasın. (Fatır, 35/24), Her ümmetin bir peygamberi vardır. (Yunus, 10/47) gibi ayetler, tarihi süreç içerisinde Yüce Allahın insan topluluklarını peygambersiz bırakmadığını gösterir. Ayrıca, Andolsun, senden önce de peygamberler gönderdik. Onlardan sana kıssalarını anlattığımız kimseler de var, durumlarını sana bildirmediğimiz kimseler de var (Mümin, 40/78) ayetinden hareketle insan topluluklarının bulunduğu her bölgeye Allahın peygamber gönderdiği, ancak bunların hepsinin ismini Kuranda zikretmediği hükmüne ulaşılabilir. Nitekim Kuran-ı Kerimde peygamberlerden sadece 25 tanesinin ismi zikredilmiş, hadislerde ise gönderilen peygamberlerin sayısının 124.000 olduğu haber verilmiştir (Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, V, 266).
Öte yandan Peygamberlerin vefatından sonra onların tebliği unutulmuş, böylece fetret dönemi adı verilen dönemler ortaya çıkmıştır. Şu ayet de fetret dönemi insanlarının azaba maruz kalmayacağını bildirmektedir: Biz bir peygamber göndermedikçe (kimseye) azap edici değiliz. (İsra, 17/15). Şu kadar var ki, Hz. Muhammedin (s.a.s) nübüvveti ile onun tebliğ ettiği Kurân-ı Kerim ve İslam dininin son ve evrensel olması dikkate alındığında Hz. Peygamberin (s.a.s) döneminde ve sonrasında sorumluluğu tamamen ortadan kaldıracak bir fetretin söz konusu olmadığı ifade edilmelidir. Zira insanlık, İslam vahyinden asla uzak kalmış değildir. Bununla birlikte günümüzde dahi olsa İslamı işitmeyecek derecede diğer insanlardan uzak bir yerde yaşayan bir kimse, aklını kullanarak Allahın varlığını bulmalıdır. Zira akıl belli bir olgunluğa ulaştığında, kendi nefsine ve dış dünyaya bakarak sebebiyet kanunu gereğince hiçbir şeyin sebepsiz var edilmediğini anlar ve bir iğnenin dahi ustasız var olamayacağından hareketle karşısında duran muhteşem kâinatın bir yaratıcısının olduğunu bilir. Bu görüşü benimseyen âlimlere göre, sorumluluk sadece Allaha inanmayla sınırlıdır. Diğer taraftan bu kişilere İslamın tebliği ulaştıktan sonra bunlar ayrıca İslama girmek ve İslamın emirlerini yerine getirmekle yükümlü olurlar.