Simülasyon kavramını ortaya çıkaran da biziz sonuçta. Hayata ve canlılığa dair her yorumu sadece kendi bilinç ve algı kapasitemizle oluşturuyoruz. Ortada illa dijital bir veri akışı olmak zorunda değil. Dijitali oluşturan biziz.
Bu nedenle sorunun akla en yatkın cevabı için köklerimize inmek gerekiyor. Doğayı anladığınızda kendinizi de anlamaya başlarız. Olabilecek en bilgisiz ve en vahşi insansı canlıdan bu noktaya geldik. Ama onla bizi ayıran tek şey zaman içinde edindiğimiz ve nesilden nesile aktardığımız bilgi kazanımları. Yeni doğmuş bir insanı kurtlar yetiştirse, hayatı boyunca o insan kurt olduğunu zanneder ve öyle davranır. Bizse kendine insan deyip, doğaya hükmettiğini sanan canlıların yetiştirdiği canlılarız.
Bir ağaçtan, bir kediden, kaplumbağadan veya milyon ışık yılı uzakta 100 derece ısıya sahip gezegende yaşayan bir bakteriden farkımız; hayatta kalmak için zorunlu olarak alet kullanmayı öğrenmiş olmamız ve bu sayede beynimizdeki sinaptik bağların artması bununla birlikte dil kullanımı ile düşünebilme, yorumlayabilme bunların peşi sıra felsefe yapabilme, hayvanlara göre daha komplike inanç sistemleri geliştirebilmemizdir.
Bu arada zaman kavramını da biz bulduğumuz için aslında temel olarak koskoca evren (ve varsa ötesinde) insanlık tarihinin tamamı, bizim algıyabileceğimiz kadarı ile milisaniyeler içinde bile var olup silinmiş olabilir.