• 04-08-2008, 19:34:31
    #1
    arkadaşlar yarın türk dili ve edebiyatı dersinden final'im var ve finalde Füruzan, SEVDA DOLU BİR YAZ romanından sorumluyuz. bu kitabı okuyan ya da özetini bulabilecek birisi var mı acaba
  • 04-08-2008, 19:57:18
    #2
    Üyeliği durduruldu
    Galiba Yani kesin roman özeti değil ama işine yarar belki çünkü çok aradım ama yok yok yok


    -Sevda Dolu Bir Yaz yeni yazılmış öykülerinizi okura sunan bir kitap. Neden ara epeyce açıldı? Öyküyü bir süre ihmal mi etmiştiniz? Araya başka işler, başka yazı türleri mi girmişti?

    - Her yerde her tarihte her olayda 1970'lerden başlayarak sürekli edebiyatçı kişiliğimle var olduğumu sorunuzla yeniden ayrımsadım. İlk kitabım Parasız Yatılı yazarlık serüvenimin de ciddi ilk adımıydı. Kitap okurlarına erişene değin resme olan eğilimimi hâlâ taşıyordum. Parasız Yatılı öylesine büyük bir ilgiyle karşılandı ki, üstelik bu ilgi kesintisizlikle kitabı durma kuşatmakta. Çizimlere yükleyeceğim, renkle, vurgulayacağım görseli sözcüklere aktararak edebiyatımı kurabilirim diye düşündüm. Sözcükler benim için oldum bittim gizemli işaretlerdi. İlkokul öncesi yıllarımda küçük bir çocukken büyüklerine tuturma sayılacak denli, ikide bir garip buldukları sorular sorduğumu anımsıyorum. Kediye niye kedi diyoruz, masaya niye kedi demiyoruz, bana niçin ev demiyoruz vb. sorularla onları bunaltıyordum. Onlar da sıkkın "Öyle denmiş başka türlü olamaz" yanıtıyla yakalarını üstelemelerimden sıyırıyorlardı. Böylece sonunda bir başıma bir köşe bulup kedileri masa ya da başka şey yaparak, kendimi de bana hangi sözcük çekici geliyorsa o sayarak oyalanıp duruyordum. Çocuk beyninin koşullanmamış tazeliği dünyanın kesin sözcüklerle tanımını kuşkuyla karşılıyor olmalıydı. Ya da onların yer değiştiremezliğinin sıkıntısı duyuyordu. İlk kitabımla başlayan okurlarımın yoğun ilgisinin ve öteki çalışmalarımı da kucaklayan değerlendirmelerinin içinde oldum hep. Resim, boya, renk, çizgi eğilimimi yine de taşıyordum o yıllar. Ressamlığın klasik araç gereçlerini, fırçaların numarasını, spatülle doğrudan tuvale yansıtma yollarını, yeni yaklaşımları öğreniyordum. Dünya resim tarihinin Batı, Doğu resminin geçirdiği evreleri izleyip okurken sonunda öykülerimle başka bir yöne çekildim.

    Kendimi her zaman sanatların tümüyle yakınlık içinde duyumsadım. Sanata duyduğum saygı, bağlılık hiç değişmedi. Sanatçıların dünyaya getirdiği ince duyarlılıklar, keskin bir zekâyla yol alan sorgulayıcı kafa tutuşlar, algılama derinlikleri toplumların yaşadıklarını sorgulamasında bence en başat noktada yerini alır. Kişiler özellikle de yurttaşlar eğer böylesi bir eğitimden geçtiyse (bu aynı zamanda seçkin bir duygu eğitimidir de) etik ve estetik arayışlarını yükselterek kavrarlar hayatı da.

    Öykülerime uzun bir ara vermiş gibi duyumsamıyorum kendimi. Yok elbette, sorunuzun kitaplarımın türlerine bakınca somut bir yanıtı olmalı. İlle de öykü dersek "Gecenin Öteki Yüzü" öyküler kitabı 1986'da yayımlanmış, birkaç yeni baskıdan sonra da tüm kitaplarım gibi YKY'de 1996'da yapılan son baskısı da bitmiş. Ardından bir roman var. Berlin'in Nar Çiçeği. 1988 ilk bakımı. Sonra şiir kitabı Lodoslar Kenti. 1990'lara bunlarla, bir de senaryo çalışmasıyla girmişim. Ara verişlerle eziyetli sürüncemelerle sürdürülen bir film çekimi 1989-1990 Benim Sinemalarım. 1997'de Ankara Devlet Tiyatrosu'nun yeniden yazmamı önerdiği Kış Gelmeden sahne oyununun bitirilmesi. Şimdi bile anlamakta güçlük çektiğim nedenlerden ötürü oyunun sahnelenmesi ertelendi. Neyse bu ayrıca kişiler ve onların hırsları konusunda yeniden şaşırmama, yeniden bir bakış edinmeme neden olması açısından benim için hayli öğretici olmuştur. Sonunda hâlâ uygun bir sözcükle tür saptaması yapamadığım Balkan Yolcusu geliyor. Kitaba gezi notlarıdır dedik. Savaşın izini sürerek yapılmış bir gezi...

    Savaş acısıyla dolu darmadağın edilmiş kentlerin çaresizlikle kuşatılmış insanların içine yapılmış bu yolculuğa "gezi" demek artık saygısızlık gibi geliyor bana. Günümüzün çok popüler sözcüğü gezi, bir turistik rehavetin, keyifli dinlencenin eşlik anlamıyla yüklü olduğundan kitabı tanımda çok hafif kalıyor. Tekrar baskısında benim başka bir sözcük bulmam gerekli, bulmalıyım da... Hayır, o bir gezi değil; bin yılımız biterken dünyamızın içinde savrulduğu tükenmeyen bir öfkenin, dinmeyen bir öldürme isterisinin tanıklığına çıkılmış kederli bir yolculuktu...

    Tüm yukarıda kısaca değindiğim bu değişik konulara Yeni Konuklar, Ev Sahipleri çalışmalarım da dahil, dille olan bağlantımın ince ayarı durma sürdüğünden yazmaya her yönelişim de kaçınılmaz olarak edebiyatçı kişiliğimle örtüşüyor.

    Yazma yöntemimin içinde daha önceden tasarladığım kesin sıralamalar oldu diyemem. Hayata dair olayların donup kalmasına bir sanat izin vermez. O gerçeğin daraltılmamış, indirgenmemiş tüm boyutlarını yakalamaya çalışır. İşte bundan ötürüdür ki sanat eskimez. İnsanlığa tutulan bir ayna olma işlevini ancak o koruyabilir.

    Hayata katılma yeteneğinizin, duyarlığınızın bilgilerinizin sınanmasını yetkinleştirir... Eğer sanatçıysanız alabildiğine kişisel bir çalışma disiplininiz vardır. Bu disiplin zaman zaman tam bir başıboşluk da içerebilir. Bundan ötürü beni en tedirgin eden sorulardan şimdi de şu harcıâlem 'bugünlerde tasarı olarak ne var' sorusudur. Ne mi var?...

    Yazmaya karar verdiğinizde bu, size ait bir özel takvim anlayışıyla bağdaşan bir zamandır. Sözcüklerinizle, mekân resimlerinizle, ortaya çıkacak olan kahramanlarınızla tek başınalığınıza çekilirsiniz. Bu benim için her zaman böyle olmuştur. Hücrenize kapanmaktır bu. Orda hem tüm dünya vardır hem de o gündelik dünya yoktur. Tanımlanması güç nerdeyse mahrem bir süreç başlamıştır... Benim yazarlık takvimim gündemini kendi belirleyen bir takvimdir. Daha açık söylemek gerekirse. Bendeki bu takvimin 'moda' söylemlere şaşırtıcı, hatta aşırı bir duymazlığı vardır. İşte bir yazarın yapısını, yani kendimi diderek, anlamaya çalışarak ortaya çıkarmaya uğraştığım durum bu. Şu anda yeniden kavrıyorum ki bir kitabımla ötekinin arasından geçerken, bir öncesiyle bir sonrasına yönelirken diyebilirim ki yazdığım ne olursa olsun ben edebiyat dünyasında dolaşmaktayımdır. Başka bir yöne çekilmişsem eğer o seçtiğim konuyla kafamda kesin bir vazgeçilmezliğin oluşmasındandır. Bir sanatçıyı çeken durma insanlardır. O yaşadıklarına bir sanat olarak bakar. Vazgeçilmez bir görüş koşuludur bu, çünkü bir varoluş biçimidir.

    İstanbul'un yazgılısı olmak
    Sevda Dolu Bir Yaz İstanbul'la durdurak bilmeden aramda süren çarpışmanın, tartışmanın sesleriyle çıktı geldi.

    Bu kentte yaşamayı içselleştirmişseniz durumunuz karmaşıktır. Bu genel değerlendirmeye biraz daha ışık tutmalıyım. Doğumlusu olduğunuz coğrafya böyle derin yoğun bir istem dışı olsa bile onun kesin yazgılısı olursunuz. Bu sizin ondan uzaklaşamayacağınız anlamına da asla gelmez. Asıl çözülemez zorluk da işte burda yatar. Benim gibi sanatla bağlı üst düzey bir çağrının nimetleri içinde Batı'da birkaç yıl yaşamış biri bunu sınar. Batının gelişmiş bir eski başkentinde (şimdi yeniden başkent olmakta) rahat, temiz pak, düzenli caddelerinde insanların çarpışarak yürümediği o noktada yaşasanız da durum değişmez. Hatta hayatınızı o tarihten sonra böyle bir yerde sürdürme kararı da alabilirsiniz. Öteki kentse bilincinizin en derin noktasında sinsice bekler sizi. Küçük bir çağrışımla başta sızarak, sonra o anda yaşadığınız kenti unutturup anılarınız da bastırdığınız kent, baraj kapaklarını yıkarak saldırır üstünüze. Birden çevrenizdeki o güzelim, bakımlı, uyumlu yürüyüşü, sesi, adım atışı adaplı uygar kenti beynimizden siler süpürür. Bundan hoşlanmasanız da engellenemez saldırısı dehşettir doğduğunuz kentin. İki bin altı yüz yıllık tarihiyle, değişik dillerin kesintisiz anlatışlarıyla üstünüze üstünüze abanır. Kimse İstanbul'un günlük kaosunda yaşamak istemez. Fakat O İstanbul'sa ne eder eder sizi kendine çeker. Alfabesi alabildiğine geniştir. Çalışkanlıkla, öğrenme şevkiyle bu organizmanın dinmez uzun soluğunu anlamayı başarırsınız. Sonuç büyülenmedir. Bu öğrenimse bir noktada biter sizi azad eder diye beklenmemeli. Toprağın altında sessizce gömülü bekleyen kentleri, nefti sarnıçları, çağları aşan su terazileri, gömülü lahitleri, hipodromları, padişah fermanları, yeşil kavuklu yatırları ve sesleriyle...

    Evet, o sesler, ışıklar konulan en kunt engeli bile yerle bir eder. Bir dünya insanı olma yetisi her sanatçının nerdeyse genlerinde taşıdığı bir olgudur. Eğer bu kentte doğmadıysa ya da bu kentin sonradan caymaz bir öğrencisi olmadıysa bu gizli isteğini gerçekleştirmesi bir anlamda daha kolaydır. İstanbul'un alfabesi çok geniştir. Tükenmez, düşlerle, olaylarla, şaşırtıcı insan yüzleriyle, değişik dinleri, inanışlarıyla doludur. Sıralayıp durduklarım, söz olarak bir mırıltı gibi tepemizde asılıdır. Toplam olarak tarihin derin belleğindedir bu kent... İşte bir kent ki üstüne titreyerek düşülecek, gözümüzden sakınacağımız bir toprak. Günümüzde ki başat sorusunu, sorumluluğunu ise kentin vicdanını oluşturması gerekenler taşır. Onlarsa orda yaşayan kalabalıklardır. Yani bizleriz...

    Kentin vicdanı yitirse yargı insanlığın tarih kürsüsünde çok ağır olarak gelecektir.

    Sevda Dolu Bir Yaz'ın ilk pırıltıları olası saymadığım bir yerde beni buldu. Saraybosna'yı öldürmeye programlanmış savaş dolu o yılların Mostar kentine uygulanan barbarlığında yakaladı. Kışın son günlerinde Balkan yolculuğum başlamıştı, Yahya Kemal Beyatlı'nın doğum yeri Üsküp'teydim. Batı'ya yaptığım tüm gezilerimde üstünden uçup geçtiğim Balkan topraklarına sonunda işte ayak basmıştım. Ağır acımasız bir zamanın içinde Makedonya dağlarından geçiyordum. Bu dik, ele geçmez coğrafyadaki hâlâ silinmemiş Türk Osmanlı izlerinin en yetkinlerinden biri olan Mostar arasız deşilip parçalanıyordu.

    Sanatçı bolluğu
    Bir akşam Üsküp'te kentin nerdeyse kapılarına değin gelmiş savaşın karanlığında bambaşka şaşırtıcı seslerin içine düşmüştüm. Üsküplü gençlerin oluşturduğu bir koronun konserini dinliyordum. Alçakgönüllü bir mekânda, hatta barakamsı bir yerdeydim. İlkten Yunus ilahilerini okumuşlardı. Sonra Rumeli türkülerine geçmişlerdi. Yanan küçük sobayı çevreleyen kalabalıktan yükselen hatasız söyleyişler çevremi saran her şeyi, Üsküp kentinin güzel köprülerini, kervansaraylarını, türbelerini, geçmişin yapılarını yumuşak ipeksi bir güzellik örtüsüyle kaplıyordu. İşte o gece bir ay kadar önce ayrıldığım İstanbul'u ve oradaki 1990'ların ortasında giderek egemen olan sesleri düşündüm. Gırtlak oyunlarıyla perdelenen süslenen şarkıları, ses dalgalanmalarıyla zedelenen söyleyişleri, yapmacıkla, çok bilmişlikle her yanı kolaçan edip duran (sanatçı) bolluğunun boğuculuğunu duyumsadım. Türkülerin bile elektronik aygıtların ekolu vınlamalarıyla yansıyan o garip hatta gülünç klip çekimleri eşliğinde söylenişinin yapaylığını anımsadım. Üsküp'ün savaşı bekleyen bu insancıl korosu tüm bu yapaylığı hızla temizliyordu. Bir büyük şairin kentinden, öteki büyük şairin kenti olan İstanbul'a yol alıyordu sesler. Nâzım Hikmet "Ada sahillerinde bekliyorum" şarkısından bir dizeyi bir şiirine koyuyordu. İstanbul'un sesleri sahiciliğini güzelliğini yitireli acaba ne kadar zaman geçmişti? Müziğe bu denli saygılı olmayı bilen Üsküpler'den sonra Balkanlar'ın birçok noktasında da aynı anlayışa tanık olacaktım. Hem de nasıl yıkıcı, acıtıcı koşullarda sürüyordu bütün bunlar. Ayda birkaç kez tedavülden kalkanların yerine yeniden basılan paralar, dehşetli bir pahalılık, geldi gelecek bir savaşın sürdüğü yerde kentlerinin talanına gözyaşı döken insanlar... Yine de konukseverlik, yine de güleryüz... O içli türkülerle mi direnç sağlanıyordu acaba? Bu duygu sağlamlığının kaynaklarında neler olduğu beni çok düşündürdü... İşte sorunuzun değişik yollardan ulaşıp gelen yanıtı bu. İmparatorluğun önemli bir kentinin güzel Üsküp'ün şairi ile, imparatorluğun binlerce yıllık payitaht kentinin şairinin kentlere özgü oluşumlara nasıl eğildikleri dikkat çekiciydi.

    Şarkılar kitabının Sevda Dolu Bir Yaz'ın ilk sözcükleri Üsküp'le yalın, nerdeyse eşyasız ve korunaksız bir evcikte söylenen şarkıların, türkülerin açıverdiği kapıdan çıkıp geldi...

    İçi boşaltılmış nostalji
    Son kitabımla ilgili bugünlerde nerdeyse ilk sırada yer alan soru şu oldu. "Nostalji miydi bana bu kitabı yazdıran". Bu soru beni şaşırttı. Bir otobiyografi değil ki yazdıklarım. "Nostalgia" sözcüğü sanırım özellikle Andrey Tarkovski'nin filminden sonra birden yayıldı söylenir oldu, hatta moda oldu. Oysa Tarkovski filmine koyduğu bu adla bize çok başka şeyler anımsatmaya, düşündürmeye çalışıyordu. Türkçe karşılığı sözcüğün yurtsama olarak geçiyor... Yurtsama dersek eğer konu yol değiştiriyor. İçi dışı adamakıllı boşaltılmış Nostalji lafını bir yana bırakıp gelelim kitaba. Bir zamanı, o zamanın kentindeki nedense sıradan demeyi huy haline getirdiğimiz kişileri anlatmayı amaçladım. Sıradanlık toplumda sanırım alâyişten uzak yaşamak anlamında da kullanılıyor.

    Oysa Sevda Dolu Bir Yaz çok önemli bir kentin ruh değiştirmesine tanıklık ediyor sayılabilir. Bu hızlı ruh değiştirme dinamizm diye nitelenip duruyor. Öyle mi acaba?... Bana nedense pek öyle görünmüyor. Tüm dünyanın arkada bıraktığı ikinci bin yıla bir dönersek, yani bir bölümüne çoğumuzun da tanık olduğumuz şu biten bin yılımızda gönül ferahlatıcı oluşumlar ne denli az. Türkiye'de yaşananlar neden daha farklı olsun ki. Hatta zaman zaman daha da beter insan durumlarıyla yüz yüzeyiz. Son öykülerim için açıklamalarım bundan öteye gidebilir mi sanmam. Her kitap okuruyla arasında nerdeyse mahrem bir süreç yaşar. Yazarın ulaştığı, ulaşmayı amaçladığı derin yerin ötesine de geçen okurlar vardır. Kitap yazılma sürecini tamamladı. Yeni hayatına başladı okuruyla buluşarak. Bu durum gerçekleştiğinde ise her şey şaşırtıcı bir dönüşüme uğrar. Kitaplar canlıdır çünkü.

    - Sevda Dolu Bir Yaz üç öyküden oluşuyor, bunların ikisi birbirlerini izleyen öyküler. Bu iki uzun öykü okurda bir roman duygusu uyandırıyor. Birlikte tasarlandı da iki ayrı öykü mü çıktı ortaya, yoksa birinci öykü ikincinin de yazılmasını gerektirdi? Ya da başka türlü sormak gerekirse, bir roman malzemesinden niye birbirini izleyen iki öykü çıktı?

    - Birinci ve İkinci Yaz Şarkıları ayrı kurgulandı. Ayrı ayrı okunabilir bütünlüklere de sahiptirler. Roman olarak geliştirmeyi daha ilk tasarlanma sürecinin başından beri düşünmedim. Beni burda Tanrı inancıyla dolu, her yaşadıklarını kadere bağlayan insanlar ilgilendirdi. Tanrının yargısının amansızlığıyla (bu amansızlık her semavi dinde var) sessizce hayatın tüm kargışlanmasını boynu bükük yüklenen bu insanlar kimi zaman içimi titretti. Bu sorusuz boyun eğişlerin etik yanını irdeledim. Hayır yanlış anlaşılmasın, bu Tanrı inancını iki yüzlülükle, bir tacir gibi kullananlardan söz etmiyorum... Ötekiler, her şeyi yüklenip kendilerine bırakılan çok az bir payla mutlu olma çabasını sürdürenlerdi yöneldiklerim. Onlarsa çoğunluktadır bilindiği gibi. Kandırılmaya, oyalanmaya, razı olmaya yatkınlıkları hem öfkelendirici, hem merhamet vericiydi. Bir anlamda bilinen bir gerçekle de yeniden yüz yüze getirdi beni. Toplumsal oluşumda kayda değer görülen yerlerde olmadıkları var sayılıyordu. Edebiyatta da, dünya edebiyatında da "Sıradan insanlar" "küçük insanlar" değerlendirmesiyle yaklaşılıyordu bu kalabalığa. Benim açımdansa durma düşündürücü oldu bu tanımlar. Sıradan insanlar demekle ne kastediliyordu? Bu kolay söylenmiş tanımın üstünde çok tartışıldığını sanmıyorum. Gösterişli varsıl bir konaktaki ilişkiler, Sevda Dolu Bir Yaz gösterişsiz semtlerde oturanlar Birinci Yaz Şarkıları, İkinci Yaz Şarkıları'nın kişileri de ortaya çıktılar.

    Sessizce yaşayanlar
    Yazarlığımın başladığı 70'lerden bu yana genel izlek buydu benim açımdam. Dikkate alınanlarla, onların çevresinde ya da uzaklarında sessizce yaşayanların hangi duyarlıklar, kurnazlıklar ya da amansızlıklarla dolu olduğuna merakla eğildim. Benim esin kaynağım kalın çizgisiyle budur diyebilirim. Esin nedir diye düşündüğümde ise birikimlerin konuyla örtüşüp olgunlaştığı çizgi sınırına geldiğinizde sanatçıdaki oluşan değişimdir. Ben buna başından beri yazma bilinci diyorum, ya da yaratma bilinci. Artık ayrı bir yerdesinizdir. Bir iç dürtü sizi yedeğinde tutar yazmadan önce. Aylaklık zamanları sayılacak hiçbir dönem yoktur bence yazarın hayatında. Dünyayı algılayışınız kökten bir değişime uğramıştır. Duyularınızın koruyucu üst derisi sıyrılmıştır. Tüm sinirleriniz alabildiğine açıktadır. Zihninizin hızı parmaklarınızı zorlar. Çevreniz geriye çekilir, sözcükler kimi kez yetmeyebilir. Bu sizi zaman zaman mutsuz eder. Bir notasından katıldığınız yüzyılınızın bitiminde hem dünya için, hem ülkeniz için kaygılarınız vardır. En azından benim kaygılarım giderek umutsuzluğa dönüşmekte. Bu umutsuzluğa karşın beni yazmaktan caydırıcı bir duyguyu henüz tanışımıyorum. Buna duygu diyorum. Düşünce olarak karamsarlığım kuntlaşıyor. Sonra son bir çalışmam yayınlanıyor, ardından yankıları geliyor. "Böyle insanlar var mıydı?" diye. Yeniden şaşırtıyor okur beni. Yazılanları bu denli içtenlikle tartışabiliyorlarsa evet o insanlar aynı zamanda onlardır. Onlar da İstanbul'a böylesine gönülden ilgi duyuyorlarsa (üstelik bu tepkilerin çoğunluğunu genç okurlardan alıyorum) demek ki onlar da yazılan bu kişilerden parçalar taşıyorlar... Bir ülkenin edebiyatı onun atardamarlarından en önemlisidir diye düşünürüm baştan beri, yanılmadığım ortada...

    - Hemen hemen bütün öykülerinizde var olan temel unsurlardan biri geçmişe dönük izlekler. Öykülerin çatısını bu izlek üzerine mi kuruyorsunuz? Bir dönem hayatımızı biçimleyen ve "süsleyen" bu kaybolmuş değerleri şiirin giderek azaldığı bu çağda yazmak size acı veriyor mu?

    - İlk iki sorunuza alıp başımı gittiğim uzun yanıtlar verdim. Bir anlamda açıklamalarımın üçüncü sorunuzu da içine aldığını düşünüyorum. Küreselleştiğini kabul etmek zorunda olduğumuz dünya çok ilginç bir dünya olmaktan ne yazık ki hızla uzaklaşıyor. Birbirine benzeyen kişilikler, hayata bakışta nerdeyse aynı kaygılarla, zafer noktalarıyla çevrelenmiş amaçlar, soruların en dibe vurduğu durumlar... Geçenlerde bir değerlendirme okudum müzikle ilgili. 1970'lerde klasik Batı müziğinin dünyadaki satış ölçüsü yüzde elliymiş. 1980'lerde bu yüzde payı otuzlara düşüyor, günümüzde, 1990'ların ortasından bu yana üçüncü binyıla girdiğimiz şu günlerde (artık girdik sayılırız, şunun şurasında kaç ay kaldı ki) yüzde yediye sekize düşüyor satış oranları. Bu Batı müziğinin en iyi icraları için ve Batı'nın kendi kültürüne ait açıklamalar.

    Yeniden ayrımcılık
    Biten yüzyılımız çok şeyi hem ileri fırlattı (aya gidildi) bir anlamda çok şeyi de giderek geriye çekti. Değişik coğrafyalarda ayrımcılık yeniden uç veriyor. Ben hem Fransa'da, hem Almanya'da (ikincisinde daha fazla) bulundum Fransa'da Cezayirlilerin gettoları var, Almanya'da Türklerin. Demokrasinin günümüzde de en egemen noktası sayılan İngiltere'de başka açılımlara tanık olunuyor. Londra'da yaşayan İngilizler koyu renkli insanların (bir zamanki sömürgelerinden gelenlerin yığılmasından ötürü) banliyölere taşınmışlar. Bu yolculuğumda, bir İngiliz karı koca bunu yakınarak dile getiriyorlardı. Londra çığrından çıkmıştı artık, dediklerine göre... Amerika'da hâlâ kara deri ayrımının sürdüğüne bir anlamda tanıklık edilebilir. Siyahların filmleri, siyahların dizileri, siyahların gettoları yerlerini koruyorlar. Görülüyor ki toplumlar ezberlerindeki hayatlarının dışında, değişikliklere karşı isteksiz hatta sinirli davranıyorlar. Çoğunluk şiddetten yanalar. Sorunuzdaki çok kültürlülük, çok renklilik beklentileri toplumların bir turistik gezinin sınırları içinde algılamak istedikleri eğlendirici bir şey olmaktan öteye geçmiyor. Kendi hayatlarına döndüklerinde bu renklilikleri anlatacakları serüvencikler olarak yaşamayı yeğliyorlar. Bir dinin inançlarına karşı göreneklerini yerine getirenleri vahşetle cinayetle suçlarlarken nedense et yemekten caymıyorlar. Tüm yabancı sayılanlar ancak sevimli uzak olursa hoş karşılanıyor. Hatta çoğunluk onlar ve biz ayrımının paydaları varsılların kendilerine yönelik olmazsa olmaz gelişmişlik göndermesiyle bitiyor. Dünyanın geldiği nokta şimdilik bu.

    - Sevda Dolu Bir Yaz'da anlattıklarınız, tıpkı diğer öykü kitaplarınızda olduğu gibi birçok kültüre ait farklı insanların, farklı sınıfların var olduğu , her kültürün kendi değerleri ile yerini bulduğu, birbiriyle çatışmayan unsurların yan yana bulunduğu zengin bir coğrafyayı tanımlıyor. Aynı coğrafyayı, birçok değerin neredeyse izlerinin bile silindiği günümüzde nasıl tanımlarsınız? Kültürel bir fakirliğe doğru ilerliyor muyuz, yeni dünyanın yeni oyuncakları eski estetik değerlerin yerini tutabilir mi?

    Şiddet, öldürme isterisi
    - İki hafta önce ünlü Woodstock Müzik Festivali'nin otuzuncu yıl kutlamalarında gençler bir süre sonra çevreye saldırıp, ne buldularsa yakıp yıkmaya giriştiler. Amerikan polisinin ölü olmamasına şükrettiği bu olay çok düşündürücüdür. Savaş karşıtlığı yapan, ırk ayrımcılığını portesto eden bu büyük müzik etkinliğinin yıldız adları hâlâ unutulmuş değil ki. Jefferson, Hendrix, Baez, Şankar, Dylan vb. gibi ünlü sanatçıların katılımıyla 1969'da başlar. Woodstock o yılların en önemli kafa tutan grubu olan Çiçek Çocukları'nın başlattığı dünya insanlığını kucaklayan bu barışçı tutum otuzuncu kutlama yılında bakın nasıl bir kapanış yaptı. Şiddet, öldürme isterisi günümüzde en yakışmayan, en beklenmeyen yerde kendini gösterebiliyor. Dünya hızla ortalama bir düzleme çekiliyor. Biz de bundan payımızı ummadığımız tek boyutlu bir hızla alıyoruz. Oyalanma toplumlara değişik ve giderek ucuzlayan TV gibi aygıtlarla sunuluyor. Aynı sesleri çıkaran tekdüze bir koro oluşuyor. Yaşam hüneri maddi olarak neleri elde ettiğinizle tanımlanır oluyor, asla ne ve nasıl olduğunuzla değil...

    - İnternetin, bilgisayarın, borsanın, globalizmin, medyanın, ithalatın, Amerikan kültürü hegemonyasının sürekli manüple ettiği, neyi sevmesi ve neye ilgi duyması gerektiği kendisine birçok iletişim aracılığıyla işaret edilen günümüz insanına yazarken, anlattıklarınızın karşılık bulamayacağına dair endişelere kapılıyor musunuz?

    - Günümüz dünyasının önemli belirleyicisi övgüyle taçlandırılan aşırı hızdan, bu hızın dışında kalınırsa geriye düşüleceğinden arasız söz ediliyor. Nerdeyse bir hız efsanesi yaratıldı. Peki hızın öznesi ne acaba. Kimsenin oturup bunu tartıştığını sanmıyorum. Moda olana karşı çıkmak her çağda biraz ürkütüp geride tutar kişiyi. Herkesin hayranlıkla (neye hayranlık!) alkış tuttuğu bu hızın toplumlara kazandırdıkları konusunda tartışma açmak kimi zaman yapılıyor olsa da bu efsane için öylesine alkışcılar tutulmuştur ki tartışmaların yapıldığı alan ne sesini yaya biliyor ne yerini genişletebiliyor. Çözümler karşı çıkmalar da değil aynı söylemin içinde aranıyor. Kimse sunulan bu küresel söylemin cazibesinden kendini alıkoyamıyor. Elbette yan gözle bakanlar var, fakat biz nüfusu altı milyarı bulan bu kalabalığı, yani en geneli ele almalıyız. Tehlike onda çünkü.

    İkibinlerde dünyamız
    Anlattıklarımın tümünün karşılığı hayatın içinde. Dikkatini yitirmeye gönüllendirilmiş yoğun kalabalıklara dahil olanların arasında her zaman ayrık otları vardır ve iyiki de vardır. Benim endişelenmem ancak belli bir alışkanlığa yönlendirilmiş, artık birbirine benzer günlerle yaşayıp mutlu olan insanların olduğunu düşünerek beğenilme arzusuyla onları odaklayıp yazmaya kalkarsam olabilir. Ben anlatmazsam olmaz dediklerimle edebiyatımı sürdürüyorum. Masaya oturduğumda hayatın büyük sarmalını, derin katmanlarını yüklenen, ayrımsamasa da yüklenen insanlarla baş başa oluyorum. İnsanlığın mahşerini kendisinin yarattığını biliyorum. İçim merhametle doluyor. Ölümlü bir varlığın hayatını bu denli süflileştirebilecek bir tekdüzeliğe nasıl gönüllü olabildiğine şaşıyorum. Düşüncesinin sınırlanmasına nasıl bu denli razı olabildiğine şaşıyorum. Bir dünya insanı olmak kendini öyle kabul etmek arzusu giderek olanaksızlaşıyor. 1976'da Henrich Böll'le Köln'de yaptığım unutulmaz konuşmada bu (dünya insanı) olma kavramından birkaç kez söz açmıştık. Ona bu konuda tüm yüreğimle katılıyordum. İkibinlerde dünyamızın ulaştığı noktaya baktığımda artık bunun da olanaksız olduğunu düşünüyorum ve görüyorum. Hangi dünyanın insanı olacaksınız ki?

    - Edebiyatın dünyadaki ve Türkiye'deki geleceği sizi korkutuyor ya da üzüyor mu?

    - Sanatların diyelim. Böyle bir şey olabilir mi? İnsanlık dilini mi yitirecek? Salt borsa çizelgelerini mi, savaş silahlarının geliştirilmesinde gerekli jargonları mı, politikanın bin yüzüyle yalanıyla süslü sözcükleri mi konuşacak?.. Eğer böyle bir zaman gelecekse hangi insanlar insan gibi kalıpda sanatı düşünecek diye girmeli tartışmaya, bu da salt benim sorum olamaz... İşte mahşer budur bence...

    - Gelecek yıl Füruzan'dan ne okuyacağız?

    - Bir roman ya da belki yeni bir Kosova kitabı. Şimdi ikisi yan yana duruyorlar sözcükleriyle, yüzleriyle, mevsimleriyle, ormanlarıyla, caddeleriyle, mekânlarıyla...
  • 04-08-2008, 19:58:23
    #3
    EuK
    Üyeliği durduruldu
    niye sorun ediyorsun be fatal yaz bi bot o bulsun
  • 04-08-2008, 20:03:01
    #4
    Üyeliği durduruldu
    buldummmm ama bunu buldum

    TADIMLIK
    O ilk yazı asla unutmadım. Çocukluğumun en büyüleyici yazıydı. Çünkü ondan öncekileri anımsamıyordum. Geçmiştekileri, büyüklerim sonraki yıllarda anlatacaklardı bana. Onlar benim yazlarım sayılmazlardı ki. İçimde kalacak günlerin en uzunlarının yaşandığı, sıcak öğlelerde tüm görüntülerin eriyerek dalgalandığı, büyüklerin gölge yerlere çekildiği, epeydir eski görkemini yitirdiği söylenen sokağımızın içten içe uykulu bir keyfi yaşadığı yazlardan biriydi. O yaz sonunda artık okula yazılacağımı söylemişlerdi bana. Bu ÔartıkÕla neyi vurguladıklarını anlamamıştım. Çok mu yaramazdım acaba? Okula hiç heveslendiğimi sanmıyordum. Gidince okulu görürdüm, beğenmesem de gitmezdim. Annemle küçük teyzem istemezsem zorlamazlardı diyordum, beni çok severlerdi çünkü. Başka teyzem yoktu; ona küçük teyze demek yaraşıyordu. O, on sekiz yaşına o yaz girmişti. Anneannemle dedemin çocuklarına taktıkları gösterişli adlardan ötürü daha on yedisini bir hafta önce arkasında bırakan küçük teyzemin yeniyetme kız yüzüne, Cezayir menekşesi mavisi gözlerindeki şaşkınlık dolu bakışlarına en yakışanı küçük teyze olmasıydı.
  • 04-08-2008, 20:46:49
    #5
    arkadaşlar bunlar özet değil yazarla olan söyleşiler. özeti bulamadım hiç bi yerde okuyan yok mu bu kitabı
  • 04-08-2008, 20:47:47
    #6
    EuK adlı üyeden alıntı: mesajı görüntüle
    niye sorun ediyorsun be fatal yaz bi bot o bulsun
    yaw zaten var database de orda bile yok anasini satyim
  • 04-08-2008, 20:47:50
    #7
    kitabı neden okumadın ?
  • 04-08-2008, 20:49:44
    #8
    disketim adlı üyeden alıntı: mesajı görüntüle
    kitabı neden okumadın ?
    evet din kültürü ve ahlak dersimize hoşgeldiniz.
  • 04-08-2008, 20:56:08
    #9
    ama senin sınavın türk dili ve edebiyatındandı