Alıntı
KiviHaberin ilk yazısını yazmak da bana düştü ve bu fırsatı şu anda bulunduğum ABDde yapmış olduğum gözlemleri ve böyle giderse neden hep ABDnin arkasından geleceğimizden bahsederek kullanmak istiyorum.
Amerikaya daha önce de gelmiştim ama şimdi okumaya geldim ve yaklaşık iki haftadır buradayım ve iki haftada karşıma çıkan iki ana neden var, neden hiçbir zaman Amerikayı geçemeyeceğimizle alakalı. Bu iki nedeni de anlatacağım ve karşılaştırma yapıp, mümkün olduğunca benim gördüklerimi görmenizi sağlamaya çalışacağım.
1- Doymuşluk
2- Toplumsal düzen ve güven
Doymuşluk dediğimiz şey midenin doymuş olmasından çok gözünüzün doymuş olmasıdır ve ne yazık ki bizde bu yok. Karşı çıkabilirsiniz, bizde doymuş bir milletiz, azla geçinmeyi biliriz diyebilirsiniz, ancak bu konunun azla geçinmekle ya da parayla alakası yok. Benim Türkiyede gördüğüm en bariz örneklerden bir tanesi IKEAdaki yemek bölümü. Bazılarınız belki bilmiyordur, hiç gitmemiştir, IKEAdaki sistem şöyle çalışıyor, reyondan bir adet bardak alıyorsunuz ve bu bardakla sınırsız içecek alabiliyorsunuz, hiçbir şekilde sınır yok. Ben Türkiyede bu servisi sadece IKEAda gördüm ama Amerikada neredeyse heryerde var. (Konu şu anda yemeğe bağladı biliyorum, ama ileride bir yerde, toplanacak konu merak etmeyin )
Müşteri kısmına gelecek olursak, burada (Amerikada) insanlar bu aldıkları bardakları sınırsız olarak düşünmüyorlar, çünkü zaten sınırlı olsa da olmasa da ya bir ya da iki defa içecekler, o yüzden de refill (yeniden doldurma) sistemini ya bir defa kullanıyorlar ya da hiç kullanmıyorlar, kullansalar da zaten çoğu buz oluyor bardakların Neyse, şimdi bir de bize bakalım, eğer IKEAya daha önceden gittiyseniz, yüzünüzdeki gülümsemeyi tahmin edebiliyorum, çünkü ya siz de yaptınız ya da buna şahit oldunuz; IKEAya her gittiğimde aynı manzarayı görüyorum, kocaman bir aile gidip (8-10 kişi) bir bardak alıp, o bardağı sömüren mi istersiniz, yoksa makinenin başında durup bardağa verdiği parayı hatta daha fazlasını çıkarıp IKEAyı nasıl daha fazla zarara sokacağını düşünen kişileri mi istersiniz fark etmez çünkü hepsinden var bizde. Bence bu olmaması gereken birşey, ne gelişmiş bir ülkede ne de gelişmekte olan bir ülkede böyle bir görüntünün oluşacağını düşünmüyorum. Şimdi bazılarınız bizim Türkler olarak sürekli kullandığımız fakir edebiyatına danışabilir ama buradaki durumun bununla bir alakası olmadığını biliyoruz. Yani bir somona 9TL veren birine bir bardağa 2TL vermenin koyacağını düşünmüyorum. Bunun insanın içinde bulunması gereken birşey olarak düşünüyorum.
Doymuşluk konusu bence bu yazının içinde tamamen anlatılmak için bence uzun, o yüzden bir sonraki yazımda da onu işlemeyi düşünüyorum.
Bahsettiğim ikinci konu ise toplumsal düzen ve güven. Burada insanlar birbirlerine güvenebiliyorlar ve aralarında bir düzen var. Tamam, aralarından silahla okulu basıp katliam yapanlar da çıkıyor ama genele baktığınızda o düzeni ve güveni çok rahat bir şekilde görebiliyorsunuz. En basit örnek araba kullanırken, anayolda giderken, yan yoldan bir araba yaklaştığında frene basmıyorsunuz, çünkü arabanın Türkiyedeki gibi yola atlamayacağını biliyorsunuz. Yaya geçidinden geçerken arabaların duracağını bildiğiniz için koşmuyorsunuz ve endişeli olmuyorsunuz. Starbucksa girdiğinizde tuvalete giderken yarım saatliğine ya da çamaşırhanede eşyalarınızı birkaç saat bıraktığınızda bile birşey olmuyor. Tamam insanlar polisten korkuyorlar ve heryerde kameralar var ama otokontrol ve onur diye de şeyler var. Kameralar Türkiyede de var ama çok önlediği söylenemez.
Ama en çok sevdiğim ve aynı zamanda üzüldüğüm konu ikili ilişkiler. Yani Amerikada yolda gördüğünüz kişilere Merhaba, nasılsın? diye sorup direkt olarak konuşmaya başlayabiliyorsunuz ya da bir markete, bir restoranta gittiğinizde sizden önce oradaki görevliyle bir sohbet başlatmanız bekleniyor, yani normali o. Bir marketten yumurta alacaksanız bile kasiyerin nasıl olduğunu, gününün nasıl geçtiğini sorabiliyorsunuz ve o kişilerle konuşurken yüzlerinde gördüğünüz o gülücük sizin gününüzü nasıl güzel bir hale getiriyor anlatamam. Bu kısım en sevdiğim kısım. En üzüldüğüm kısımsa, bugün bir Amerikalı ile konuşuyorduk, adı Lyndsey ve bana Türkiyeyi ve Türk insanlarını sordu. İstanbulu anlattım, hayran kaldı iki kıta olduğunu duyunca falan ama işin beşeri kısmına geçince o şaşırdı, ben de kendimi bunları anlatmak zorunda hissettiğim için üzüldüm. Kıza geçen gece dolaşırken, üç kişinin beni durdurduğunu ve bir anda onlarla (doğal olarak) İngilizce konuşmaya başladığımı ve neredeyse 45 dakika 1 saat boyunca onlarla konuştuğumu anlattım ve bu insanları konuşmaya başlamadan önce tanımadığımı anlattım. O da normalde geçen herkese el sallayıp, merhabalaştığını söyledi, bunu okurken bile size bu davranış garip gelebilir, ben de zaten ona bunu eğer İstanbula gelirse böyle birşey yapmaması gerektiğini, yaparsa yanlış anlaşılabileceğini anlattım ve kız hem şok oldu hem de korktu. Ben de ne yalan söyleyeyim, utandım, çünkü ben de biliyorum ki, ben de herkese Merhaba dersem ve el sallarsam İstanbulda garip karşılanırım, birileri durur ve Bir sorun mu var ne oldu? diye sorar, hatta onlara asıldığımı düşünen bayanlar olabilir. Halbuki insanlarla sürekli olarak selamlaşmak, onların yüzüne gülümsemek ve onların yüzlerindeki gülümsemeyi görmek günümün sürekli olarak çok güzel geçmesini sağlıyor. Umarım bizde de bu alışkanlıklar yakında gelir.
Biraz uzun oldu, biliyorum, ama istediklerimin tamamını anlatamadım bile. Sonraki yazılarımda da bu konulara tekrardan değinip, daha da çok açmak ve bizden farklı ne yapıyorlar da bu kadar öndeler, bunları ortaya koymaya çalışacağım. Arada tabi başka konularla ilgili yorumlarımı, gözlemlerimi ve deneyimlerimi aktarmayı da düşünüyorum.
Şimdilik bu kadar.
Amerikaya daha önce de gelmiştim ama şimdi okumaya geldim ve yaklaşık iki haftadır buradayım ve iki haftada karşıma çıkan iki ana neden var, neden hiçbir zaman Amerikayı geçemeyeceğimizle alakalı. Bu iki nedeni de anlatacağım ve karşılaştırma yapıp, mümkün olduğunca benim gördüklerimi görmenizi sağlamaya çalışacağım.
1- Doymuşluk
2- Toplumsal düzen ve güven
Doymuşluk dediğimiz şey midenin doymuş olmasından çok gözünüzün doymuş olmasıdır ve ne yazık ki bizde bu yok. Karşı çıkabilirsiniz, bizde doymuş bir milletiz, azla geçinmeyi biliriz diyebilirsiniz, ancak bu konunun azla geçinmekle ya da parayla alakası yok. Benim Türkiyede gördüğüm en bariz örneklerden bir tanesi IKEAdaki yemek bölümü. Bazılarınız belki bilmiyordur, hiç gitmemiştir, IKEAdaki sistem şöyle çalışıyor, reyondan bir adet bardak alıyorsunuz ve bu bardakla sınırsız içecek alabiliyorsunuz, hiçbir şekilde sınır yok. Ben Türkiyede bu servisi sadece IKEAda gördüm ama Amerikada neredeyse heryerde var. (Konu şu anda yemeğe bağladı biliyorum, ama ileride bir yerde, toplanacak konu merak etmeyin )
Müşteri kısmına gelecek olursak, burada (Amerikada) insanlar bu aldıkları bardakları sınırsız olarak düşünmüyorlar, çünkü zaten sınırlı olsa da olmasa da ya bir ya da iki defa içecekler, o yüzden de refill (yeniden doldurma) sistemini ya bir defa kullanıyorlar ya da hiç kullanmıyorlar, kullansalar da zaten çoğu buz oluyor bardakların Neyse, şimdi bir de bize bakalım, eğer IKEAya daha önceden gittiyseniz, yüzünüzdeki gülümsemeyi tahmin edebiliyorum, çünkü ya siz de yaptınız ya da buna şahit oldunuz; IKEAya her gittiğimde aynı manzarayı görüyorum, kocaman bir aile gidip (8-10 kişi) bir bardak alıp, o bardağı sömüren mi istersiniz, yoksa makinenin başında durup bardağa verdiği parayı hatta daha fazlasını çıkarıp IKEAyı nasıl daha fazla zarara sokacağını düşünen kişileri mi istersiniz fark etmez çünkü hepsinden var bizde. Bence bu olmaması gereken birşey, ne gelişmiş bir ülkede ne de gelişmekte olan bir ülkede böyle bir görüntünün oluşacağını düşünmüyorum. Şimdi bazılarınız bizim Türkler olarak sürekli kullandığımız fakir edebiyatına danışabilir ama buradaki durumun bununla bir alakası olmadığını biliyoruz. Yani bir somona 9TL veren birine bir bardağa 2TL vermenin koyacağını düşünmüyorum. Bunun insanın içinde bulunması gereken birşey olarak düşünüyorum.
Doymuşluk konusu bence bu yazının içinde tamamen anlatılmak için bence uzun, o yüzden bir sonraki yazımda da onu işlemeyi düşünüyorum.
Bahsettiğim ikinci konu ise toplumsal düzen ve güven. Burada insanlar birbirlerine güvenebiliyorlar ve aralarında bir düzen var. Tamam, aralarından silahla okulu basıp katliam yapanlar da çıkıyor ama genele baktığınızda o düzeni ve güveni çok rahat bir şekilde görebiliyorsunuz. En basit örnek araba kullanırken, anayolda giderken, yan yoldan bir araba yaklaştığında frene basmıyorsunuz, çünkü arabanın Türkiyedeki gibi yola atlamayacağını biliyorsunuz. Yaya geçidinden geçerken arabaların duracağını bildiğiniz için koşmuyorsunuz ve endişeli olmuyorsunuz. Starbucksa girdiğinizde tuvalete giderken yarım saatliğine ya da çamaşırhanede eşyalarınızı birkaç saat bıraktığınızda bile birşey olmuyor. Tamam insanlar polisten korkuyorlar ve heryerde kameralar var ama otokontrol ve onur diye de şeyler var. Kameralar Türkiyede de var ama çok önlediği söylenemez.
Ama en çok sevdiğim ve aynı zamanda üzüldüğüm konu ikili ilişkiler. Yani Amerikada yolda gördüğünüz kişilere Merhaba, nasılsın? diye sorup direkt olarak konuşmaya başlayabiliyorsunuz ya da bir markete, bir restoranta gittiğinizde sizden önce oradaki görevliyle bir sohbet başlatmanız bekleniyor, yani normali o. Bir marketten yumurta alacaksanız bile kasiyerin nasıl olduğunu, gününün nasıl geçtiğini sorabiliyorsunuz ve o kişilerle konuşurken yüzlerinde gördüğünüz o gülücük sizin gününüzü nasıl güzel bir hale getiriyor anlatamam. Bu kısım en sevdiğim kısım. En üzüldüğüm kısımsa, bugün bir Amerikalı ile konuşuyorduk, adı Lyndsey ve bana Türkiyeyi ve Türk insanlarını sordu. İstanbulu anlattım, hayran kaldı iki kıta olduğunu duyunca falan ama işin beşeri kısmına geçince o şaşırdı, ben de kendimi bunları anlatmak zorunda hissettiğim için üzüldüm. Kıza geçen gece dolaşırken, üç kişinin beni durdurduğunu ve bir anda onlarla (doğal olarak) İngilizce konuşmaya başladığımı ve neredeyse 45 dakika 1 saat boyunca onlarla konuştuğumu anlattım ve bu insanları konuşmaya başlamadan önce tanımadığımı anlattım. O da normalde geçen herkese el sallayıp, merhabalaştığını söyledi, bunu okurken bile size bu davranış garip gelebilir, ben de zaten ona bunu eğer İstanbula gelirse böyle birşey yapmaması gerektiğini, yaparsa yanlış anlaşılabileceğini anlattım ve kız hem şok oldu hem de korktu. Ben de ne yalan söyleyeyim, utandım, çünkü ben de biliyorum ki, ben de herkese Merhaba dersem ve el sallarsam İstanbulda garip karşılanırım, birileri durur ve Bir sorun mu var ne oldu? diye sorar, hatta onlara asıldığımı düşünen bayanlar olabilir. Halbuki insanlarla sürekli olarak selamlaşmak, onların yüzüne gülümsemek ve onların yüzlerindeki gülümsemeyi görmek günümün sürekli olarak çok güzel geçmesini sağlıyor. Umarım bizde de bu alışkanlıklar yakında gelir.
Biraz uzun oldu, biliyorum, ama istediklerimin tamamını anlatamadım bile. Sonraki yazılarımda da bu konulara tekrardan değinip, daha da çok açmak ve bizden farklı ne yapıyorlar da bu kadar öndeler, bunları ortaya koymaya çalışacağım. Arada tabi başka konularla ilgili yorumlarımı, gözlemlerimi ve deneyimlerimi aktarmayı da düşünüyorum.
Şimdilik bu kadar.
Sloganımız : Meyve olan değil, Hayvan olan
Restoranlarda, lokantalarda sınırsız kola, ayran, gazoz olsa mesela. Ki biz suya bile para veren milletiz. Sürahi ile su veren çok az yer kaldı