TEKLİF EDİLEN PROJELER
ANITKABİR'İN ÖZELLİKLERİ
Anıtkabir'in Rasattepe'de yapılmasına karar verildikten sonra Başbakanlıkça kurulan Anıtkabir komisyonu tarafından, Anıtkabir'de bulunması gereken genel nitelikler hakkında bir bildiri yayınlandı. Bildiri şöyle özetlenebilir:
1. Anıtkabir bir ziyaretgah olacaktır. Ziyaretgahın giriş bölümü, binlerce insanın Türk Ulusu'nun ATA'sı önünde eğilerek saygılarını sunmasına elverişli olacaktır.
2. Bu anıt Büyük ATA'nın; asker, devlet adamı, büyük politika ve bilim adamı, büyük düşünür ve nihayet yaratıcı büyük dehanın vasıflarının güç ve yeteneklerinin bir sembolü olacaktır. O'nun kişiliği ile oranlı bulunacaktır.
3. Türk Ulusu ve ATA'sına saygılarını göstermek isteyenler, ATA'nın katafalkı önünde eğilerek bunu gerçekleştireceklerdir.
4. Anıtkabir'in bir şeref holü bulunacaktır. Atatürk'ün lahdi buraya konulacağı için, bu anıtın ruhu ve en önemli bölümü şeref holü olacaktır. Şeref Holü, başta Türk Ulusu olduğu halde, ulusumuza saygılarını sunacak yabancı devlet temsilcilerinin ATA'nın lahdine yönelebilecekleri büyük bir salon olacaktır. Bu holde sağlanacak ululuk ve güçlülük tesirleri, yarışmacılara bırakılmıştır.
5. Anıtkabir'de bir Atatürk Müzesi olacaktır.
6. Anıtkabir'i ziyaret edecek büyüklerimizin ve yabancı devlet temsilcilerinin duygu ve düşüncelerini yazacakları bir özel defter bulunacaktır.
PROJE YARIŞMASI
Anıtkabir Komisyonunun belirlediği ilkeler, Anıtkabir proje yarışması şartnamesinin temeli oldu. Böylece Anıtkabir Serbest Proje Yarışması şartnamesi uluslar arası mimarlar tüzüğüne uygun olarak Türkçe ve Fransızca dillerinde hazırlandı ve hükümet tarafından 1 Mart 1941 tarihinde yarışma açıldı.
Yarışmanın açıldığı yıl, İkinci Dünya Savaşı'nın en kanlı, en çetin zamanıydı. Avrupa'nın, Asya'nın ve Afrika'nın bir kısmı savaşın içindeydi. Yarışma süresi 8 aydı. Bu kısa sürede Anıtkabir projesinin yetiştirilemeyeceği anlaşıldığından Bakanlar Kurulu tarafından süre 4 ay daha uzatıldı.
Yarışma için hükümetçe, uluslararası tanınmış yerli ve yabancı sanatçılar ve Bayındırlık Bakanlığınca belirlenen yüksek mimarlardan oluşan tarafsız bir jüri oluşturuldu.
Yarışma umulandan daha fazla ilgi uyandırdı. Yarışmaya Türkiye, Almanya, İtalya, Avusturya, İsveç, Fransa ve Çekoslovakya'dan toplam 47 proje katıldı. Bu projelerden 3 tanesi ödüle, 5 tanesi takdire değer görülmüştür.
ÖDÜLE LAYIK GÖRÜLEN PROJELER
[IMG]1- Prof. Johannes Kruger (Almanya) http://www.ataturk.net/bizimle/anitkabir/84k.gif[/IMG]2- Prof. Emin Onat - Doç. Orhan Arda (Türkiye)3- Prof. Arnaldo Foschini (İtalya)
TAKDİRE LAYIK GÖRÜLEN PROJELER
1- Mimar Ronald Rohn (İsviçre)
2- Mimar Giovanni Muzio (İtalya)
3- Mimar Giuseppe Vaccaro - Mimar Gino Franzi (İtalya)
4- Mimar Hamit Kemali Söylemezoğlu - Mimar Kemal Ahmet Aru - Mimar Recai Akçay (Türkiye)
5- Mimar Ferudun Akozan - Mimar M. Ali Handan (Türkiye)
Jüri, "Ödül verilmeye değer" bulduğu üç eserden hiçbirini ötekine üstün görmemişti. Bu üç eserden birini seçme yetkisi "Anıtkabir" Proje Yarışması Şartları" gereğince hükümete verilmişti. Hükümet bu konuda yetkili birçok kişinin de düşüncelerini dikkate alarak 7 Mayıs 1942 tarihinde Türk mimarlarının eserlerinin uygulanmasına karar verildi. Bu karar şu düşüncelere dayanıyordu:
1- Yarışmayı kazanan üç proje birçok yönden aynı değerdedir.
2- Fakat bu projelerden Türk mimarlarının yaptığı eser, anıta esas teşkil eden "Milli Konu"yu daha başarılı ifade etmiştir.
3- Jüri raporunda belirttiği gibi, bu projenin araziye uygunluğu diğerlerinden daha üstündür.
Bu karardan sonra jüri raporunda öngörülen değişikliklerin yapılması için yeni bir komisyon kuruldu. Projede yapılacak değişiklikler Prof. Emin Onat ve Doç. Orhan Arda ile görüşülerek kararlaştırıldı. Projede, kale ekseni ve şeref holünün etrafındaki bölümler binanın anıtsal niteliğini kaybettirdiğinden eleştiriliyordu.
Prof. Emin Onat ve Doç. Orhan Arda çalışmalarını 7 Ekim 1943'te tamamlayarak komisyona teslim ettiler. Komisyonun hazırladığı rapor, proje ve maketler Bakanlar Kurulunda incelenerek, projenin uygulanmasına 18 Kasım 1943 tarihinde karar verildi.
"Mustafa Kemal Atatürk" Başlığı
426
●83.867
- 23-08-2009, 17:16:26Üyeliği durdurulduTEKLİF EDİLEN PROJELER
Atatürk gömüleceği yer konusunda bir vasiyette bulunmamıştı. Ancak Atatürk 1923 yılında sohbet sırasında, "Elbet bir gün öleceğim, beni Çankaya'ya gömer, hatıramı yaşatırsınız" demiş ve ardından ısrarlı olmadığını belirtmek için de "Beni milletim nereye isterse oraya gömsün. Fakat benim hatıralarımın yaşayacağı yer Çankaya olacaktır" şeklinde eklemiştir.
Bu yüzden Atatürk'e, yüce kişiliğine uygun bir anıt mezar yaptırılması düşüncesi ile hükümet tarafından Anıtkabir inşaatının yapılacağı yerin tespiti için özel bir komisyon kurulmuştur. Komisyonun 6 Aralık 1938'de yaptığı ilk toplantıda; Anıtkabir konusunda yerli ve yabancı bilim adamlarının düşüncelerinden faydalanılması, Türkiye'de çalışmalarını sürdüren ve Ankara İmar Planını hazırlamış olan şehircilik uzmanı Prof. Jahsen'in, T.B.M.M. binası mimarı Prof. Holzmeister'in ve Dil Tarih Coğrafya Fakültesi binası mimarı Prof. Taut'un görüşlerinin de alınması kararlaştırılmıştır.
Bu bilim adamlarının katılımıyla komisyon ikinci toplantısını 16 Aralık 1938'de yapmıştır. Önerilen yerler şunlar olmuştur.
• Çankaya
• Etnografya Müzesi
• TBMM'nin arkasındaki tepe (Kabatepe)
• Ankara Kalesi
• Bakanlıklar (Milli Eğitim Bakanlığı için ayrılan arsa)
• Eski Ziraat Mektebi
• Gençlik Parkı
• Altındağ (Hıdırlık Tepe)
• Gazi Orman Çiftliği
• Önerilen yerler; tarihi mekanlar veya eğlence yerleri olması, şehrin merkezinde ve merkeze çok uzak olması gibi nedenlerle uygun bulunmadı.
17 Ocak 1939 tarihli son komisyon toplantısında, Trabzon Milletvekili Mithat Aydın Anıtkabir'e yakışır yer olarak gördüğü Rasattepe'nin, özelliklerini anlattı. Tepe şehrin ortasında ve buraya yapılacak Anıtkabir'in uzaklardan görünmesini sağlayacak kadar yüksekti.
Komisyon üyelerinden Kütahya Milletvekili Süreyya Özgeevren ise Rasattepe'nin Anıtkabir için çok elverişli özelliklerini anlatarak sözlerini şöyle bağladı :
"Rasattepe bugünkü ve yarınki Ankara'nın genel görünüşüne göre, bir ucu Dikmen'de, öteki ucu Etlik'de olan bir hilalin tam ortasında, bir yıldız gibidir. Anıtkabir'in burada yapılması kabul edilirse, Türkiye'nin başkenti olan Ankara şehri, kollarını açmış Atatürk'ü kucaklamış olacaktır. Atatürk'ü böylece bayrağımızdaki yarım ayın yıldızının ortasına yatırmış olacağız."
Komisyonda söz alan İçel Milletvekili Emin İnankur'da; Atatürk'le yaptıkları bir şehir gezisinde Rasattepe'ye gittiklerini, Atatürk'ün buradan şehri seyredip "Bu tepe ne güzel bir anıt yeri" dediğini anlattı.
Bu açıklamalardan sonra Anıtkabir'in Rasattepe'ye yapılması oylamaya sunuldu ve Anıtkabir'in Rasattepe'ye yapılması büyük çoğunlukla kabul edildi.
RASATTEPE (ANITTEPE)
Anıtkabir yapılmadan önce rasat istasyonu bulunması dolayısıyla Anıttepe'nin adı Rasattepe idi.
Bu tepede, M.Ö. 12. yüzyılda Anadolu'da devlet kuran Frig uygarlığına ait tümülüsler (mezar yapıları) bulunmaktaydı. Anıtkabir'in Rasattepe'de yapılmasına karar verildikten sonra bu tümülüslerin kaldırılması için arkeolojik kazılar yapıldı. Bu tümülüslerden çıkan eserler, bugün Anadolu Medeniyetleri Müzesi'nde sergilenmektedir.
Anıtkabir Projesinin belirlenmesinden sonra, inşaatın başlayabilmesi için ilk aşamada kamulaştırma çalışmalarına başlandı. Anıtkabir inşaatı ise 9 Ekim 1944 tarihinde görkemli bir temel atma töreni ile başladı.
Anıtkabir'in inşaası 9 yıllık bir süre içinde 4 aşamalı olarak yapılmıştır.
Birinci Kısım İnşaat : 1944 - 1945
Toprak seviyesi ve Aslanlı yolun istinat duvarının yapılmasını kapsayan birinci kısım inşaata 9 EKİM 1944'te başlanmış ve EKİM 1945'te tamamlanmıştır.
İkinci Kısım İnşaat : 1945 - 1950
Mozole ve tören meydanını çevreleyen yardımcı binaların yapılmasını kapsayan ikinci kısım inşaat 29 EYLÜL 1945'te başlamış, 8 Ağustos 1950'de tamamlanmıştır. Bu inşaat aşamasında, inşaatın kagir ve betonarme yapı sistemine göre, temel basıncının azaltılması gözönünde tutularak, anıt kütlesinin "temel projesinin" hazırlanması kararlaştırıldı. 1947 yılı sonuna kadar mozolenin temel kazısı ve izolasyonu tamamlandı ve her türlü çöküntüleri engelleyecek olan 11 metre yüksekliğindeki betonarme temel sisteminin demir montajı bitirilme aşamasına geldi.
Giriş kuleleri ile yolların toprak düzenlemesinin önemli bir kısmı, fidanlık tesisi, ağaçlandırma çalışmaları ve arazinin sulama sisteminin büyük bir bölümü tamamlandı.
Üçüncü Kısım : 1950
Anıtkabir üçüncü kısım inşaatı, anıta çıkan yollar, Aslanlı yol, Tören Meydanı ve mozole üst döşemesinin taş kaplaması, merdiven basamaklarının yapılması lahit taşının yerine konması ve tesisat işlerinin yapılmasını kapsıyordu.
Dördüncü Kısım : 1950 - 1953
Anıtkabir'in 4. kısım inşaatı ise Şeref Holü'nün döşemesi, tonozlar alt döşemeleri ve Şeref Holü çevresi taş profilleri ile saçak süslemelerinin yapılmasını kapsıyordu. Dördüncü kısım inşaata 20 Kasım 1950'de başlandı, 1 Eylül 1953'de tamamlandı. - 23-08-2009, 17:18:16Üyeliği durdurulduBÖLÜMLERİ
İSTİKLAL KULESİ
Aslanlı Yolun başlangıcında girişte sağda bulunan kulenin içinde Anıtkabir'in maketi ve Anıtkabir'i tanıtıcı ışıklı panolar bulunmaktadır.
HÜRRİYET KULESİ
Aslanlı Yolun başlangıcında girişte solda bulunan kulenin içinde anıtkabir inşaatında kullanılan taş örnekleri sergilenmektedir. Ayrıcı bu kulede, Atatürk'ün ebediyete intikalinden sonra ortaya çıkan ona yaraşır bir anıt mezar yapılması düşüncesinden başlayarak Anıtkabire nakledilmesine kadar geçen süreyi kronolojik olarak anlatan, fotoğraf ve belgelerden oluşan bir sergi bulunmaktadır.
MÜDAFAA-İ HUKUK KULESİ
Bu kule 3 ağustos 1982 yılından itibaren sergi salonu olarak tanzim edilmiştir. Yıl içinde Atatürk ve Milli Mücadele konulu peryodik sergiler düzenlenmektedir.
CUMHURİYET KULESİ
Sanat Galerisinin girişi olan bu kulenin ortasında Atatürk'ün ilkeleri ve bu konudaki özlü sözlerini ihtiva eden ışıklı pano bulunmaktadır. Ayrıca, Anıtkabir'deki kabartmaların bir bölümünün tanıtıldığı ışıklı tanıtım panosu da bu bölümle yer almaktadır.
İNKILAP KULESİ
Bu kule, başlangıç da Atatürk'ün özel kitaplığının sergilendiği bölüm olarak düzenlenmişti 1983 yılında Kitaplık sanat galerisine taşınmış olup, Bu kule Atatürk'ün giysilerinin sergilendiği bölüm haline getirilmiştir. Bu kulede aynı zamanda Prof. Dr. YILMAZ BÜYÜKERŞEN tarafından yapılarak29 Ekim 1993'te Anıtkabire hediye edilen Atatürk'ün gerçek boyutlarındaki bal mumundan heykeli de bulunmaktadır.
MİSAK-I MİLLİ KULESİ
Kulenin ortasında Anıtkabir'de icra edilen törenlere katılan heyetlerin özel defteri imzalamaları için imza kürsüsü yer almaktadır. Ayrıca, Müzenin girişi olan bu kuledeki aktüalite panoları da, Anıtkabir'de yapılan törenlere ait fotoğraflar sergilenmektedir.
23 NİSAN KULESİ
Kulede, Türkiye İş Bankası'nın Atatürk'e armağan edilen"Cadillac" marka özel otomobil sergilenmektedir. Atatürk bu otomobili 1936-1938 yılları arasında kullanmıştır.
BARIŞ KULESİ
Kulede, Atatürk'ün "Lincoln" marka makam ve tören otomobilleri sergilenmektedir. Atatürk bu otomobilleri 1935-1938 yılları arasında kullanmıştır.
ZAFER KULESİ
Kulede, Atatürk'ün naaşını 19 Kasım 1938 de Dolmabahçe Sarayı'ndan Sarayburnu'na taşıyan, üzerinde bayrağa sarılı orijinal tabutun bulunduğu top arabası sergilenmektedir.
MEHMETÇİK KULESİ
Kulede, yerli ve yabancı ziyaretçilere danışma hizmeti verilmekte olup, ayrıca Anıtkabir ve milli Mücadele konulu kitaplar ile hatıra eşyalar satılmaktadır.
ASLANLI YOL
Anıtkabir'e giriş yerinden başlayarak, ortadaki Tören Meydanı'na kadar uzanan yol "Aslanlı yol" olarak adlandırılır. Bu yol, ziyaretçileri Atatürk'ün yüce huzuruna hazırlamak için yapılmıştır.
Yola 26 basamaklı merdiven ile çıkılır. Yolun uzunluğu 262.20 m., genişliği 12.80 metredir. Yolun iki yanı güller ve ardıçlarla süslüdür. Yol, traverten ile döşelidir. Yolun iki yanında ikişerli gruplar halinde 12'si sağ yandan 12'si sol yandan olmak üzere 24 Aslan heykeli vardır. Bu heykeller, Anadolu'da büyük devlet kurmuş olan Hititlerin sanat tarzında yapılmıştır.
TÖREN MEYDANI
Aslanlı Yol'un sonunda, Anıtkabir yan binalarının ve kolonların çevrelediği bir alana çıkılır. 129X84.25 m. boyutlarında olan, dört tarafından üçer basamak merdivenle inilen 15.000 kişi kapasiteli bu alan " Tören meydanı" olarak adlandırılır. Bu alanın zemini küp şekilde siyah,kırmızı, sarı ve beyaz renkte traverten taşlarla döşenerek 373 adet halı kompozisyonu oluşturulmuştur. Tören Meydanına, bayrak direği bulunduğu kısımdan da merdivenle çıkılabilir.
BAYRAK DİREĞİ
Anıtkabir'in Çankaya yönündeki merdivenlerinin ortasında, tek parçala yüksek bir direk üzerinde Türk Bayrağı dalgalanır. Bu bayrak direğini, Amerika'da yerleşmiş iolan Nazmi Cemal adında bir Türk vatandaşı göndermiştir. Bayrak Direği çelikten tek parça olarak imal edilmiştir. 4938 kilogram ağırlığında ve 33.528metredir. 4 metresi kaidenin altında olup, görünen kısmı 29.528 metredir.
MOZOLE
Anıtkabir'in en önemli bölümü Mozale'dir Tören Meydanı'ndan 42 basamaklı merdivenle çıkılan Mozole, iki katlı ve döktörtgen planı bir yapıdır. Bu bölüm anıtın yapılışında ağırlık merkezi olmuştur. Çünkü Atatürk'ün kabri ve sembolik lahit bu bölümde bulunmaktadır. Bu nedenle, Anıtkabir'i meydana getiren mimarlar, yardımcı binalar dizisi içinde Mozole'nin diğer kısımlardan çok daha görkemli olmasına büyük önem vermişlerdir.
Zemin katın dış duvarları kesik piramit biçiminde, masif bir kitle halindedir. Bundan ötürü yapının alt kesiminin genel görünüşü bir kale bedeni gibidir. üzerinde de küçük pencereler bulunan dış duvarlar betondur. Duvarların dış yüzleri travertten ile kaplanmıştır. Atatürk'ün aziz naaşı, bu katta doğrudan doğruya toprağa kazılmış bir mezarda bulunmaktadır. Mozole'nin birinci katı olan Şeref ve Holü'ndeki sembolik lahit taşının tam altında bulunan mezar odası; Selçuklu ve Osmanlı motifli mozaiklerle süslenmiştir. Zemin ve duvarlar, siyah, beyaz, kırmızı mermerlerle kaplanmıştır. Mezar odasının da kıble yönünde kırmızı mermer sanduka yer almaktadır. Mermer sandukanın çevresine, bütün illerden ve Kıbrıs'tan gönderilen toprakların konulduğu pirinç vazolar bulunmaktadır.
MEZAR ODASI
Atatürk'ün naaşının toprağa verildiği mezar odası.
ANITKABİR ATATÜRK MÜZESİ
Anıtkabir proje yarışması şartlarından birisi de, projelerde uygun bir yerin "Atatürk Müzesi" olarak belirtilmiş olması idi. Halen müze olarak kullanılan yer, bu şarta uygun olarak proje mimarları tarafından belirlenmiştir.
Anıtkabir'in yapımının tamamlanmasını takiben Atatürk Müzesi'nin doluşturulması çalışmalarına başlanmıştır. Atatürk'e ait eşyalarla, kendisine hediye edilmiş eşyalar, müzenin açılış tarihine kadar bunları muhafaza eden; Cumhurbaşkanlığı Köşkü, Ziraat Bankası Merkez Müdürlüğü; Ankara Milli Emlak Müdürlüğü ile Atatürk'ün manevi kızları Profesör A.Afetinan, Sabiha Gökçen ve Rukiye Erkin'den devralınmıştır. Anıtkabir Atatürk Müzesi 21 Haziran 1960 tarihinde de ziyarete açılmıştır.
Anıtkabir'in Misak-ı Milli ve İnkılap Kuleleri arasında kalan, dikdörtgen plana sahip Müze 3 ana bölümden oluşmaktadır.
Giriş bölümü olan Misak-ı milli Kuleleri arasında kalen, dikdörtgen plana sahip Müze 3 ana bölümden oluşmaktadır.
Misak-ı Milli kulesinin iç kapısından girilen Müze bölümünde, Atatürk'ün bizzat kullandığı eşyalar ile kendisine armağan edilen eşyalar teşhir edilmektedir. Müzeden girilen İnkılap kulesindeki giysi bölümünde Atatürk'ün kullandığı giysiler teşhir edilmektedir. Bu bölümde ayrıca, Anadolu Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. YILMAZ BÜYÜKERŞEN'in yaptığı Atatürk'ün gerçek boyutlarında balmumundan heykeli bulunmaktadır.
SANAT GALERİSİ
Müdafaa-i Hukuk ve Cumhuriyet Kuleleri arasında yer alan bu bölüm, başlangıçta Anıtkabir'i ziyarete gelen yerli ve yabancı devlet büyüklerinin dinlenmesi amacı ile "Kabul Salonu" olarak düşünülmüş ve kullanılmıştır. 1977 yılında, çeşitli dallardaki sanatçıların Atatürk ve Milli Mücadele konusundaki eserlerini sergilemelerine imkan sağlamak maksadı ile bu bölüm Sanat Galerisi olarak yeniden düzenlenmiştir. Sanat Galerisi duvarlarında, Ressam Rahmi Rehlivanlı tarafından yapılan Atatürk ve O'nu ziyaret etmiş olan yabancı devlet adamlarını birlikte gösteren bağlı boya tablolar bulunmaktadır.
Müze bölümünde sergilenen Atatürk'ün Özel Kitaplığı 1983 yılında Sanat Galerisine nakledilmiştir. Atatürk'ün özel Kitaplığında;Türk ve İslam tarihi dil, edebiyat,sosyal bilinler, bilim ve teknik konularında, Türkçe, Osmanlıca, Fransızca, İngilizce, Almanca, Rusça, Arapça, Farsça, Slavca dillerinden toplan 3144 adet eser bulunmaktadır. Atatürk kitaplarda önemli gördüğü kısımları kendine özgü işaretler kullanarak, renkli kalemlerle çizilmiş ve sayfa kenarlarına notlar almıştır. Sanat Galerisi'nde Atatürk ve Milli Mücadele konulu belgesel filmler Sinevizyon vasıtası ile gün boyunca ziyaretçilere gösterilmektedir.
ANITKABİR KOMUTANLIK KARARGAHI
23 Nisan ve Barış kuleleri arasında kalan bölüm anıtkabir Komutanlığı Karargahına tahsis edilmiştir. Anıtkabir hizmetleri , 15 Eylül 1981 tarihli 2524 Sayılı Kanuna göre Genelkurmay Başkanlığı tarafından yürütülmektedir. ; Anıtkabir Komutanlığı 750.000 m2 lik arazisi ile birlikte Anıt blokunun bakımı, korunması, emniyeti, törenlerin icrası ve idari işlerin yürütülmesi ile görevlidir. Anıtkabir Komutanlığına bağlı olarak; Hizmet Kıta Komutanlığı ve Muhafız Bölük Komutanlığı ile Müze, Kitaplık ve Kültürel Faaliyetler müdürlüğü bulunmaktadır.
MÜZE KİTAPLIK VE KÜLTÜREL FALİYETLER MÜDÜRLÜĞÜ
Mehmetçik ve Zafer Kuleleri arasında yer alan bölüm önceleri Muhafız Bölüğü binası olarak kullanılmıştır. Anıtkabir Komutanlığının teşkilinden sonra inşa edilen yeni bölük binasının 13 Eylül 1984'te tamamlanmasından sonra boşaltılmış ve 25 Nisan 1985'te Müze, Kitaplık ve Kültürel Faaliyetler, Müdürlüğü idari kısmı olarak kullanılmaya başlanmıştır. Atatürk ve Türk Devrimi kütüphanesi de bu bölümde bulunmaktadır. Kütüphanede, Atatürk ve milli Mücadele, konusunda çalışma yapacak araştırmacılara hizmet verilmektedir. Ayrıca kütüphanede fotokopi cihazı ile araştırmacılara yardımcı olunmaktadır. Kütüphane bilgileri bütünüyle bilgisayara kayıtlıdır.
BARIŞ PARKI
Anıtkabir inşaatı devam ederken, toprak kaymasına önlemek ve çevresinde yeşil bir kuşak oluşturmak amacıyla ağaçlandırma çalışmaları yapılmıştır. Bu çalışmalar sırasında Anıtkabir'i çevreleyen alanda, Atatürk'ün Yurtta Sulh, Cihanda Sulh" özdeyişinden ilham alınarak, çeşitli yabancı ülkelerden ve Türkiye'nin bazı bölgelerinden getirilen fidanlarla "Uluslararası Barış Parkı" oluşturulması düşünülmüştür. Böylece Ulu önder Atatürk'ün ebedi istirahatgahı yaşamı boyunca dünyada ve yurtta sağlamak için büyük mücadeleler verdiği barışı temsil eden bir park ile çevrelenmiş olacaktı.
Yaklaşık 750.000 m2 lik bir yerleşme alanına sahip Anıtkabir'in çevresine ilişkin peyzaj planlamasına 1946 yılında başlanmıştır. Prof. Paul Bonatz'ın önderliğinde Prof. Emin onat ve Prof Sadri Aran'ın görüşleri ve fikir alışverisi sonunda sanat ve bilim açısından etüd ve analizlere dayalı olarak çevre düzenlemesine ilişkin uygulama projeleri Prof. Sadri Aran tarafından hazırlanmıştır.
İSMET İNÖNÜ'NÜN KABRİ
Kurtuluş Savaşı'nın Batı cephesi komutanı, Atatürk'ün en yakın silah arkadaşı İkinci Cumhurbaşkanı İsmet İnönü 25 Aralık 1973 günü vefat etmiştir.
Hükümet 26 Aralık 1973'de Anıtkabir'de yaptığı inceleme sonucunda İsmet İnönü'nün burada defnedilmesini kararlaştırmıştır. Bu konuda, Bakanlar Kurulu 27 Aralık 1973 gün ve 7/7669 sayılı bir kararname çıkarmıştır. (Belge:69) Kararname ile, zafer ve Barış Kuleleri arasında 25 açıklıklı kolanatın orta boşluğu 13 ve 14 üncü kolonlar arası defnedilecek yer olarak belirlenmiştir.
İsmet İnönü'nün naaşı, 28 Aralık 1973'te Anıtkabir'e devlet töreni ile defnedilmiştir. Anıtkabir batı revakının 13 ve 14 üncü kolonlar arasında bulunan sembolik lahitin altındaki bölümde bir mezar odası hazırlanarak naaş burada toprağa verilmiştir.
Tören Meydanı katında batı revakında bulunan sembolik lahit, demir komiyer, çerçeve üzerine mermer plakalar vidalanmak suretiyle çok kısa sürede imal edilmiştir. Ekim 1981 de Bayındırlık Bakanlığınca lahidin mermer kaplaması yeşil Bilecik mermeri ile değiştirilerek yenilenmiştir.
6 Kasım 1981 gün ve 2549 sayılı Devlet Mezarlığı hakkındaki kanunda Türk Milletinin bir armağanı olarak yalnız büyük kurtarıcısı için tesis edilen Anıtkabir'de Atatürk'ün en yakın silah ve çalışma arkadaşı İsmet İnönü'nün kabrinin muhafaza edileceği, Anıtkabir alanı içine başka hiçbir kimsenin defnedilemeyeceği belirtilmiştir. ( Belge: 70)
ATATÜRK VE TÜRK DEVRİMİ KÜTÜPHANESİ
Anıtkabir'de Atatürk ve milli Mücadele konusunda araştırma yapacak olanlara yardımcı olmak amacı ile 22 Ocak 1991 tarihinde Atatürk ve Türk Devrim Kütüphanesi adı altında ihtisas kütüphanesi hizmete açılmıştır. Kütüphanede Atatürk ve milli Mücadele konusunda Türkçe yabancı dilde yazılmış çeşitli eserler bulunmaktadır. Kütüphaneden, yukarıda belirtilen konularda araştırma yapmak isteyen herkes istifade edebilmektedir. Araştırmacıların, daha bilinçli araştırma yapabilmelerine imkan sağlamak için " Kütüphane Kataloğu" hazırlanarak 1993 yılı içinde ilgili kurum ve kuruluşlara dağıtımı yapılmıştır.
1993 yılı sonu itibariyle kütüphanede 4875 Adet Türkçe, 475 Adet yabancı dilde olmak üzere toplam 5350 adet kitap bulunmaktadır. Atatürk ve milli Mücadele konularında yayınlanan eserler sürekli takip edilerek kütüphaneye kazandırılmaktadır.
ATATÜRK BELGELİĞİ
Atatürk'ün yaşamını hatırasını ve dünya görüşünü canlı tutmak, Atatürk ve Milli Mücadele konusunda araştırma yapanlara yardımcı olmak maksadı ile Atatürk ve Türk Devrimi Kütüphanesi'ne bağlı bir ünite olarak Atatürk Belgeliği oluşturmuş ve araştırmacıların hizmetine açılmıştır. Belgelik; Fotoğraflar, gazete kupürleri ve belgeler olmak üzere üç ana bölümden oluşmuştur.
KONFERANS SALONU
Atatürk'ün yaşamını ve dünya görüşünü anlatmak, tanıtmak, sevdirmek ve benimsetmek amacı ile planlanmış seminer ve konferanslar düzenlenmektedir. Seminer ve konferansın tarihi, konu ve konuşmacıları ilgili kuruluşlarca kamuoyuna duyurmaktadır.
Konferans Salonu, 19 Mayıs 1993'de Emekli Tümgeneral Turhan Olcaytu'nun "Atatürkçülük" konulu konferansı ile açılarak hizmete girmiştir.
ŞEREF HOLÜ
Mozele'nin birinci katı olan Şeref Holü'nün dört yanı köşeli sütunlarla çevrelenmiştir. Yapının önünde ve arkasında 14.40 m yüksekliğinde, köşe sütunları hariç 8'er sütun vardır. Yanlarda ise14'er sütun yer almaktadır. Kare biçimindeki sütunların gövdeleri beton olup, yüzeyleri traverten kaplıdır. Şeref Holü'ne bronz kapılardan girilir. Girişin tam karşısında büyük pencerenin yer aldığı nişin içinde lahit taşının yer aldığı bölüm ise beyaz Afyon mermeri ile kaplıdır. Şeref Holü'nün zemini Adana ve Hatay'dan duvarları ise Afyon ve Bilecik'ten getirilen kırmızı, siyah, yeşil ve kaplan postu mermerlerle kaplanmıştır.
Şeref Holü'nün iki yan bölümünde dikdörtgen planı galeriler yer almaktadır. Bunların çatıları içten 9'ar adet çapraz tonozla örtülüdür. Şeref Holü'nün 27 kirişten oluşan tavanı ile galeri tavanları mozaik ile süslenmiştir. Şeref Holu'ün yüksekliği 17 Metre olup, yan duvarlarında altışardan 12 Adet bronz meşale bulunmaktadır. Mozele yapısının üstü düz kurşun çatı ile örtülüdür.
BAŞKOMUTANLIK MEYDAN SAVAŞI KONULU KABARTMA
Kabartma kompozisyonunun başlangıcında en solda bir köylü kadın, bir erkek çocuk ve bir attan oluşan grup vardır. Kabartmanın bu ilk grubu milletçe savaşa hazırlık dönemini temsil etmektedir. Bu üçlü gruptan sonraki bölümde Atatürk bir elini uzatmış "Ordular ilk hedefiniz Akdeniz'dir, ileri"diyerek ordularımıza hedefi göstermektedir. Öndeki melek Atanın emrini borusu ile uzak ufuklara iletmektedir. Kabartmanın bundan sonraki bölümünde, Atatürk'ün emrini yerine getiren Türk ordusunun fedakarlıklarını ve kahramanlıklarını temsil eden kişiler yer almaktadır. Kabartmada, vurulup düşen bir erin elindeki bayrağı kavrayan bir yiğit ile siperde birde kalkan diğer elinde yalın kılıç tutun bir asker Türk Ordusunun taarruzunu sembolize etmektedir. Daha önde ise elinde Türk Bayrağı ile Türk Ordusunu çağıran Zafer meleği bulunmaktadır.
SAKARYA MEYDAN SAVAŞI KONULU KABARTMA
Kabartma kompozisyonunun sağında bir genç, iki at, bir kadın ve bir erkek görülmektedir. Bunlar, Sakarya Savaşının ilk dönemini ifade etmektedir. Düşman saldırıları karşısında evlerini, yurtlarını bırakan bu insanlar yurt savunması için yollara düşmüştür. Sağdaki delikanlı arkaya geldiği yöne dönmüş, sol elini yukarıya kaldırmış ve yumruğunu sıkarak, düşmanlara; "Bir gün döneceğiz ve sizden öcümüzü alacağız" demektedir.
Bu üçlü grubun önünde çamura batmış bir araba, çabalayan atlar, tekerleği döndürmeye çalışan bir erkek ve iki kadın görülür. Bunların yanında ortada ayakta duran bir yiğit ve bu yiğide kınından sıyrılmış bir kılıç sunan diz çökmüş bir kadın vardır. Bu grup figürler, Sakarya Savaşı'na başlamadan önceki dönemi temsil etmektedir. Hemen bu grubun solunda, yere oturmuş iki kadın ve bir çocuk görülmektedir. Bunlar, düşman istilası altında kalmış olan Türk Ordusunu bekleyen yaşlı halkımızı temsil etmektedir. Üst tarafta, bu halkın üzerinden uçarak geçen ve Başkomutan Mustafa Kemal'e çelenk sunan bir zafer meleği vardır.
Kabartma kompozisyonun sonunda yere oturmuş bir kadın, onun önünde diz çökmüş bir genç ve solda bir meşe ağacı görülmektedir. Oturan kadın vatan anayı, diz çöken Sakarya Savaşı'nı kazanan Türk Ordusunu, meşe ağacı ise zaferi simgelemektedir. Vatan ana, Türk Ordusuna Zaferin sembolü olan meşe ağacını göstermektedir.
ERKEK HEYKEL GRUBU
Aslanlı yol girişinde solda, iç erkekten meydana gelen heykel grubu vardır. Yüksekçe bir kaide üzerinde ayakta duran heykeller den sağdaki rütbesiz asker, başında miğferi, sırtında kalın kaputu ile dimdik durmaktadır. Askerin sağında, ortada biraz geride Türk köylüsünü temsil eden bir erkek heykeli vardır. Köylünün başında çok eskiden atalarımızın giydikleri bir yün başlık, omzunda bir keçe yamçı, sol elinde uzun bir sopa görülmektedir. Köylünün sağındaki heykel Türk aydınlarını temsil etmektedir. Genç, sol elinde bir kitap tutarak sağ ayağını biraz ileriye atmıştır. Her üç heykelin yüzlerinde derin acı ile birlikte, Türk Milletinin kendisine özgü ağır başlılığı ve yüksek irade gücü çok etkili olarak, dile getirilmiştir.
KADIN GRUPLARI
Aslanlı Yolun girişinde sağda, üç kadından meydana gelen heykel grubu vardır. Heykeller, yüksekçe bir kaide üzerinde ayakta durmaktadırlar. Ulusal giysiler içindeki Türk kadınlarından ikisi yere kadar uzanan kalın bir çelenk tutmaktadır. Başak demetlerinden oluşan çelenk Atatürk'ün kurtardığı bereketli yurdumuzu temsil etmektedir. Ortadaki kadın ağlamakta ve yüzünü eli ile kapamaktadır. Sağdaki kadının elinde Tanrının rahmetinin toplandığı bir kap vardır. Türk Kadınının derin acısı içinde bile gururlu, ağır başlı ve azimli oluşu dile getirilmiştir.
ASLAN HEYKEL GRUPLARI
Aslanlı yolun başlangıcından, ortadaki Tören meydanına kadar uzanan yolun her iki tarafına ikişerli gruplar halinde 24 adet aslan heykeli konulmuştur. Bu heykeller Anadolu'da büyük bir devlet kurmuş Hititlerin üslubunda yapılmıştır. Atatürk'ün Türk ve Anadolu tarihinin araştırılmasına verdiği önemden dolayı Hititlerin üslubu tercih edilmiştir. 40 cm. yükseklikteki kaide üzerinde oturmuş durumda olan aslanlar, Kuvveti ve sükuneti simgelemektedir. - 25-08-2009, 12:34:47Bu konuya kim 1 yıldız vermiş o kadar çok merak ediyorum ki...
Atam Hep İzindeyiz...
Ağlayalım Atatürk'e
Bütün dünya kan ağladı.
Süleyman olmuştu mülke
Geldi ecel, can ağladı.
Doğu, batı, cenup, şimal!
Aman Tanrı bu nasıl hal?
Atatürk'e erdi zeval,
Memur, meb'usan ağladı.
Atatürk'ün eserleri,
Söylenecek bundan geri,
Bütün dünyanın her yeri,
Ah çekti, vatan ağladı.
Fabrikalar icat etti,
Atalığın isbat etti.
Varlığın Türke terk etti
Döndü çarh, devran ağladı.
Bu ne kuvvet, bu ne kudret,
Varıdı bunda bir hikmet
Bütün Türkler, inön'İsmet,
Gözlerinden kan ağladı.
Tiren hattı, tayyareler...
Türkler giydi hep karalar,
Semerkant'la Buhara'lar
İşitti her an ağladı.
Siz sağ olun Türk gençleri,
Çalışanlar kalmaz geri,
Meraşalin askerleri,
Ordular, teğmen ağladı.
Zannetme ağlayan gülmez,
Aslan yatağı boş kalmaz.
Yalnız gidenler gelmez
Her gelen insan ağladı.
Uzatma Veysel bu sözü
Dayanmaz herkesin gözü
Koruyalım yurdumuzu,
Dost değil düşman ağladı.
Aşık VEYSEL - 25-08-2009, 20:17:41Üyeliği durdurulduBugün Cumhuriyetimizin onuncu yılını doldurduğu, en büyük bayramdır.
Kutlu Olsun.
Bu anda, büyük Türk milletinin bir ferdi olarak, bu kutlu güne kavuşmanın, en derin sevinci ve heyecanı içindeyim.
Az zamanda çok ve büyük işler yaptık. Bu işlerin en büyüğü, temeli Türk kahramanlığı ve yüksek türk kültürü olan, Türkiye Cumhuriyetidir.
Bundaki muvaffakiyeti Türk milletinin ve onun değerli ordusunun bir ve beraber olarak azimkarane yürümesine borçluyuz. Fakat yaptıklarımızı asla kafi görmeyiz. Çünkü daha çok ve daha büyük işler yapmak mecburiyetinde ve azmindeyiz. Yurdumuzu dünyanın en mamur ve en medeni memleketleri seviyesine çıkaracağız. Milletimizi en geniş refah vasıta ve kaynaklarına sahip kılacağız. Milli kültürümüzü, muasır medeniyet seviyesinin üstüne çıkaracağız.
Onun için bize zaman ölçüsü, geçmiş asırların gevşetici zihniyetine göre değil, asrımızın sürat ve hareket mefhumuna göre düşünülmelidir.
Geçen zamana nispetle, daha çok çalışacağız. Daha az zamanda, daha büyük işler başaracağız. Bunda da muvaffak olacağımıza şüphem yoktur. Çünkü Türk milletinin karakteri yüksektir.Türk milleti çalışkandır.Türk milleti zekidir. Çünkü, Türk milleti, milli birlik ve beraberlikte güçlükleri yenmesini bilir. Ve çünkü, Türk milletinin elinde ve kafasında tuttuğu meşale, müsbet ilimdir.
Şunu da ehemniyetle tebarüz ettirmeliyim ki, yüksek bir insan cemiyeti olan Türk milletinin tarihi vasfı da, güzel sanatları sevmek ve onda yükselmektir. Bunun içindir ki milletimizin yüksek karakterini, yorulmaz çalışkanlığını zekasını, ilme bağlılığını, güzel sanatlara sevgisini, milli birlik duygusunu mütemadiyen ve her türlü vasıta ve tedbirlerle besliyerek inkişaf ettirmek, milli ülkümüzdür.
Türk milletine çok yakışan bu ülkü, onu, bütün beşeriyette hakiki huzurun temini yolunda, kendine düşen medeni vazifeyi yapmakta, muvaffak kalacaktır.
Büyük Türk milleti, on beş yıldan beri giriştiğimiz işlerde muvaffakiyet vaadeden çok sözlerimi işittin. Bahtiyarım ki, bu sözlerimin hiçbirinde, milletimin hakkımdaki itimadını sarsacak bir isabetsizliğe uğramadım.
Bugün, aynı iman ve katiyetle söylüyorum ki, milli ülküye tam bir bütünlükte yürümekte olan Türk milletinin, büyük millet olduğunu bütün medeni alem, az zamanda, bir kere daha tanıyacaktır. Asla şüphem yoktur ki, Türklüğün unutulmuş büyük medeni vasfı ve büyük medeni kabiliyeti, bundan sonraki inkişafı ile, atinin yüksek medeniyet ufkundan, yeni bir güneş gibi doğacaktır.
Türk milleti;
Ebediyete akıp giden her on senede, bu büyük millet bayramını, daha büyük şereflerle, saadetlerle, huzur ve refah içinde kutlamanı gönülden dilerim.
hayaletimsi arkadaşımızdan alıntıdır.
Bu arada... Cenk hocam böyle vatan hainleride mevcut, forumumuzda. Önemli olan onlara boyun eğmeden ve yılmadan devam etmek. - 26-08-2009, 10:14:34Üyeliği durdurulduAtatürk 'ün Büyük Sırrı.
Atatürk'ün büyük sırrı
30 Ekim 2008 Perşembe 10:21
Tıpatıp ona benziyor. Zübeyde Hanım tarafından büyütülmüş. "Oğlu musun" diyen Can Dündar'a bakın ne demiş?
Nur Akman
Atatürk'ün çok bilinmeyen bir manevi oğlu vardı. Adı Abdürrahim Tuncak.. 1999 yılında 90 yaşında öldü... Mustafa Kemal'e ikizi kadar çok benziyordu. Belki de bu benzerlik yüzünden hep onun Atatürk'ün gerçek olduğu söylentisi dilden dile dolaştı... Ama ne kendisi, ne de Atatürk bunu doğruladı...

Yukarıdaki fotoğrafta Mustafa Kemal ve Abdürrahim yan yana görülüyor. Can Dündar bu fotoğrafın hikayesini bir yazısında şöyle anlatmış:
"1917'de Kemal Paşa'nın Suriye Cephesi'nde yakalandığı bir kum fırtınasında kör olduğu haberi gelince Zübeyde Hanım Abdürrahim'i kaptığı gibi Halep'e koşmuştu. Neyse ki Paşa'nın gözlerinin durumu o kadar ciddi değildi. O gezide Kemal Paşa, Abdürrahim'e bir yerel kıyafet diktirtti ve birlikte fotoğraf çektirdiler. M.Kemal'i, Arap giysileri içindeki bir çocukla gösteren ünlü fotoğraf işte böyle doğdu."
ABDÜRAHİM TUNCAK ATATÜRK'ÜN GERÇEK OĞLU MU?
Abdürrahim Tuncak, Can Dündar'ın çektiği "Mustafa" filminde de yer alıyor. Filmi anlatmak için Kanal D'ye konuk olan Dündar'a Mehmet Ali Birand "Abdürrahim Atatürk'ün gerçek oğlu muydu?" diye sordu. Dündar'ın cevabı şöyle oldu:
BAZI SIRLAR MEZARA GİDER
"Bu konuda sadece bana söylediği şeyi söyleyebilirim. Çünkü bunu ona sormuştum. O da bana 'Bazı sırlar vardır. Mezara kadar gider. Bu sır da benimle birlikte mezara kadar gidecek' diye yanıt vermişti."
PEKİ ABDÜRRAHİM TUNCAK KİMDİR?
Abdürrahim Tuncak Can Dündar'a böyle cevap verdi. Ne oğluyum dedi, ne de değilim... Peki kimdi Abdürrahim?
ATATÜRK ONU VAN'DA EVLAT EDİNMİŞ
Söylentilere göre Mustafa Kemal onu 1916'da Van'da görmüştü. Yani daha Kurtuluş Savaşı bile başlamadan... Sefaletinden etkilenip, yanına almıştı, evlat edinmişti...
ZÜBEYDE HANIM BÜYÜTMÜŞ
Atatürk o zaman 8 yaşında olan Abdürrahim'i Annesi Zübeyde Hanım'ın yanına yerleştirdi. Yani Abdürrahim de Atatürk'ü büyüten anne tarafından yetiştirildi.
Üniversite çağına geldiğindeyse Atatürk onu mühendislik eğitimi alması için Berlin Üniversitesi'ne yolladı. Abdürrahim, elektrik mühendisi olarak Türkiye'ye dönüp Ankara Elektrik ve Havagazı İşletmesi'nde çalışmaya başladı.
HİÇ İTİRAF ETMEDİ
Ve gazeteci Mete Akyol onunla röportaj yapana kadar da hep sessiz kaldı. Hiç Ata'nın isminden yararlanmaya çalışmadı, hiç ortalıkta görünmedi...
Mete Akyol da ona Atatürk'ün oğlu olup olmadığını sormuştu. Onun verdiği cevap ise şöyleydi:
Atatürk'ün biyolojik oğlu olup olmamamın ne önemi vardır? Onu büyüten, yetiştiren anne tarafından büyütülmüş, yetiştirilmiş olmak, onun büyüdüğü evde büyümüş olmak, onun aldığı terbiyeyi almış olmak, bir fani olarak sahip olabileceğim servetin en büyüğüdür. Bu onur ve şeref bana fazlasıyla yetmektedir.
Ve Can Dündar'a verdiği cevabı ona da vermişti:
Mete Bey, bazı sırlar benimle birlikte mezara gidecek.

1923-İZMİR
Zübeyde Hanım, Abdürrahim ve yardımcılarıyla
CAN DÜNDAR'IN GÖRÜŞME SONRASINDA KÖŞE YAZISINA KAYDETTİĞİ AYRINTILAR...
Atatürk'ün manevi oğlu öldü bu hafta; önceki gün sessiz sedasız toprağa verildi. 90 yaşındaydı. 90 yılın 22'sini Atatürk'le geçirmişti. Büyük bir tesadüf üzerine kurulan hayatı, ilginç serüvenler, müthiş tanıklıklar ve deşifre edilmemiş sırlarla doluydu. Hepsini beraberinde götürdü. Söylenen, M.Kemal'in O'nu Van'da görüp evlat edindiğiydi. Çanakkale zaferinden sonra 1916'da Doğu Cephesi'ne tayin olan M.Kemal, orada karşılaştığı sefaletten çok etkilenmiş ve öksüz çocuklardan birini yoldaş olarak yanına almıştı.
8 yaşındaki o çocuğun adı Abdürrahim'di.
Ana babasının kim olduğunu bilmeden büyüdü. M.Kemal O'nu İstanbul'a getirip Akaretler'de Zübeyde Hanım'ın yanına yerleştirdi. Zübeyde Hanım'ı anne, Makbule Hanım ile kendisinden 13 yaş büyük olan Fikriye Hanım'ı abla bildi.
1917'de Kemal Paşa'nın Suriye Cephesi'nde yakalandığı bir kum fırtınasında kör olduğu haberi gelince Zübeyde Hanım Abdürrahim'i kaptığı gibi Halep'e koşmuştu. Neyse ki Paşa'nın gözlerinin durumu o kadar ciddi değildi. O gezide Kemal Paşa, Abdürrahim'e bir yerel kıyafet diktirtti ve birlikte fotoğraf çektirdiler. M.Kemal'i, Arap giysileri içindeki bir çocukla gösteren ünlü fotoğraf işte böyle doğdu. Abdürrahim, ilkokulu İstanbul'da okudu. Savaşın en zorlu döneminde yine Mustafa Kemal'in yanında, bu kez Ankara'daydı. O yıllarda da Fikriye Hanım kendisini okula götürüp getiriyor, dersleriyle ilgileniyor, anne şevkati gösteriyordu.
Ancak 1923'te işler değişti. Önce Zübeyde Hanım kendisine 20 lira miras bırakarak vefat etti. Ardından M.Kemal, Latife Hanım'la evlendi. İzmir'deki nikah töreninde artık 15 yaşında olan Abdürrahim de vardı. Nikah sonrası Kemal Paşa, O'nu kayınpederi Muammer Bey'e emanet etti. Latife Hanım O'nun Ankara'daki evine taşınırken, O da Latife Hanım'ın İzmir'deki evine yerleşti. Bir süre İzmir'de okudu. Yazları Ankara'ya gelip Çankaya sırtlarında Latife Hanım'la at sürdü. "Anne" saydığı Fikriye Hanım'ın ölüm haberini de İzmir'de aldı. 2 yıl sonra M.Kemal boşanma kararı alınca Latife Hanım'la yeniden yer değiştirdiler: Latife Hanım İzmir'e, Abdürrahim Ankara'ya döndü.
Artık üniversite çağındaydı. Kemal Paşa, "oğlu"nun kendisi gibi asker olmasını istemedi. "Artık harp zamanı geçti, şimdi iktisadiyatı ve fenni öğrenmeliyiz" dedi. Abdürrahim'i mühendislik eğitimi için Berlin Üniversitesi'ne yolladı. Abdürrahim, elektrik mühendisi olarak Türkiye'ye dönüp Ankara Elektrik ve Havagazı İşletmesi'nde çalışmaya başladı. Yedeksubaylığını yaparken Dolmabahçe Sarayı'nda kaldı. Savarona yatının satın alınması görüşmelerinde tercümanlık yaptı.
"Babası"ndan O'na Sadrazam Talat Paşa'nın "Çanakkale muzafferiyeti hatırası" olarak hediye ettiği iki halı ile Cumhuriyet'in 10. yılında İş Bankası tarafından armağan edilen bir otomobil kaldı. Otomobili Anıtkabir Müzesi'ne hediye etti. Halıları unutulmaz bir dönemden kalan kutsal emanetler olarak evine serdi.
* * *
Ne gösterişi sevmiş, ne "babası"nın adını kullanmaya tenezzül etmişti.
Emekli olunca evine çekildi. Ortalıkta görünmez, gazetecilerle görüşmezdi.
Mete Akyol, nefis bir röportajla O'nu Türkiye kamuoyuna tanıtana kadar adı bile duyulmadı pek...
Gazetelerde çıkan fotoğrafları Atatürk'e o kadar benziyordu ki, herkes O'nun üvey değil, gerçek evlat olduğuna inanmaya başlamıştı. 4 yıl önce Mete ağabey, hazırladığım bir belgesel vesilesiyle beni Abdürrahim Bey'e götürmüştü. Son derece sade döşenmiş bir evde, boyu, yüzü, burnu, alın açıklığı, geriye taranmış saçlarıyla gerçekten de Atatürk'ün son dönem fotoğraflarına tıpa tıp benzeyen bu zarif beyefendi ile tanıştım.
Uzun uzun sohbet ettik, birbirinden ilginç anılar dinledik. Belgeseli izlerken adeta o günlere döndü; bir şarkı çalmaya başlayınca gizli gizli gözyaşlarını kuruladı. Laf, 'Atatürk'ün gerçek oğlu olma" iddialarından açılınca yeniden sessizliğe gömüldü. Bu konuda eşine bile bir şey söylememiş olduğunu farkettim. Üsteleyince, "Bazı sırlar benimle mezara gidecek, lütfen buna saygı gösterin" dedi. Saygıyla boyun eğdik ve vedalaştık.
Bir dönemin sessiz tanığı, önceki gün sırlarıyla mezara gitti.
Geride pek az servet, özenle saklanmış binbir anı ve çoklarına ibret olması gereken bir yaşam bıraktı. (15.08.1998) - 26-08-2009, 10:16:56Üyeliği durdurulduATATÜRK MUSULU ALACAK MIYDI?..
Mustafa Kemal Atatürkün 1933 yılında, Lozandan 10 yıl sonra, ABDli general Mac Arthura söylediği ileri sürülen bir sözü var:
Allah nasip eder, ömrüm vefa ederse Musul, Kerkük ve Adaları geri alacağım. Selanik de dahil Batı Trakyayı Türkiye hudutları içine katacağım!..
Bu sözün doğru olup olmadığı ortaya çıkarılırsa, bugünkü politikalara da ışık tutacak ve yön verecek.
Kimileri, Böyle bir söz yok, hani kaynak? diye soruyor. Kimileri bu sözü bir Soğuk savaş yalanı olarak değerlendiriyor.(Cüneyt Akalın, Atatürk-Mac Arthur Görüşmesinin İçyüzü, Kaynak Yayınları, İstanbul, Aralık 2006.) Kimileri ısrarla var diyor ve yayınlarında kullanıyor. Bu yazarlardan biri olan sayın Yusuf Koça sordum. Bu sözü kitabınızın arka kapağına tam sayfa koymuş ve kaynak göstermişsiniz. Ancak, eleştiriler üzerine ben de aradım. Kaynağın aslını bulamadım. Kaynağınızı bana söyler misiniz? dedim. Hâlâ yanıt bekliyorum!..
Ama ben, bu tür çalışma yapanların yaşadığı durumu bildiğim için, kimseyi beklemeden araştırma yaptım.
Yakında çıkacak olan kitabımın çalışmaları çerçevesinde, yüzlerce kitap okuyorum. Bu arada Musul konusunu da araştırdım. Bakınız neler buldum.
MUSUL VE IRAKIN YARISI...
Kaynak Yayınlarından çıkan kitapta bu sözün soğuk savaş yalanı olduğu söyleniyor ama, yine aynı yayınevinin diğer eserlerinde durum farklı. Kaynak Yayınlarının herkese tavsiye edeceğim çok değerli çalışması Atatürkün Bütün Eserleri adlı ansiklopedik dizisi. (Şu anda 22 cildi tamamlandı ve N harfinde.. Emeği geçenleri kutluyorum.)
Atatürkün tartışılan sözünü henüz bulamadım. Ancak, burada herkesin aradığı şey sözün anlamı.. Atatürkün bu anlamda pek çok sözünü buldum. Şimdi onlardan birkaç örnek vermek istiyorum.
Atatürk, Musulun önemine değinmiş mi?.. Değinmiş.
Bu kentin Türk sınırları içinde olması gerektiğini söylemiş mi?.. Söylemiş.
İşte belgeleri:
Amerikalı gazeteci Richard Eaton, 13 Eylül 1922de soruyor:
Kazandığınız zaferden sonra ilk projelerinizin neden ibaret olduğunu sorabilir miyim?
Atatürk yanıtlıyor:
Bütün Türk toprakları kurtulmadıkça durmayacağım.
Paşa hazretleri, Türk toprakları demekle ne murat ediyorsunuz?
Atatürk: Avrupada İstanbul ve Meriçe kadar Trakya, Asyada Anadolu, Musul arazisi ve Irakın yarısı.
Sonra başka bir soru üzerine devam ediyor:
Türkler kaçınılması mümkün olmayan birçok kayıplara uğradılar. Harp ve kan borçlarını ödediler. Makedonyayı ve Suriyeyi terk ettik. Fakat arkada kalan ve sırf Türk olan her yeri ve her şeyi isteriz. Bunları kurtarmaya azmettik ve kurtaracağız. (ABT, cilt 13, s.279-280.)
Atatürk, 22 Ekim 1922de ise, United Press muhabiri Edward Kinge telgraf demeci veriyor. Barış programının esas noktası olarak Misak-ı Milliyi gösteriyor ve Musul vilayeti milli sınırımız dahilindedir diyor. (ABT, cilt 14, s.30.)
16 Ocak 1923de de, İstanbuldan gelen gazetecilerin sorularını yanıtlarken, Musul vilayeti milli sınırlarımız dahilindedir diyerek, cümleyi tıpa tıp tekrarlıyor, Bu milli sınır tabirini ben bulmuştum. Mütarekeye esas olacak herhalde bir sınırımız olmak lazımdı. Bu sınır ne olabilirdi? Bu meselede süngülerimizin bulunduğu yerleri sınır yapmak hatırıma geldi. (...) Musulu da kendi arazimiz içinde bırakan sınıra milli sınır dedim. (ABT, cilt 14, s.269.)
KIŞ GEÇİRMİŞ YILANA, RABBİM GÜNEŞ GÖSTERMESİN
E, bunları gördükten sonra, hâlâ Atatürk bu sözü söyledi mi, hani belgesi? demenin anlamı kalıyor mu?.. Kalmıyor. Sonuçta, Atatürk öyle demediyse, böyle demiş!.. Ne demek istediği ve ne düşündüğü ortada değil mi?..
Dahası, bu konuda Atatürkün şair Şehrîden alıntı yaparak söylediği şu söze ne demeli?. Herhalde yüzde 99,9unuz bunu ilk kez duyuyor. (Ben ilk kez duydum!..)
Kış geçirmiş yılana, Rabbim güneş göstermesin!.. (ABT, cilt 20, Nutuk, s.197-198)
İngilizlerin, Ali İhsan Paşayı oyuna getirerek(yenerek değil), Musulu almaları üzerine söylüyor bunu.
Sözünün anlamı şu: Eski kurt olmuş, tecrübeli, kurnaz adama Rabbim fırsat vermesin!.. - 26-08-2009, 10:18:00Üyeliği durdurulduÇiftçi Atatürk, Atatürk 'ün Tarıma Yaptığı Katkılar;
Şimdi Tahsin Çoşkanu davet edelim. Tahsin Coşkan o zamanın genç bir ziraat mühendisi. Atatürk; Gel Tahsin seni bir yere götüreceğim fikrini almak istiyorum diyor. Giderler, Tahsin Bey gösterdiği yere bakar. Bataklık, sivrisinek salgını, hayvan leşlerinin olduğu berbat bir arazidir. Paşam hayrola? der. Atatürk; Buraya bütün masrafı cebimden olmak üzere bir orman çiftliği yapmak istiyorum der. Coşkan ise; Paşam buranın ıslahı ya sizin paranızı tüketir, ya da zamanınızı, neden bu kadar mümbit topraklar varken gelip de burayı tercih ettiniz? der. Atatürkün cevabı Atatürkçedir. Der ki; Ben en zor olanı yapayım da, siz arkamdan kolayları nasıl olsa yaparsınız. Ne bilsin ki en kolayları bile çabuk yıkabildiğimizi ama, bu aradaTahsin Çoşkan; Paşam burda hiçbir şey yetişmez, pek uğraşmayın der. Ama dinleyen kim. Tahsin buraya ziraatçileri getir ve incele bana burasıyla ilgili resmi bir yazı getir der. Biraz sonra Tahsin Coşkan, kendi dediği çıktı diye çok mutludur, üzerinde Burada hiçbirşey yetişmez...yazılı, altında da ziraatçilerin imzasının olduğu bir belgeyi Mustafa Kemalin önüne koyar. Atatürk biraz mütebbessim okur bu yazıyı. Kalemi alır, bu kağıdın yanına aynen şunları yazar; Burası vatan toprağıdır, kaderine terk edemeyiz, etmez de. Aynı Sakarya savunması gibi akasya savunmasını ele alır, çam ve köknarı 30 Ağustos olarak tamamlar ve hiç unutmayacağımız bir gün, lütfen hiç unutmayın, tarihte atladık bu günü, 25 Mayıs 1933. Ne yapar biliyor musunuz? Hani 5 Haziranlarda kutladığımız bir gün var, çevre günü değil mi? Çevre günü ne zaman kutlanmaya başladı? 1980 den sonra... Peki 25 Mayıs 1933 nedir? Atatürk o gün ne yaptı? İlk Çevre günü kutlamasını yaptı. Hem de bugünkü gibi, ağaç diktik, çöp topladık gibi değil. Bütün Ankara halkını bedava trenlerle buraya getirtiyor, ağaçlar boy vermişler, altında dinlenmekteler, havuz yapılmış, çocuklar yüzmektedirler. Hatta bütün masrafı cebinden öder ama kazancı almaz, buraya bir fabrika yaptırmıştır, süt ürünleri üretilmektedir ve herkes yemektedir. Herkes çok mutludur ama en mutlusu Mustafa Kemal Atatürkdür.
Nebizade diye bir arkadaşı vardır, Nebizadenin de kafası çok karışıktır; Paşam senden başka bir tek kişi burada bir ağaç yetişeceğine inanmadı. Peki sen nasıl anladın burda orman olacağını? der. Atatürk de; Gel Nebizade gel, şimdi anlatayım sana. Hani Tahsin Çoşkanın burda birşey yetişmez dediği günün akşamı, tebdili kıyafetle Çankayadan kaçtım, burdaki köylülere geldim. Köylüler beni tanımadılar. Köylülere, ağalar dedim burda ağaç yetişip yetişmeyeceğini bana en kolay yoldan nasıl ispat edersiniz dedim. Al dediler ve bana bir testi su verdiler, bir de kazma kürek. Kaz orayı iki gün sonra gel biz sana ne olacağını söyleriz dediler. Ah o iki gün Çankayada nasıl geçti bir Allah bilir bir de ben. İki gün sonra gittim testiyi çıkardım, testinin içinde su bitmişti, köylülere uzattım. Dediler ki bana; Ağa testide su kalmamış, toprak su emiyor, bakma bunun üstünün kurak olduğuna, biraz uğraş burda ne ekersen biçersin. Ve hani Tahsin Coşkanın o raporu bana getirdiği gün ben çoktan projeye başlamış, epey de ilerlemiştim der. Sonra Tahsin Coşkanı da buraya müdür tayin eder. Evet lider olmak hakikaten kolay iş değil...
Bizler iyi değerlendirmemişiz onun çevre hareketini ama bakın dünya ne güzel değerlendirmiş hareketini. Ben size bu bilgileri vermek için 1919dan başladım ve bugüne kadar çıkan bütün gazete ve dergileri tarıyorum. Taramam sırasında 28 Temmuz 1933 günlü Cumhuriyet Gazetesinde bir haber okudum. İnanılmaz bir haberdi. Hani bir çiçek alıyoruz, kırmızı renkte, hediye götürüyoruz ve adına da Atatürk Çiçeği diyoruz. O Atatürk çiçeğinin adını biz koyduk zannediyorduk ama bakın gazete ne diyor. Haber şu; Chicago özel-Geçenlerde Vanderbit Üniversitesi profesörlerinden doktor Kirk Landın laboratuarlarında muhtelif ameliyeler neticesinde kırmızı renkte yeni bir çiçek elde edilmiştir. Profesör bu yeni çiçeğe isim ararken yanında duran ama daha önce Tarsus Kolejinde Atatürkle tanışmış, onun tabiat bilgi ve ilgisine hayran olan bir diğer profesör bu çiçeğe Atatürk isminin verilmesini önermiştir. Ve bu öneri dünya nebatat dairesine iletilmiş ve Atatürkün yaptığı çalışmaların anlatıldığı toplantıda oy birliğiyle kabul edilmiştir. Yani dünyadaki her ülkede bu çiçek Gazi Atatürk adıyla üretiliyor ve satılıyor.

