(Diyanet cevabı)

Kur’an-ı Kerim’den anlaşıldığına göre insanlık tarihinde kendilerine peygamber gönderilmemiş hiçbir topluluk ve ümmet bulunmamaktadır. Peygamberlerin ilki Hz. Âdem (a.s), sonuncusu Hz. Muhammed’dir (s.a.s.). Tarihte bazen peş peşe, bazen aynı zaman dilimi içinde, bazen de kısa veya uzun aralıklarla peygamberler gönderilmiştir (el-Bakara, 2/87; el-Mâide, 5/19, 46; el-Mü’minûn, 23/44; Yâsîn, 36/6). “Şüphesiz biz, seni müjdeleyici ve uyarıcı olarak hak ile gönderdik. Hiçbir ümmet yoktur ki, aralarında bir uyarıcı gelip geçmiş olmasın.” (Fatır, 35/24), “Her ümmetin bir peygamberi vardır.” (Yunus, 10/47) gibi ayetler, tarihi süreç içerisinde Yüce Allah’ın insan topluluklarını peygambersiz bırakmadığını gösterir. Ayrıca, “Andolsun, senden önce de peygamberler gönderdik. Onlardan sana kıssalarını anlattığımız kimseler de var, durumlarını sana bildirmediğimiz kimseler de var…” (Mü’min, 40/78) ayetinden hareketle insan topluluklarının bulunduğu her bölgeye Allah’ın peygamber gönderdiği, ancak bunların hepsinin ismini Kur’an’da zikretmediği hükmüne ulaşılabilir. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de peygamberlerden sadece 25 tanesinin ismi zikredilmiş, hadislerde ise gönderilen peygamberlerin sayısının 124.000 olduğu haber verilmiştir (Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, V, 266).
Öte yandan Peygamberlerin vefatından sonra onların tebliği unutulmuş, böylece “fetret dönemi” adı verilen dönemler ortaya çıkmıştır. Şu ayet de fetret dönemi insanlarının azaba maruz kalmayacağını bildirmektedir: “Biz bir peygamber göndermedikçe (kimseye) azap edici değiliz.” (İsra, 17/15). Şu kadar var ki, Hz. Muhammed’in (s.a.s) nübüvveti ile onun tebliğ ettiği Kur’ân-ı Kerim ve İslam dininin son ve evrensel olması dikkate alındığında Hz. Peygamber’in (s.a.s) döneminde ve sonrasında sorumluluğu tamamen ortadan kaldıracak bir fetretin söz konusu olmadığı ifade edilmelidir. Zira insanlık, İslam vahyinden asla uzak kalmış değildir. Bununla birlikte günümüzde dahi olsa İslam’ı işitmeyecek derecede diğer insanlardan uzak bir yerde yaşayan bir kimse, aklını kullanarak Allah’ın varlığını bulmalıdır. Zira akıl belli bir olgunluğa ulaştığında, kendi nefsine ve dış dünyaya bakarak sebebiyet kanunu gereğince hiçbir şeyin sebepsiz var edilmediğini anlar ve bir iğnenin dahi ustasız var olamayacağından hareketle karşısında duran muhteşem kâinatın bir yaratıcısının olduğunu bilir. Bu görüşü benimseyen âlimlere göre, sorumluluk sadece Allah’a inanmayla sınırlıdır. Diğer taraftan bu kişilere İslam’ın tebliği ulaştıktan sonra bunlar ayrıca İslam’a girmek ve İslam’ın emirlerini yerine getirmekle yükümlü olurlar.