Roma'da stoacı düşüncenin nasıl hakim yönetici sınıf olduğunu ve niteliklerini görürken İslam'a açılımlar elde ettim. - ki bu insanların önemli bölümü Hristiyan bile değiller. Mesela birisi bizim Gladiatör filminden tanıdğımız Maximus.
Stoacılar temel tanrı düşüncesinde evreni yaratan, her yerde onun izinin görülebileceğine inanan, kaderi bir kaçınılmaz senaryo olarak ele alan ve sabrı biraz daha öte bir nokta acıyı ya da yanıltıcı duyguları reddederek uygulayan kişiler olarak ele alıyor tarih. Onlara göre şu anda kaçınılmaz olanı yşaıyoruz, yani sen ben daha iyi ya da kötü olamazdık, şu yaşadığımız kaçınılmazdır. Daha öte kaçınılmazlara ulaşmak için sahte hisleri örten büyük bir savaşçı olup sonucu yaratıcıya teslim etme fikrini benimserler. Bu adeta Roma'nın tüm başarılı yöneticilerinin fikridir.
İslam'daki tevekkül'de de aynı şey var. Ama bizim tevekkül tarihimizde birşey için savaşılmayan, Hz. Ömer'in hakkında "tevekkül yiyiciliği" dediği bölüm de var. Deveyi bağlamadan Allah'a havale etmenin tevekkül olmaması gibi.
Stoacıların temel niteliklerinden birisi büyük bir tek dünyaya inanmaları. Bunun felsefi temelini bilmiyorum, araştırıyorum, ancak büyük Roma'nın hudutsuz yayılmasında etkisi olduğu açık.
Hayatınızın temelinde tevekkülün yeri nedir? Benim hayattaki birkaç başarımın temelinin tevekkülden başka sebebi yok açıkçası.
...evet sonuncusunu da anladım.
Roma'lı arkadaşların düşüncesi şu: İnsanın tüm zekası aslında yaratıcı kaynaklı. (İslam'da da bunun bir adı vardı??) Yani ortak akıl. İnsanları akıllı ya da aptal yapan şey, sadece bazılarımız bu ortak akla her daim kapımız olduğunu bilirken bazılarımız onu reddediyoruz.
Bu ortak ve tek aklın sonucunda çıkaracağı nihayi yasa da tek olmalı. Yasası giderek tek olacak insanlık, gün gelecek tek ülke olacak. -> tek ülke ülküsü buradan geliyor ve Roma'nın büyüme güdüsü. Neyse