• 19-08-2009, 13:11:44
    #1
    Bugün bloğumdada başladığım birşeyi r10'dada yapmak istedim.
    Bundan sonra karar aldım hergün bir Mehmet Akif ERSOY şiiri yayınlayacağım. Mehmet akif ERSOY her şiirinde ayrı bir duygu ayrı gerçeklik barındırıyor. Keşke herkez onun kadar gerçekçi olabilse.


    İstiklal Marşı
    Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak
    Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.
    O benim milletimin yıldızıdır parlayacak!
    O benimdir, o benim milletimindir ancak!
    Çatma, kurban olayım, çehreni ey nazlı hilal!
    Kahraman ırkıma bir gül… ne bu şiddet, bu celâl?
    Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helal.
    Hakkıdır, Hakk’a tapan milletimin istiklal.
    Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım;
    Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım!
    Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğner, aşarım.
    Yırtarım dağları, enginlere sığmam, taşarım.
    Garbın âfâkını sarmışsa çelik zırhlı duvar.
    Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var.
    Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir imânı boğar,
    ‘Medeniyyet!’ dediğin tek dişi kalmış canavar?
    Arkadaş, yurduma alçakları uğratma sakın;
    Siper et gövdeni, dursun bu hayâsızca akın.
    Doğacaktır sana va’dettiği günler Hakk’ın,
    Kim bilir, belki yarın, belki yarından da yakın.
    Bastığın yerleri ‘toprak’ diyerek geçme, tanı!
    Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı.
    Sen şehid oğlusun, incitme, yazıktır, atanı.
    Verme, dünyâları alsan da bu cennet vatanı.
    Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda?
    Şühedâ fışkıracak toprağı sıksan, şühedâ!
    Cânı, cânânı, bütün varımı alsın da Hudâ,
    Etmesin tek vatanımdan beni dünyâda cüdâ.
    Rûhumun senden İlahî, şudur ancak emeli:
    Değmesin ma’ bedimin göğsüne nâ-mahrem eli!
    Bu ezanlar-ki şehâdetleri dinin temeli-
    Ebedî yurdumun üstünde benim inlemeli.
    O zaman vecd ile bin secde eder -varsa- taşım.
    Her cerîhamdan, İlâhî, boşanıp kanlı yaşım;
    Fışkırır rûh-ı mücerred gibi yerden na’şım;
    O zaman yükselerek arşa değer belki başım!
    Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilâl!
    Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helâl.
    Ebediyyen sana yok, ırkıma yok izmihlâl;
    Hakkıdır, hür yaşamış, bayrağımın hürriyet,
    Hakkıdır, Hakk’a tapan milletimin istiklâl!

    Ben herhangi bir nedenle yazamazsam veya yazsam bile sizde şiirleri paylaşmaktan geri kalmayınız.
  • 19-08-2009, 13:37:29
    #2
    MrManson adlı üyeden alıntı: mesajı görüntüle
    Güzel başlık, ben de Nazım Hikmet'i açayım. Şairlerimizi tanımaya ihtiyacımız var.
    Olabilir tabiiki. Şairlerimizi tanımaya ihtiyacımız var. Benim her görüşe ve her düşünce tarzına saygım vardır. Seninde öyle olduğuna eminim .
  • 20-08-2009, 00:03:26
    #3
    Varmak istersen -diyor Sa'di eğer maksada,
    Tuttuğun yollar hiç bitmeyecek gibi olsada;
    Yola devam et, durmayıp git, yolda kalmaktan sakın!
    Azim sahibi insan için neymiş uzak, neymiş yakın?
    Hangi güçlüktür ki gayrete gelince kolaylaşmasın?
    Hangi korkunç şey varki insandan korkmasın?
  • 20-08-2009, 16:24:59
    #4
    Oğlum, Bu Temenni Neye Benzer, Bana Bak:
    Oğlum, bu temenni neye benzer, bana bak:
    Eşeklerin canı yükten yanar, aman derler,
    Nedir bu çektiğimiz derd, çifte çifte semer!
    Biriyle uğraşırken gelip çatar öbürü;
    Gelir ki taş gibi hain, hem eskisinden iri.
    Semerci usta geberseydi... değmeyin keyfe!
    Evet, gebermelidir inkisar edin herife.
    Zavallı usta göçer bir gün akibet, ancak,
    Makamı öyle uzun boylu nerede boş kalacak?
    Çırak mı, kalfa mı, kim varsa yaslanır köşeye;
    Takım biçer durur artık gelen giden eşeğe.
    Adam meğer acemiymiş, semerse hayli hüner;
    Sırayla baytarı boylar zavallı merkepler.
    Bütün o beller, omuzlar çürür çürür oyulur;
    Sonunda her birinin sırtı yemyeşil et olur.
    'Giden semerciyi, derler, bulur muyuz şimdi?
    Ya böyle kalfa değil, basbayağı muallimdi.
    Nasıl da kadrini vaktıyla bilemedik, tuhaf iş:
    Semer değilmiş o rahmetlininki devletmiş!'
    Nasihatım sana:'herzeyle iştigali bırak!
    Adamlığın yolu neredeyse, bul da girmeye bak!
    Adam mısın: ebediyyen cihanda hürsün gez;
    Yular takıp seni bir kimsecik sürükleyemez.
    Adam değil misin, oğlum, gönüllüsün semere
    Küfür savurma boyun kestiğin semercilere.
  • 20-08-2009, 16:30:26
    #5
    Bugün birde ekstradan bir röportaj eklemek istiyorum..

    Mehmet Akif'le Son Röportaj
    Türk edebiyatına son devrin çok güzel şiirlerini hediye eden büyük şair Mehmet Akif vatandan on bir senelik bir ayrılıktan sonra tekrar aramıza kavuştu. Fakat İstiklâl Marşı’nın millî his, millî heyecan ve millî şiir mey- dana getiren bu büyük şairi Akif yurda hasta döndü. Şimdi hastanede tedavi altındadır. Yedigün muharriri Akif’le konuştu. Onun yurttan ayrı yaşadığı günlerdeki hatıralarını, intihalarını topladı. Günün birinde sessiz sedasız yola revan olarak, vatan ufuklarını aşan şair Mehmet Akif, tam on bir yıl süren bu uzun seferin sonunda, işte bembeyaz bir hastane odasının, bembeyaz bir yatağında solgun, mecalsiz ve bitap yatıyor. Başucundaki sandalyeye oturdum. Ak kılların çerçevelediği bu sapsarı yüze, bu gevşemiş, sarkmış çizgilere, bu yorgun ve dalgın gözlere bakıyorum, zaman denen şeyin kudretini, hayat denen efsanenin sırrını bilmek istiyorum, sonra, yavaşça soruyorum.

    - Özledin mi bizi üstat?…
    Dudaklarını hiç kıpırdatmasaydı, hiç ses çıkarmasaydı bile, bu zehir gibi gülümsemesiyle her şeyi söylemiş olurdu.
    - Özlemek mi oğlum.. Özlemek mi?…
    Bu acının büyüklüğünü bir daha kendi içinde görmek ister gibi gözlerini yumdu, sonra, kesik kesik konuştu:
    -Mısır’dan üç gecede geldim.Bu üç gece,otuz asır kadar uzun sürdü…Orada on bir yıl kaldım..Fakat bir an oldu ki, on bir gün daha kalsaydım, çıldırırım..
    - Hasret…
    Kupkuru dudaklarından kendi gibi solgun bir ses sızıyor:
    -… Çok acı…
    - Ya kavuşmanın sevinci?
    - Onu sorma oğlum.. Onu ben kendi kendime bile soramıyorum… Ancak yazık ki vapurdan çıkar çıkmaz, yatağa düştüm, hiçbir şey göremedim.
    - Ve kendi kendine söylüyor:
    -Cennet gibi yurdumdayım ya… Çok şükür.Hastalığı akla geliyor;
    - Karaciğerim, dalağım şişmiş, geldik, yattık burada. Müşahede altına aldılar, bakalım ne olacak?.
    Eski hatıralarını deşiyorum. Millî Mücadele’nin ilk günlerinde Ankara istasyonunda karşılaşışımızı hatırlıyorum.

    Evet.. diyor, İstanbul’dan, mücahede aleyhine fetva çıktığı gün ayrılmıştım. Üsküdar’dan araba ile şimdi ismini hatırlamadığım bir köye gittik, oradan “Cuma”yı tuttuk. O zaman Adapazarı’nda karışıklık lar vardı, kenarından geçtik, kâh öküz arabalarıyla, kâh beygirlerle Lefke’ye geldik ve trenle Ankara’ya ulaştık… Ankara… Yarabbi ne heyecanlı, helecanlı günler geçirmiştik… Hele Bursa’nın düştüğü gün… Ya Sakarya günleri… Fakat bir gün bile ümidimizi kaybetmedik, asla ye’se düşmedik. Zaten başka türlü çalışılabilir miydi? Ne topumuz vardı, ne tüfeğimiz… Fakat imanımız büyüktü.”
    Yorgun, susuyor..
    - İstiklâl Marşı’nı nasıl yazdınız?
    Yavaşça yatağında doğruluyor, yastıklara yaslanıyor, sesi birden canlanıyor:
    - Doğacaktır, sana vaat ettiği günler hakkın!..
    Bu, ümitle, imanla yazılır. O zamanı düşünün… İmanım olmasaydı yazabilir miydim. Zaten ben, başka türlü düşünüp, başka türlü yazanlardan değilim. Bu, elimden gelmez. İçimde ne varsa, bütün duygularım yazılarımdadır… Şu var ki,”İstiklâl Marşı”nın şiir olmak üzere bir kıymeti yoktur. Ancak tarihî bir değeri vardır.”
    Ve, gözleri,yemyeşil Şişli sırtlarında, dilinde bir dua gibi aynı nağme titriyor:
    Kim bilir belki yarın, belki yarından da yakın.
    -Ya büyük zafer üstadım.. O anda ne duydunuz?
    Kalbi durmuş gibi sarsılıyor, sonra bir anda yeni- den canlanmış gibi,nereden geldiği bilinmez bir ışık- la gözlerinin içi gülerek:
    - Ah… diyor:
    Ve bir lâhza bırakıyor kendini bu eşsiz sevincin koynuna… Dalıyor.. Ve, sesinin ta içten dudaklarına dökülüşünü seziyorum:
    - Allah’ım ne muazzam zaferdi o!.. Ortalık hercü-merç oldu…Beş altı saat içinde bir başka dünya doğdu. Tekrar gözlerini: yumuyor : -Ve biz, mest olduk!..
    -O zaman bir şey yazmadınız mı?
    -Artık benim ne düşünecek, ne duyacak, ne yazacak, hatta ne yaşayacak takatim kalmıştı.. Bizim dilimiz tutulmuştu.Ordu,bizzat yazıyordu. Üstadı ziyarete gelenler, görüşmemize ikide bir de fasıla veriyorlar. Hastabakıcı hemşirenin getirdiği yemek tepsisi odayı bir parça boşaltıyor, şimdi, o, ağır ağır çorbasını içerken bir yandan da benimle konuşmak nezaketini gösteriyor:
    -Mısır’da nasıl vakit geçirdiniz?
    - Kahire’nin yirmi beş kilometre cenubunda Helvan vardır. Sakin asude bir köşedir. Orada oturdum.
    Zaten, tab’an münzevi bir adamım. Gürültüyü sevmem. İstanbul’da iken de böyle idim. Mısır’da da Darülfünun işi çıkıncaya kadar Helvan’da yaşadım. Son zamanlarda Kahire’ye indim.
    - Sevdiniz mi Mısır’ı?
    -Var, güzel tarafları var… Bilhassa kışın… hoş yazın da, sıcak iklimlerde bulunduğum için muzdarip olmazdım. Orada sıcak da sürekli değildir, evler de ona göre yapılmıştır. En sıcak günlerde odaların harareti yirmi sekiz, otuzdan fazlaya çıkmaz… Fakat bir yaz günü İstanbul…
    Bu doğup büyüdüğüm, bütün dostlarımın yaşadıkları İstanbul, hele Boğaz gözlerimin önüne gelince…
    - Mısır’ da neler yazdınız?
    Geçmişten adam hisse kaparmış… Ne masal şey! /Beş bin senelik kıssa yarım hisse mi verdi? /Tarih’i “tekerrür” diye tarif ediyorlar; /Hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi?

    Ve üstadın Helvan’da yazdığı “Firavunla Yüz Yüze”sinden şu son parçayı alıyorum:
    Bileydin, ey koca Mısır’ın ilâhî üryanı! /Mezara, heykele ait bütün bu velveleler/ Bekan için mi hakikat? Meramın oysa, heder:/ Evet, bütün beşerin hakkıdır beka emeli/ Fakat bu hakkı ne taştan, ne leşten istemeli!
    - Kolay mı yazarsınız?
    Dudaklarına götürdüğü bardağı yana çekerek:
    -Hayır!., diyor.
    Ve suyunu içtikten sonra, devam ediyor:
    -Çok uğraşırım.. Epeyi çalışırım.. Mevzuu uzun boylu kafamda işlerim… nihayet kâğıt ü/erine naklederken de hayli yorulurum.
    - Zevklerinizi sorabilir miyim üstadım?
    Hafifçe gülümsüyor. Ve “zevk” diye dünyada bir şey var mı der gibi yüzüme bakıyor:
    - Zevk mi?. Benim zevklerim mi?. Eğer sevdiği eserleri okumak, hoşlandığı mevzuları yazmak için uğraşmak, nihayet düşünmek, yapayalnız, bir köşeye çekilerek, sessiz sedasız düşünmek bir zevkse.. Eh benim de zevklerim var demektir.
    Çorbasından başka bir şeye el sürmeyen şaire, hastabakıcı hemşire, yalvaran bir sesle öteki yemekleri gösteriyor:
    -Siz yorulmayın, ben vereyim..
    - Yiyemeyeceğim..
    -Bir parça sütlâç..
    -Mümkün değil.. Rica ederim ısrar etmeyin… Ve bana dönüyor: Eskiden beri yemekle başım hoş değildir… Sigara da içmem… Şimdi doktorlar zorla ye, deyip duruyorlar… Zorla ne olur ki, yemek yenebilsin?
    Tekrar yatağına geçince, ben de vedaya hazırlanıyorum. Ve ayak üstünde soruyorum:
    - Neler yazacaksınız?
    - Biraz kendime gelirsem, yazacak şeylerim hazır.. Eliyle birkaç defa başına vuruyor:
    - Var kafamda hazırlanmış mevzularım..
    - Ya en son yazınız?
    - Mısır’da geçen sene bir resmimi çekmişlerdi. Güneşli bir hava idi, gölgem de upuzun, kumlarda duruvordu. Bu resmin altına şöyle yazmıştım:

    Hepsi göçmüş, hani yoldaşlarının hiç biri yok
    Sen mi kaldın yalnız, kafileden böyle uzak
    Postu sermekse meramın yola, serdirmezler
    Hadi, gölgenle beraber silinip gitmene bak.

    Ve kupkuru kaim dudaklar birbirine yapışıyor…
  • 20-08-2009, 16:38:35
    #6
    Üyeliği durduruldu
    güzel düşünce sağol kardeşim.röpotajda çok güzel
  • 21-08-2009, 10:07:29
    #7
    Hepsi göçmüş,hani yoldaşlarının hiçbiri yok!
    Sen mi kaldın.yalnız kafileden böyle uzak?
    Postu sermekse meramın yola,serdirmezler;
    Hadi,gölgenle beraber silinip gitmene bak..
  • 21-08-2009, 10:07:41
    #8
    çanakkale zaferi için kanını dökmüş asıl kahramanlara yazılmış şiir.



    ÇANAKKALE ŞEHİDLERİNE
    Şu Boğaz Harbi nedir? Var mı ki dünyada eşi?
    En kesîf orduların yükleniyor dördü beşi,
    - Tepeden yol bularak geçmek için Marmara'ya -
    Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya,
    Ne hayâsızca tahaşşüd ki ufuklar kapalı!
    Nerde - gösterdiği vahşetle "Bu: bir Avrupalı"
    Dedirir - yırtıcı, his yoksulu, sırtlan kümesi,
    Varsa gelmiş, açılıp mahbesi, yahut kafesi!
    Eski Dünya, Yeni Dünya, bütün akvâm-ı beşer,
    Kaynıyor kum gibi, tûfan gibi, mahşer mahşer.
    Yedi iklîmi cihânın duruyor karşında;
    Ostralya'yla beraber bakıyorsun: Kanada!
    Çehreler başka, lisanlar, deriler, rengârenk.
    Sâde bir hâdise var ortada: Vahşetler denk.
    Kimi Hindû, kimi Yamyam, kimi bilmem ne belâ...
    Hani tâûna da züldür bu rezil istîlâ!
    Ah o yirminci asır yok mu, o mahlûk-u asil,
    Ne kadar gözdesi mevcûd ise hakkıyla sefil,
    Kustu Mehmed'ciğin aylarca durup karşısına;
    Döktü karnındaki esrârı hayâsızcasına.
    Maske yırtılmasa hâlâ bize âfetti o yüz...
    Medeniyet denilen kahpe, hakîkat, yüzsüz.
    Sonra mel'undaki tahrîbe müvekkel esbâb,
    Öyle müthiş ki: eder her bir mülkü harâb.
    Öteden sâikalar parçalıyor âfâkı;
    Beriden zelzeleler kaldırıyor a'mâkı:
    Bomba şimşekleri beyninden inip her siperin;
    Sönüyor göğsünün üstünde o arslan neferin.
    Yerin altında cehennem gibi binlerce lâğam;
    Atılan her lâğımın yaktığı: yüzlerce adam.
    Ölüm indirmede. gökler, ölü püskürmede yer;
    O ne müthiş tipidir: Savrulur enkaaz-ı beşer...
    Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el, ayak,
    Boşanır sırtlara, vâdîlere sağnak sağnak.
    Saçıyor zırha bürünmüş de o nâmerd eller,
    Yıldırım yaylımı tûfanlar, alevden seller.
    Veriyor yangını, durmuş da açık sînelere,
    Sürü hâlinde gezerken sayısız tayyâre.
    Top tüfekten daha sık, gülle yağan mermiler...
    Kahraman orduyu seyret ki bu tehdîde güler!..
    Ne çelik tabyalar ister, ne siner hasmından;
    Alınır kal'a mı göğsündeki kat kat imân?
    Hangi kuvvet onu, hâşâ, edecek kahrından râm?
    Çünkü te'sis-i ilâhî o metîn istihkâm.
    Sarılır, indirilir mevki-i müstahkemler,
    Beşerir azmini tevkîf edemez sun'-ı beşer;
    Bu göğüslerse Hüdâ'nın ebedî serhaddi;
    "O benim sun'-ı bedîim, onu çiğnetme!" dedi.
    Âsım'ın nesli... Diyordum ya... Nesilmiş gerçek:
    İşte çiğnetmedi nâmûsunu, çiğnetmeyecek.
    Şühedâ gövdesi, baksana, dağlar, taşlar...
    O, rükû olmasa dünyâda eğilmez başlar,
    Vurulup tertemiz alnından uzanmış yatıyor;
    Bir hilal uğruna, yâ Rab, ne Güneşler batıyor!
    Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş, asker!..
    Gökten ecdâd inerek öpse o pâk alnı değer.
    Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor Tevhîd'i...
    Bedr'in arslanları ancak, bu kadar şanlı idi...
    Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın?
    "Gömelim gel seni târîhe!" desem, sığmazsın.
    Herc ü merc ettiğin edvâra da yetmez o kitâb.
    Seni ancak ebediyyetler eder istiâb.
    "Bu, taşındır" diyerek Kâbe'yi diksem başına;
    Rûhumun vahyini duysam da geçirsem taşına;
    Sonra gök kubbeyi alsam da, ridâ nâmiyle,
    Kanayan lâhdine çeksem bütün ecrâmiyle,
    Ebr-i nîsânı açık türbene çatsam da tavan,
    Yedi kandilli Süreyyâ'yı uzatsam oradan;
    Sen bu âvizenin altında, bürünmüş kanına,
    Uzanırken, gece mehtâbı getirsem yanına,
    Türbedârın gibi tâ haşre kadar bekletsem;
    Gündüzün fecr ile âvizeni lebrîz etsem;
    Tüllenen mağribi, akşamları, sarsam yarana...
    Yine birşey yapabildim diyemem hâtırana.
    Sen ki, son ehl-i salîbin kırarak savletini;
    Şarkın en sevgili sultânı Selâhâddîn'i,
    Kılıç Arslan gibi iclâline ettin hayrân...
    Sen ki, İslâmı kuşatmış, boğuyorken husran;
    O demir çemberi göğsünde kırıp parçaladın;
    Sen ki rûhunla berâber gezer ecrâmı adın;
    Sen ki a'sâra gömülsen taşacaksın... Heyhât!
    Sana gelmez bu ufuklar, seni almaz bu cihât...
    Ey şehîd oğlu, şehîd isteme benden makber,
    Sana âğûşunu açmış duruyor Peygamber.
    Mehmet Akif ERSOY
  • 22-08-2009, 10:42:54
    #9
    Bugünde 2 şiir yayınlayacağım
    Zulmü Alkışlayamam

    Zulmü alkışlayamam, zâlimi asla sevemem;
    Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem.
    Biri ecdâdıma saldırdı mı, hattâ boğarım!..
    - Boğamazsın ki!
    - Hiç olmazsa yanımdan koğarım.
    Üç buçuk soysuzun ardında zağarlık yapamam;
    Hele hak nâmına haksızlığa ölsem tapamam.
    Doğduğumdan beridir âşıkım istiklâle,
    Bana hiç tasmalık etmiş değil altın lâle!
    Yumuşak başlı isem, kim dedi uysal koyunum?
    Kesilir belki, fakat çekmeye gelmez boyunum!
    Kanayan bir yara gördüm mü yanar tâ ciğerim,
    Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim!
    Adam aldırma da geç git, diyemem aldırırım.
    Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım!
    Zalimin hasmıyım amma severim mazlumu...
    İrticâın şu sizin lehçede ma'nâsı bu mu?

    Mehmet Akif ERSOY
    ------------------------------------------
    Korkma!
    Cehennem olsa gelen, göğsümüzde söndürürüz.
    Bu yol ki Hak yoludur, dönme bilmeyiz, yürürüz;
    Düşer mi tek taşı sandın harim-i namusun,
    Meğer ki harbe giden son nefer şehid olsun.
    Şu karşımızdaki mahşer kudursa, çıldırsa,
    Denizler ordu, bulutlar donanma yağdırsa,
    Bu altımızdaki yerden bütün yanardağlar
    Taşıp da kaplasa âfakı bir kızıl sarsar,
    Değil mi cephemizin sinesinde iman bir;
    Sevinme bir, acı bir, gaye aynı, vicdan bir;
    Değil mi ortada bir sine çarpıyor, yılmaz,
    Cihan yıkılsa emin ol bu cephe sarsılmaz!
    Mehmet Akif ERSOY