• 16-09-2010, 13:15:19
    #1
    Kimlik doğrulama veya yönetimden onay bekliyor.
    Kurmaca nedir ve bana bir kurmaca örneği gerekli :S

    internette öğrendiğim kadarıyla kurmaca bu imişş

    ama bana birde kurmaca örneği lazım



    Destan, halk hikâyesi, masal, fabl, öykü, roman, tiyatro gibi türleri kapsar.
    Bu türlerde anlatılanların bir kısmının hiçbir gerçeklik temeli yoktur. Masal, fabl gibi türler bu gruba dâhil edilebilir.
    Bir kısmı istenirse gerçeklikten hareket edilerek, istenirse tümüyle tasarlanarak yaratılır. Öykü, roman, tiyatro gibi türler bu gruba dâhil edilebilir.
    Bir kısmı mutlaka bir gerçekliğe dayanır; ama söz konusu gerçeklik bir düş ve kurgu perdesinin altında nerdeyse görünmez hâle gelir. Destan, halk hikâyesi gibi türler bu gruba dâhil edilebilir.
    Anlatıcı, kişi, zaman, mekân olay ögeleriyle kurulurlar. Kurmaca metinlerin asıl varlık nedeni okuru bilgilendirmek, ona bir şeyleri öğretmek değildir.
    Kurmaca metinlerde yazarın asıl amacı, kendi kurduğu bir dünyanın içine çekerek okuru dar yaşam alanının dışına çıkarmak ve başkalarının yaşamına ortak etmek, eğlendirmek, dolayısıyla da onun yaşantılarını zenginleştirip renklendirmektir.
    Kurmaca metinlerin öğretici-eğitici işlevi doğrudan değil, dolaylıdır. Bu metinler daha çok, estetik zevk vermek, heyecan uyandırmak amacıyla yazılır. En gerçekçi kurmaca yapıtlarda bile hiçbir okur gerçeğin kendisini bulamaz. Çünkü yazar, ele aldığı gerçekliği yaratıcılığını, düş gücünü, özlemlerini, sanat zevkini, hayata bakış açısını vb. işin içine katarak yeniden yaratır. Gerçekliği kurgular, eklemeler ve çıkarmalar yaparak ona dilediği biçimi verir. Yani kurmaca bir metindeki kişi, zaman, mekân, olay öğeleri farklı bir yazar tarafından değiştirilip farklı şekilde yeniden kurgulanabilir.
    Bu yüzden de aynı gerçek olay ve kişilere dayalı hiçbir kurmaca yapıt diğerine benzemez.
    Kurmaca metinler günlük hayatın ve bilimin gerçekleriyle doğrulanmak zorunda olmadıklarından yüzyıllar boyunca tazelik, gerçeklik, evrensellik ve güncelliklerinden bir şey kaybetmezler. Geçmişte birçok bilim adamının geliştirdiği çok sayıda "bilimsel" kuramın geçerliliğini yitirmesine karşın "İnsanlık Komedisi, Don Kişot ve Madame Bovary" gibi kurmaca yapıtların canlılıklarını hâlâ korudukları göz önüne alınırsa bu savın doğruluğu ortaya çıkar. Kurmaca metinlerde nesnellikten söz edilemez. Kurmaca yapıtlar biriciktir, eşi ve benzeri yoktur.
    Kurmaca metinlerde yazar neyi anlattığından çok nasıl anlattığına önem verir; yani üslup yaratma kaygısıyla hareket eder, içerikten çok biçimi önemser. Dili kendisine özgü bir şekilde kullanır. Kendisini sözcüklerin mevcut anlamlarıyla sınırlamaz. Onlara belli bağlamlar içinde yeni anlamlar yükler. Mecaza dayalı sanatlardan yararlanabilir. Bu yüzden de kurmaca metinlerde dil göndergesel işlevinden çok coşku ve heyecan uyandırma işleviyle kullanılır. Kurmaca metinler yoruma açık nitelikler taşır. Bu yüzden de kurmaca metinlerden herkesin aynı anlamları çıkarması, aynı sonuçlara varması, anlatılanları zihninde aynı biçimlerde tasarlaması beklenemez.
    Kurmaca metinlerde açıklayıcı, tartışmacı anlatım pek görülmez. Kurmaca metinler genel olarak öyküleyici ve betimleyici anlatımla yazılır. Kurmaca metinlerde tanımlama, örnekleme, tanık gösterme, sayısal ve bilimsel verilerden yararlanma gibi düşünceyi geliştirme yolları kullanılmaz. Üsluba ağırlık verildiğinden deyimlerden, ikilemelerden, sözcüklerin duygusal anlamlarından yararlanma; benzetme, kişileştirme, konuşturma, eğretileme sanatlarına başvurma gibi anlatımı geliştirme yollarına ağırlık verilir. İstendiğinde diyaloglar, monologlar vb. ön plana çıkarılır.
    Sanatsal (kurmaca) metinlerin bir kısmı anlatmaya, bir kısmı göstermeye dayalıdır.
  • 16-09-2010, 13:17:36
    #2
    Gerçekte yaşanmamış ve insan tarafından oluşturulmuş hikaye, öykü,durum vs. Her gün onlarca örneğini görüyorsun zaten.
  • 16-09-2010, 13:35:42
    #3
    mesela bir hikaye kurmacayamı giriyor film çekmemiz gereklide kurmaca olarak bir hikayeyi alıp filme dökersekte olurmu?
  • 16-09-2010, 13:46:41
    #4
    Kafadan salladığınız kurmaca, eğer gerçek hayatta yaşanan bir olaydan film yapılırsa kurmacaya girmiyor bildiğim kadarı ile..

    bizim ülkemizde gerçek kurmadan daha tuhaf mesela
    http://www.moralhaber.net/ilginc-hab...-komalik-etti/ mesela bu haber bir film yapılırsa kurmaca senaryo olmamış oluyor.
  • 16-09-2010, 13:53:48
    #5
    Anarchist adlı üyeden alıntı: mesajı görüntüle
    Kafadan salladığınız kurmaca, eğer gerçek hayatta yaşanan bir olaydan film yapılırsa kurmacaya girmiyor bildiğim kadarı ile..

    bizim ülkemizde gerçek kurmadan daha tuhaf mesela
    http://www.moralhaber.net/ilginc-hab...-komalik-etti/ mesela bu haber bir film yapılırsa kurmaca senaryo olmamış oluyor.
    hocam bize kurmaca senaro lazım bide kurmaca senaryo örneği versene
  • 16-09-2010, 14:30:42
    #6
    CengiS adlı üyeden alıntı: mesajı görüntüle
    mesela bir hikaye kurmacayamı giriyor film çekmemiz gereklide kurmaca olarak bir hikayeyi alıp filme dökersekte olurmu?
    Eğer bir biyografiye dayanmıyorsa evet kurmacadır, eğer filme dökmek istiyorsanız özellikle O'Henry hikayeleri kısa filmler için uygundur.
  • 16-09-2010, 14:54:33
    #7
    hocam bize türkçe birşeyler lazım..
  • 16-09-2010, 14:57:55
    #8
    CengiS adlı üyeden alıntı: mesajı görüntüle
    hocam bize türkçe birşeyler lazım..
    Orhan Kemal - Elli Kuruş

    İster lapa lapa kar, ister şarıl şarıl yağmur yağsın, isterse de bütün gecenin ayazından karlar dona kesmiş olsun, sabahın beş buçuğunda karanlıkları ürperten sesiyle sokağa girerdi:

    “Gazete, havadiis!”

    Sabahın dördünde yazı makinemin başına geçtiğim için, bu ses, bu kara, yağmura, ayaza kafa tutan bu canlı, bu pırıl pırıl ses beni yazı makinemin başında bulurdu. Gazete paralarını akşamdan masamın kıyısına koyduğum için, bekletmez, koşardım sokak kapısına. Gazetelerimi önceden hazırlamış olurdu. Uzatır, paraları alır, saymaya filan lüzum görmeden cebine atar, donmuş burnu buhar kazanı gibi tüterek uzaklaşırken, canlı, yaşam dolu sesiyle sokağı gene neşelendirirdi:

    “Gazete, havadiis!”

    Anlattığına göre, gazetelerden birinde tahsildarlık yaparken kötü bir kadının ardından evini, İstanbul’u bırakıp İzmir’e mi ne giden babasına annesi ilkin çok kızmışsa da, sonraları, “Ne yapalım? Bizden daha iyisini bulmuş olacak. Uğurlar olsun!” deyip kolları sıvamış. Karaköy’deki bir eczaneye girmiş. Görevi, boş ilaç şişelerini uzun tel saplı fırçalarla yıkamakmış. Bir, beş, on, yüz, bin şişe değilmiş ki, belki on binler, belki de yüz binlerce. İsteyeni olsa haminnesi hemen evlendirecekmiş onu, ama yokmuş isteyeni. Bir gün kendi kendine, “Şimdi herkes güzel kadın alıyor,” demiş. “Benim gibi kara kuruyu kim ne yapsın?”

    Haminnesi Tahtakale’de, tuzcuda çalışıyormuş. Annesinin eczaneden kazandığıyla kıt kanaat geçiniyorlarmış ama şu son zamlar olmasa. Çaresiz, okulu beşten bırakıp annesiyle haminnesinin kazançlarına bir şeyler katabilmek, hiç olmazsa üç yaş küçüğüyle kendisinin okul masraflarını çıkarabilmek yolunu tutmuş, gazete satıcılığına başlamış.

    “Okumak istiyorum ağabey. İlk’i, sonra orta’yı, daha sonra da liseyi bitireceğim. Liseyi belki de yatılı sınavını kazanıp parasız okurum. Ama mutlaka okuyacağım. Kardeşim de… Babamıza benzemeyeceğiz hiç. Kardeşim diyor ki, o zaman babam ihtiyar olur. Saçı sakalı ak pak, elleri fitreye titreye gelir. Yalvarır. Acır mıyız?”

    Mevsim bahara dönmüştü ama gene de çok soğuktu.

    “Sen ne karşılık verdin kardeşine?”

    Omuz silkti:

    “Acımak lazım ama olmaz ki. Baba. Anneme sordum, canı çıksın, dedi. Haminnem ateş püskürdü. Fakat olmaz, dedim kardeşime. Annemle haminnemden habersiz…”

    Sabahın erken saatinde kalkıp koşuyormuş gazete bayisine. Bayi ana baba günü. Kendi gibi o kadar çok okullu çocuk varmış ki, bayi gazetelerini nazla veriyormuş. Daha kötüsü de gazeteleri alırken bayiye kapora vermek!

    “Babamın bir arkadaşı vardı, Sabir Bey Amca, ona gittim.

    Annem duysa öldürürdü. Hele haminnem! Ona da içerliyorum, varsa rahmetli kocası, yoksa rahmetli kocası. Kocası yani dedem polis miymiş Atatürk devrinde, komiser mi? Karakalem bir resmi var haminnemde, kırpık bıyıklarıyla iriyarı bir adam. Babam zayıftı. Güya torunlar çokluk dedelerine çekerlermiş. Nerde? Benim de, Şadan’ın da bileklerimiz ipince. İnsan bol bol yemezse, değil mi ağabey?”

    Karne zamanı birkaç gün gelmedi. Meraklanmıştım. Sınavlar sırasında olduğu için, belki de sınava hazırlanıyor demiştim. İyi düşünmüşüm. Geldi pırıl pırıl sesiyle, öksürüyordu:

    “Kusura bakmayın ağabeyciğim. Dersleri hazırlıyordum. Gece yarılarına kadar çalışıp, sabahleyin de erkenden uyanmak fena yordu. İki gün aksattım. Dilber Hanım öksürük için bir ilaç yazdırdı ama, nerde?”

    “Niçin?”

    “Beş yüz otuz kuruş be ağabeyciğim!”

    Aklıma bir şey geldi:

    “Ben sana bu parayı versem?”

    İçlere çökük gözleri, fırlak elmacık kemikleri, solgun derisinin donukluğuyla yüzüme öyle bir baktı ki:

    “Öksürük ilacını al diye…”

    “Anladım ama siz benim neyimsiniz? Karşılığında benden ne isteyeceksiniz?

    Kötüye yormuş olmasından korkmuştum.

    Haminnem, aman yavrum, kendinize dikkat edin, diyor. Pöh… Onun demesine ne lüzum var? Çocuk muyum ben?

    Ona, gerekli beş yüz otuz kuruşu bir şartla vereceğimi söyledim:

    “Şartım şu: Bunu, bana verdiğin gazetelerle ağır ağır ödersin. Oldu mu?”

    Az önce öfkeden değişen hırçın yüzü yumuşamış, durulmuş, çocuksu hâlini almıştı:

    “Şimdi oldu,” dedi.

    Benimki yardım. Bakıyorum okuma hırsı var içinde. Okuyup adam olma hırsı. Hoşuma gitti. Mesele bu…”

    Gözlerini yüzüme çevirdi:

    “Doktor olacağım ağabey!” dedi. “Bizim mahalledeki kör, topal, inmeli, sızılıları tedavi edeceğim, hem de parasız!”

    Parayı verdim. Aldı. Yıldırım gibi uzaklaştı. Sokağın başından sesi geldi:

    “Gazete, havadiiis!”

    Günler geçiyor, her sabah saat gibi geliyor, gazetelerimi verdikten sonra ekliyordu:

    “Üç lira kaldı borcum ağabey!”

    Sonraları borcu iki liraya indi, bir liraya, daha sonra da elli kuruşa. En son gün gelir, iki gazetemi verirse borcunu Ödemiş oluyordu ki, gelmedi. Şaştım. Neden gelmemişti? Elli kuruşumun üstüne yatabileceği aklımın kıyısından bile geçmiyordu. Sakın herhangi bir trafik kazasında… Sanki gerçekten olmuş gibi içim parçalanıyor, hızla gelen bir taksi ya da bir hususinin altında kalmışçasına, kanlı bir insan yavrusunun her yanı kırılmış cesedi kafamda canlanıyordu.

    Günler günleri, günler haftaları, haftalar da ayları kovaladı.

    Unutmuştum.

    Bir başka çocuk getiriyordu gazetemi. Bu, ondan da cılız, ondan da üfürsen uçacak gibiydi. Onun da bir başka hikâyesi vardı çocuk omuzlarında taşıdığı.

    Karların savrulduğu bir kış sabahıydı.

    Yazı makinemin başına geçmiştim. Şimdiye kadar hiç işitmediğim cılız bir çocuk sesi:

    “Gazete, havadiiiis!”

    O muydu? Fakat hayır, olamazdı. Pek cılızdı. Penceremin önünde durmuş, ısrarla vızıldayıp duruyordu:

    “Gazete, havadiiis!”

    Aşağı indim. Her günkü dağıtıcıdan almıştım oysa gazetemi. Kapıyı açtım: Kısa pantolonlu, minnacık bir çocuk. Savrulan karlarla ıslanmış gazeteleriyle titreyip duruyordu.

    “Ağabeyim, kusura bakmasın, dedi amca!”

    “Ne bu?”

    “Elli kuruş borcu kalmış size de…”

    “Kendisi nerede?”

    Ağlamadı, hıçkırmadı. Taş gibi, “Öldü,” dedi. “Dün Edirnekapı’ya gömdük…”

    Elli kuruşu uzattı. Sonra çekip giderken:

    “Gazete, havadis!”