Merhabalar , www.canerguven.com sitemizden tüm edebiyat sevenler yayınlamış olduğumuz özgün ve bilimsel makalelere ulaşabilir ,bu kapsamda öğrencilerimiz faydalanabilir. Sosyal sorumluluk kapsamında hazırlanmış bir web sitesidir. CANER GÜVEN EDEBİYAT ÖĞRETMENİ

Sitemizden bir makale örneği aşağıda belirtilmiştir.

SAİT FAİK VE HİKAYE ANLAYIŞI
Sait Faik varlıklı bir ailenin tek çocuğu olarak 23 Kasım 1906’da Adapazarı’nda doğar. İlk ve orta öğrenimimi Türkiye’de tamamladıktan sonra üniversitede ekonomi eğitimi için İsviçre’ye gider. Fransa dönüşü Sait Faik çeşitli işlerde çalışsa da ailesinin ekonomik durumu iyi olduğu için rahat bir hayat yaşar. Ada balıkçılarını dost edinir, hayatı gözlemler ve ilk olarak İstanbul ve denizle ilgili hikâyeler yazar. İçkiye olan bağımlılığı yüzünden hastalanır, 11 Mayıs 195 yılında vefat eder.
Sait Faik’in özellikle son yıllarında kaleme aldığı hikâye kitapları Türk hikâyeciliği açısından önemli değişimler ve yenilikler barındırır. Faik hikâyenin merkezine kendini ve kendisiyle ilgili sorunları yerleştirir, samimi bir dil oluşturur. Bunun yanında bazı eserlerinde (halk hikâyelerinde ya da postmodern anlatılarda olduğu gibi) gerçeküstü olay ve durumlara yer verir. Bazı hikâyelerinde Maupasant hikâye tarzından kopar Çehov tarz hikâyeye yönelir. Yaşadığı devir oldukça çalkantılı bir konjonktüre sahip olsa da Sait Faik, toplumsal temalardan uzaklaşır yalnızlık, ölüm, umutsuzluk gibi bireyse temaları ele alır.
Sait Faik‟in ilk dönem hikâyelerinde, -Semaver (1936) ve Sarnıç (1939)- realist bir gözlemle yaşama sevinci, insan sevgisi ve sıradan insanla ilgili gözlemlerini anlatır. Şahmerdan’da (1940) yine gözlemci olsa da eleştirel bir tutum da sergiler. Lüzumsuz Adam (1948) ile başlayan dönemde ise Sait Faik, artık gözlemci yazar olmaktan sıyrılır kendi dünyasına yönelir. Ölümüne neden olduğu hastalığın etkileri son hikâyelerinde bariz olarak hissedilir ve sayısı on ikiyi ancak bulan bu hikâyelerde sanatçı ısrarla, anlattıklarının kahramanının kendisi olduğunu vurgular. Hikâye anlatıcısını/kendini, anlattığı hikâyelerin merkezine yerleştirerek ve anlattıklarıyla kendi derdini, kendi ölüm kalım savaşını anlatarak kendi hikâyesini kuran Sait Faik, kendi dünyasını anlatmayı biyografisine atıflar aracılığıyla gerçekleştirir.
Sait Faik’in Alemdağ’da Var Bir Yılan hikâyesinde bazı gerçek üstü olay ve durumlara yönelir. Eleştirmen Fethi Naci bu yönelişleri, toplum tarafından tasvip edilmeyen cinsel eğilimlerin örtülü şekilde dışavurumu olarak değerlendirir. Bu görünümün temelinde toplumdan ve dış dünyadan uzaklaşmayla başlayan derin bir yalnızlık duygusu ve ölüm korkusu vardır. Öyle ki Sait Faik Yalnızlığın Yarattığı Adam adlı hikâyesi başta olmak üzere, sürekli olarak ellerinin büyüdüğünden söz eder. Bu bakımdan Sait Faik’in yalnızlığın yarattığı bireyi anlatırken hikâye kahramanının bu tür halisünasyonlar görmesi bireyin gerçeklikten ve toplumdan uzaklaşmasıyla açıklanabilir. Bu bölümleri anlatırken de teknik olarak edebiyatımızdaki diğer sanatçıların kullandığı üzere “iç monolog” ve “bilinç akışına” yönelir. Ölüm kaygısı da algılanan ve anlatılan gerçekliğin değişmesinin bir başka nedenidir. Anlatıcı, G’.de anlattığı ve hastalığının ağırlaştığı dönemde başlayan süreçte sürekli olarak ölüm duygusu ile iç içedir.
Sait Faik’te görülen gerçeküstü durumların bir başka göstergesi de kendine toplum dışında bir arkadaş yaratma eğilimidir. Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar romanındaki Olric karakteri gibi Sait Faik de son dönem hikâyelerinin hepsinde görülen Panco karakterini yaratır. Sait Faik çoğu hikâyesinde onun hayali bir karakter olduğunu ima eder. Kafa ve Şişe adlı metinde de bu muhayyel kişiden şöyle söz edilir:
“Yalnızdım. Yalnızdım ama muhayyel bir arkadaşım vardı karşımda. Bu muhayyel arkadaşı pek severim.(…) Kadın mıdır, erkek midir, zengin midir, fakir midir, okumuş yazmış mıdır, cahil midir, ihtiyar mıdır? Nasıl karar verirsem öyledir.”
Öyle Bir Hikâye adlı hikâyede dostunu öldüren Hidayet adında biri, kahraman-anlatıcıdan kendisini saklamasını ister ve anlatıcının paltosunun cebine girip kaybolur. Kendi hikâyesini anlatıcının cebinden anlatan Hidayet, yazardan kendi hikâyesini Panco’ya mutlaka anlatmasını ister. Yalnızlığın Yarattığı İnsan adlı hikâyesi, yazarın kendisine hayalî bir muhatap üretmesinin sebebini açıklar gibidir. Bu duygu metnin adının da işaret ettiği gibi yalnızlık duygusudur. Bu bakımdan Sait Faik’in gerçeküstü olayların görüldüğü hikâyelerinin hemen hepsi yalnızlığa, topluma ve hayata yabancılaşan insanın sorunlarına odaklanmıştır. Yazarın ilerleyen hastalığı ile birlikte kapıldığı yaşlılık duygusu da hikâyelerine sinen yalnızlığı açıklar gibidir. Bu bakımdan Sait Faik’in son dönem hikâyelerini değerlendirirken kendi kişiliğinde ve ruh dünyasında, eşyayı algılamasına eşlik eden psikolojiyi göz önünde bulundurmak gerekir. Bu yalnızlık duygusu ölme isteğini de beraberinde getirir.
Sait Faik’in son dönem hikâyelerinde görülen bir başka gerçeküstü durum da canlı veya cansız varlıkların birbirine dönüşümü” şeklinde karşımıza çıkar. Yukarıda da bahsettiğimiz Öyle Bir Hikâye adlı hikayede, dostunu öldüren Hidayet adında bir kişi yazarın paltosunun cebine girip kaybolur. Varlıkların büyüyüp küçülmesi, cansızların kişileştirilerek olaya katılmaları da hikâyelerde görülen gerçek üstü durumlardandır. İnsan dışı varlıklarla diyalog kurma yazarın yalnızlığının göstergesidir. Yine Yalnızlığın Yarattığı İnsan adlı hikâyede anlatıcı bir gemici biblosu ile konuşur. Kahraman-anlatıcının insanlarla değil de, insan dışı varlıklarla diyalog kurması, sanatçının toplumdan uzaklaşmanın bir başka göstergesidir. Yazarın Alemdağ’da Var Bir Yılan adlı kitabının son hikâyesi olan Yılan Hikâyesi’nde de canlanan ağaçlar, eve giren bulutlar ve rüzgâr, üşüyüp cebe giren lamba ışıkları, konuşan kuşlar, yazarın insanlardan kopuşunun işaretidir. Kalinikhta’da ise canlılar arası duyu aktarımları söz konusudur: Ağaçlar suları yıkar. Hayvanlar insanları öper. Köpekler konuşur, insanlar havlar. Sait Faik’in önceki hikâyelerinde görülen dış dünyaya ve İstanbul’un sokaklarındaki insanlara yönelen gözlemci-anlatıcı tavrı, kendine ve kendi yalnızlığına odaklanır. Yazarın önceki hikâyelerinde İstanbul, bir mekân olmanın ötesinde önemli bir figürken son dönem metinlerinde İstanbul yazarın gözünden düşer. Topal martı ile bir balıkçının ilişkisinin anlatıldığı İki Kişiye Bir Hikâye’de balıkçı, insanlara alışamadığını ama deniz kuşuna alıştığını söyler. Hişt, Hişt… adlı hikâyede de doğaya kaçış hâkim unsurdur.
Sait Faik’in son dönem hikâyelerinde yeni olan ve öne çıkan bir başka husus postmodern romanlarda çokça rastlanan “metinler arasılık”tır. Onun bu dönem metinlerinde kimi olay parçalarının bir başka hikâyede devam ettiği, kimi hikâye kişilerinin başka hikâyelere şifrelenen ayrıntılarla anlam kazandığı söylenebilir (Sanatçının bu bağlamda postmodern özellikleri çokça kullanan Orhan Pamuk’u etkildiği bile düşünülebilir). Bu ayrıntı ve atıflar o kadar önemlidir ki, söz konusu hikâye ancak bu metinler arası ilişkiler kurulabildiği ölçüde anlamlandırılabilir. Sait Faik’in son dönem hikâyeleri ise genelde olay merkezli metinler olmadığı için yazar bu metinlerde neden-sonuç ilişkisini gözetmez. Anlatıcı etrafında gözlediklerini veya kendi içinde yaşadıklarını dağınık şekilde ifade eder. Dolayısıyla bilinç akışı ve çağrışımlar metinlere hâkim olur. Modernist metinlerin önemli özelliklerinden olan, neden-sonuç ilişkilerinin, mantığı önemsenmemesi, olay örgüsünün geri plana alınması, anlatımda kronolojik zamanın takip edilmemesi gibi eğilimler, Sait Faik’in çoğunu Alemdağ’da Var Bir Yılan’da bir araya getirdiği hikâyelerin ortak özelliğidir. Sait Faik’in son dönem hikâyeleri; gerçek üstü durum ve olaylara yer vermesi, gerçek dünya ile edebî gerçeklik arasındaki mesafenin giderek belirsizleşmesi, anlatıcının bireye ve kendine odaklanması, imgesel ve alegorik bir anlatımın tercih edilmesi gibi özellikleriyle kendinden sonraki hikâyecileri gerçeküstü öğeleri kullanma ve bir tık ötesi postmodern anlatıların ortaya çıkması bağlamında derinden etkilemiştir.

Caner GÜVEN Manisa