"Mustafa Kemal Atatürk" Başlığı
426
●83.867
- 08-06-2019, 10:42:20Atatürk'ün en sevdiğim fotoğrafı 28 Kasım 1930'da Ege Vapuru'nda çekilen fotoğrafıdır.
Yaşayamadığı ama içinde kalbinin en güzel yerinde sakladığı çocukluğunu gururla gösterdiği o salıncaklı fotoğraf...
O fotoğrafın hikayesini Sunay Akın 8 Kasım 2009'da Cumhuriyet gazetesindeki köşesinden yazmıştı.
İşte Mustafa Kemal'in ayağını yerden kesen o salıncağın hikayesi
"Günlerdir Haliçte bekletilen Ege vapuru bir hurdacı tarafından satın alındığında, söküm işinde çalışan bir işçi güvertedeki salıncak karşısında duraksar bir süre... Akşam eve döndüğünde, bahçeye çağırdığı çocukları, bir ağacın dalına asılı Ege vapurundan sökülen salıncağı görünce sevinç çığlıkları atarlar ve ilk binen olmak amacıyla koşuşurlar!
Ege vapurunun seferde olduğu 1930 yılının 28 Kasım günü, içindeki çocuğun sesini dinleyen bir yolcu salıncağa oturur ve yerden keser ayaklarını... Salıncağın salınımları, çocukluğunun bir döneminin geçtiği köye götürür onu...
On altı yoksul çocukla birlikte sünnet edildiği günü yeniden yaşamaktadır. Karagözün karşısında gülerken, eve süslenerek getirilen koçların kavrulan etlerinin taşındığı tepsilere takılır gözü. Kıyafetine bakar; kendisi de süsler içindedir.
- Ah babacığım!
Sünnetçinin karşısındaki acı dolu bu haykırışı üzerine annesi, kısa bir süre önce kaybettiği eşini anımsar ve gözyaşlarını gizlemek için davetliler arasından kuytu bir köşeye doğru uzaklaşır. Sünnet töreninin ardından hokkabazın gösterilerine başlamasıyla neşelerine kavuşur çocuklar yeniden.
Ege vapurunun yolcusu salıncakta değil, bir duvar saatinin sarkacında oturmaktadır sanki. Zaman denilen o kıyısız denizdeki yolculuğunda, toprağı kazıyarak yaptığı oyuncak evdedir bu sefer. Burası bir sığınaktır onun için. Taşlardan yaptığı ocakta pişirdiği yemekleri kız kardeşi ve Çingene çocuklarla paylaşmaktadır. Bir gün, Aziz adlı arkadaşı ocağı yakmak isterken otlar aniden tutuşur ve oyuncak ev yanmaya başlar. Alevler arasından zorlukla dışarı çıkarır kız kardeşini...
Oyunlarında bir prenses gibi sakınır kardeşi Makbuleyi. Dallardan bir kulübe yapmak için yeniden kolları sıvar. Üç basamaklı bir merdiveni olan kulübe tamamlandığında kız kardeşini içine oturtur ve koşarak uzaklaşır... Geri döndüğünde bir karpuz vardır ellerinde. Karpuzu dilimler ve kardeşine uzatır. Sonra, kulübenin duvarına yaslanır ve gülümseyerek Makbulenin karbuzu iştahla yemesini seyreder.
Daniel Defoenun ölümsüz kahramanı Robinson Crusoe gibi davranmaktadır oyunlarında; O da, hiç sevmediği, canının alabildiğine sıkıldığı köy günlerinde, ıssız bir adaya düşmüş gibi kulübeler yapmaktadır ağaç dallarından.
Jean Jacques Rousseau, Robinsondaki bireyciliği mutlak yalnızlık olarak değil, doğanın yeniden altedilmesi ve uygarlığın yeniden üretilmesinin bir başarısı olarak görür. Fransız düşünürün bu değerlendirmesi, Ege vapurunun salıncağında çocukluk günlerine dönen yolcu için tüm yaşamının bir özetidir sanki!
Salıncaktaki adam, martı çığlıklarıyla kendine gelir... Yolcuların bir kısmı ekmek atmaktadır deniz kuşlarına. Onun da güvercinleri vardı çocukluğunda. Kümes bile yapmıştı onlara. Dallardan, tahtalardan oyuncaklar üretmekte ustaydı. Hatta, bir tanbura bile yapmış, üzerine teller takıp çalarak tüm arkadaşlarını eğlendirmişti.
Mustafa Kemaldir salıncakta oturan yolcunun adı. Kulübeler yaptığı yer de, babasının ölümünün ardından annesi Zübeyda Hanımın isteği üzerine gitmek zorunda kaldığı, dayısı Hüseyin Efendinin Langazadaki çiftliğidir. Mustafa Kemalin, büyük bir göl kenarında olan Langazadaki günleri, onun hayat ve okuldan uzaklaştığı bir dönem olarak görülse de, burada oynadığı oyunlar gelecekteki başarısının bir habercisidir aslında. Oyunlarıyla benzeştiği roman kahramanı olan Robinson Crusoeda şöyle bir bölüm vardır: Ekini biçmek için bir orak ya da tırpan yokluğu çekiyordum. Tek yapabildiğim şey gemiden kurtardığım silahlardan büyük bir kılıcı tırpan yerine kullanmak oldu.
Kılıç ve sapan... Mustafa Kemal Atatürkün de söyleyeceği vardır bu konuda: Kılıçla toprak ele geçirenler, sabanla toprak ele geçirenlere yenilmekten, sonunda bulundukları yerleri bırakmaktan kurtulamazlar.
Bağımsızlığın, özgürlüğün emeğe dayalı politikalarla korunabileceğini çok iyi bilen Atatürk, zorbalığa, sömürüye karşı emeğin yanındadır. Sonunda kazananın emekçilerin olacağını şu sözleriyle açıklar: Kılıç kullanan kol yorulur, nihayet kılıcı kınına koyar ve belki kılıç o kında küflenmeye, paslanmaya mahkûm olur. Lakin sapan kullanan kol gün geçtikçe daha ziyade kuvvetlenir ve daha çok kuvvetlendikçe daha çok toprağa sahip olur.
- 10-10-2019, 14:05:39Bazı arkadaşlar yoksulluğumuzu bahane ederek memleketlerine dönmek istiyorlarmış.
Kimseyi zorla Büyük Millet Meclisi'ne davet etmedim.
herkes kararında Özgürdür.
Ben,kutsal davaya inanmış bir insan olarak hiç bir yere gitmemeye karar verdim.
Hepiniz gidebilirsiniz!
Asker Mustafa Kemal olarak,ben;mavzerimi elime alır,fişekleri göğsüme dizerim.
Bir elimede bayrağımı alır,Elmadağ'a çıkarım.
Orada tek kurşunum kalana kadar Vatanı savunurum.
Kurşunlarım bitince değersiz vücudumu bayrağıma sarar,temiz kanımı,kutsal bayrağıma içire içire tek başıma can veririm.
Ben buna Ant içtim!'' - 07-01-2020, 21:15:06Üyeliği durdurulduSinan aga an itibari ile HaberTürk'te Atatürk Devrimlerini anlatıyor.
https://www.youtube.com/watch?v=s-KKgm4ysjk


