Ol cihanın nimetini yığsalar beni ademin kucağına,
Der ki "üç beş de yıldız düşmez mi şu semadan bahtımıza?".

Beyit bana ait; acık afili görünsün diye Osmanlıca bir metinden çeviri havasında yazdım. Demem o ki herkes mi mutsuz, herkes mi hak ettiğinin verilmediği kanısında yoksa olay sadece şımarıklıktan mı ibaret? Ben konudan dışarı değilim; zira ne erenlere karıştım ne de "dur bir de öteki yanağı çevireyim" formundayım. Beşer olduğumuzdan herhalde bende de zaman zaman nükseden aynı rahatsızlık var. "Elime geçen fırsatları depiklemeseydim şimdi nerelerde olurdum Allah bilir? Hele şu benim zamanında yaptığım işleri daha beceriksizce yapıp da bir yerlere gelen tiplere bak!" diye içimden geçirip "Tövbe estağfurullah" diye kendimi frenliyorum. Eğer olduğun yerde mutlu değilsen muhtemelen oraya ait değilsindir; bir yere uyum sağlamış olman da oraya ait olduğun anlamına gelmez. Midyeleri, kalamarları kıskandıracak kadar omurgasız bir forma geçip de her kaba göre şekil alabilen dili nasırlı "maharetli" bireylerin, Cuma günü İstiklal Marşı okunduğu esnada göndere çekilen bayrak misal hızla yükselişini her gördüğümde (kabul edin siz de görüyorsunuz) için için saydırıyor olabilirim. (Allah affetsin) Liyakat... Layık olma durumu yani... O değil de biz mi layık değiliz acaba? Kendimi yoklayıp da CV'imi okuduğumda (arada hayıflanıp da "ah ul*n" diyebilmek için açar açar okurum ) olmam gereken yere neden varamadığımı düşünüyorum. Nasip... Bak bu kelimeyi de sonuna kadar özümsemiş durumdayım. Nasip değilse hakikaten dayak bile yenmiyor. Sonra kendi içimde "3 günlük dünya" adlı eserimi çevirmeye başlayıp dünyanın boşluğuna uyanıyorum. Boş ve boşluk derken aslında gerçek anlamda bir boşluktan bahsediyorum. Atomun %99,9'u boşluktan kalanı da çekirdeğinden oluşuyor. Yani Hiçbir madde (biz de buna dahiliz) aslında tam değil. Diğer bir deyişle sevdiklerinize hiçbir zaman sarılmadınız, bir kedi ya da çiçeğe gerçek manada hiç dokunmadınız. N'oldu? Kaçtı mı hevesiniz? Kaçmadıysa azıcık kafa yorun kesin kaçar. Benim dünya hevesim artınca böyle kaçırıyorum arada. Bir de zamanın izafiyeti durumu var; yani yaşanan ana göre akış hızının değişmesi. Mutlu, eğlenceli, güzel, dolu, enerjik anlar çabucak geçiverirken mutsuz, hüzünlü, yorucu ve boş zamanlar inadına yavaş geçer. İnsan hem her daim mutlu olmak hem de zamanın yavaş akmasını ister. Olmuyor işte... olmayacak da... yani belki de o hak ettiğin yerde olsaydın çabucak olup bitecekti her şey. Şimdi farklı bir konumda olduğun için ömrün uzadı gibi bir tezim yok. Bir milyonerin yatcığının yanına bir milyarder yatını yanaştırdığında muhtemelen o da aynı ruh haline bürünüp hak ettiği yerde olmadığı için hayıflanıyordur. Şu meşhur karikatür vardı hani; yaya olan bisikletliye, bisikletli arabası olana, arabası olan helikopteri olana, helikopteri olan da yaya olana özeniyor "bak ne güzel de boş vakti var, mis gibi havayı ciğerlerine çekerek yürüyebiliyor" diye. Adam züğürt, iki aktarma yapmamak için en yakın durağa yürüyor halbuki.

Hasılı, "radyo, tiyatro, gazete, tv tecrübesi, iyi derecede yabancı dil falan varken olmam gereken yer burası mıydı" diye düşünmenin bir manası olmadığını dünyanın faniliği dürtünce tekraren idrak ediyorum. Siz ne düşünüyorsunuz? Kaç kişidir şu forumda olması gereken yerde olmadığı ya da oraya çıkıp da gerisin geri inmek zorunda kaldığına inanan?