Teşekkürler hocam.
Yapılandırmacı Yaklaşım'ın temeli şöyle:
Öğrenciye bilgiyi direkt vermek yerine bilgiye ulaşmanın yollarını, öğrenmeyi öğretiyor ve öğrenci sonuca kendi varıyor. Bu yapılırken de tartışma konuları, sınıfı ikiye ayırıp münazara, grup çalışması vb gibi yöntemler var. Mesela çocuğa Osmanlı ile Haçlı Ordusu savaşmışlar, şu topraklar kaybedilmiş, şu kadar ölü var vs demek yerine sizce neden savaşmışlar, iyi mi olmuş kötü mü, savaşmasalardı ne olurdu gibi sorular soruluyor. Önceden de bir okuma parçası okutuluyor. Böyle olunca da zaten çocuk savaşın nedenlerini, sonuçlarını veya amaçlanan hedefi kendisi bulup çıkarıyor. O bilgi de unutulmuyor, ezberci yöntemden daha etkili.

Üniversite konusu ise apayrı bir konu. Üniversiteler çoğalsın, ben bunu destekliyorum. Fakat akademik personel de paralel olarak çoğalsın. Bir üniversitede bir bölümde ne kadar çok öğretim görevlisi, öğretim üyesi olursa o kadar farklı bakış açısı ve deneyim olur. Her hocanın çalışma alanı, eğitim yöntemi vs farklıdır. Öğrenciler bunlardan yararlanır. Mesela Türkçe öğretmenini ele alalım. Üniversitede Türkçe öğretmeni dil bilgisi de öğretir, edebi metinler üzerine de yoğunlaşabilir, dil kültür ilişkisi üzerine de çalımalar yapıyor olabilir... çalışma alanları böyle uzayıp gider. Ama asıl çalışma alanı her zaman bir tanedir. O hocayı akademik çalışma alanından uzaklaştırıp başka bir alanda ders vermeye zorlarsan o cevheri yok edersin. O yüzden üniversite açılıyorsa belirli bir alt akademisyen limiti de konulmalı ki eğitim seviyesi düşmesin. Bir de işin siyasi boyutu var. Ülkemizde YÖK denilen kurum var. Devlet üstünde devlet gibi birşey Ne kapatılabilir ne icraatlerine müdahale edilebilir. Mesela üniversitede bölümlerin konteyjan sayısını belirleme yetkisi rektörlükte. Rektör isterse herhangi bir bölümün konteyjanını arttırabiliyor. Ben Sınıf Öğretmenliği okudum Marmara Üniversitesi'nde. Bölüm konteyjanı 180 kişiydi. Fakat 3. sınıfa geldiğimde bölüm konteyjanı 240'a yükseltildi, ardından ikinci öğretimi de açtılar ve toplam konteyjan 720 kişiye çıkartıldı. 1 sene içinde 4 kat arttı. Bu ne demek, mezunların yarısı işsiz kalacak demek. Bu ne demek, ekstradan 15 öğretim görevlisi daha istihdam edilecek demek. Ardından baktılar yeterli öğretim görevlisi bulunamıyor, bu sefer Sınıf Öğretmenliği için yüksek lisans programı açtılar. Sonuç olarak yüksek lisansı bitiren herkesin araştırma görevliliği erkenden dolduruldu ve üniversiteye hoca yapıldı. O hocaların acemiliği de bölüme yansımış oldu. Oluşan tüm bu sorunlar YÖK'ün yetki ve etki dairesiyle doğrudan bağlantılı. Konteyjan arttırma yetkisi rektörde değilde M.E.B'de olsaydı o 180 kişilik konteyjan 720'ye çıkarılmayacaktı ve M.Ü Sınıf Öğrt. daha kaliteli bir eğitim verecekti. Hepsi domino gibi birbirini etkiliyor. Hocaların kalitesizliğinin en temel nedenlerinden biri de aslında bu konteyjan arttırmaları.

Birde insanımızdaki okuma amacını yanlış buluyorum. Bizde üniversiteye gitmek memur olmakla bağdaştırılıyor. Okulu bitir, memur ol. Herşey devletten bekleniyor. Kimse okulu bitirip alanımda çalışmalar yapayım, makine mühendisiysem okul bitince yeni bir dişli sistemi icat edeyim vs çabasında değil. Oysa birçok kurum girişimcilere çok güzel destekler veriyor. İnsanın kafasında memur olmak olunca da çoğu zaman işsiz kalıyor, mesleğinden ayrı yerlerde çalışıyor... Liseden çıkışta bir hedef de olmayınca ne idüğü belirsiz bölümlerde üniversite okuyor. Bir arkadaşım vardı Kimya Öğretmenliği okudu. Mezun olduğu sene ve okulu girdiği sene atanan Kimya Öğrt. sayısı 20'ydi. Bunu bile bile okudu ve tabii ilk 20'ye giremediği için atanamadı. Sonuç olarak da 7 gün 24 saat devlete sövüyordu bizi atamıyorlar diye. Ben de ona dedim ki; Onur sen atanamayacağını bile bile Kimya Öğrt. okudun, tam 4 seneni boşu boşuna harcadın, ailene 10binlerce lira masraf oldun, şimdi kalkıpta kimseyi suçlama. Tüm suç sende, kimse sana o bölümü bitirince iş vereceğini söylemedi, atanmanın imkansız olduğunu sen de biliyordun. Okumasaydın daha iyiydi. Böyle farklı bir olay da var. İnsanlar 4-5 senelerini kolayca feda edebiliyorlar. Kolayca iş bulan bir bölüm tutturamadıysan üniversiteye gitmemek daha iyidir.

Sınavlar ise bir gereklilik. Mesela ABD'de üniversite sınavının olmadığını söylerler hep. Ama orada da her üniversitenin ayrı bir seçme stili var. Bazısı mülakatla, bazısı kendi yaptıkları sınavla seçiyorlar öğrenciyi. Bir şekilde üniversitede okumayı hakeden ve haketmeyen öğrencileri ayırt etmek gerekir. Mesela ülkemizde üniversite sınavı kaldırılsın diyorlar. Ama kaldırıldıktan sonra ne olacağını kimse düşünmüyor. Her yıl 2 milyon kişi sınava giriyor. Sınav olmasaydı bu 2 milyon kişinin en az 1 milyonu ODTÜ Bilgisayar Mühendisliği bölümüne başvuru yapardı emin olun. Ne üniversite bu kadar başvuruyu kaldırabilir ne de 3 ay içinde o kadar başvuruyu inceleyebilir. Sınavın kaldırılması bu gibi büyük sorunları da getirir. Çözümü zor sorunlar.

Eğitim için yapılabilecek en iyi şey 4+4+4'e daha fazla önem vermek. Meslek liselerinin ortaokul bölümleri açılsın. Burada çocuklar çalıştırılsın, deneyerek öğrensinler, 12-13 yaşlarında hem okula gitsinler hem de okuduğu meslekle ilgili iş hayatına da girişsinler. Yaş erken diyebilirsiniz ama normalde çıraklık o yaşlarda başlar. Mesela Afyon'da mermer ocağı çok fazladır. Karadeniz veya Akdeniz'de de ticari orman sahaları çok fazladır. Akdeniz'de yaşayan bir çocuk ortaokulu marangozlukta okusa, liseyi de aynı bölümde okusa bir marangoz ustası seviyesinde mezun olur. Üniversitede gideceği bölüm de böylelikle belli olur ve boşu boşuna okmuş olmaz. Mezun olduktan sonra devlet o gencin doğup büyüdüğü çevredeki orman ürünleri şirketlerine talimat verse, bakın biz bu gençleri yetiştirdik, bunları işe alacaksınız dese ne kadar güzel olur. Bu anlattığım sistemi ben Almanya'da gördüm, gördüğümü birebir anlattım. İnşaatçı, fırıncı, camcı, marangoz vs her zaman daim olacak mesleklerdir. Gençler bu meslekleri beğenmiyor ama bu meslekler ölmez ve işini seviyorsan fakir de kalmazsın. Çıraklık önemini yitirdikçe ekonomi de kötüleşiyor. Ne ayakkabı ustası kaldı, ne demirci, ne el aletleri ustası. TRT'de bazen belgeselleri çıkıyor ve ustalar çırak bulamadıklarını, çocuklarının bile baba mesleğini seçmediklerini söylüyor. Oysa o adam belki tahta kaşık yapıp satarak o çocukları okutmuş, senelerce ev geçindirmiş, bu meslekleri küçümsememek lazım.

Çok uzatıyorum ama kusura bakma hocam. Birde üniversitenin kültür boyutu var. Öğrenciler üniversiteyi yiyip içip eğlenme, gezme, sevgiliyle takılma, bahar şenliğinde coşma gibi görüyorlar. Oysa üniversitenin sana vadettiği çok farklı birşey var. Ufkunu genişletme. Üniversitenin adı bile bunu doğruluyor. Univercity: univer-city. Direkt çevirsek bile ne kadar güzel bir anlam taşıyor değil mi? Evren-şehir. Her kültürden, her inanıştan, her ideolojiden, her sınıftan gencin biraraya gelip ortak amaçlar için birleştiği şehir içinde ayrı bir şehir. Sosyalleşmek, kültürel aktiviteler, insan ilişkileri, mesleki eğitimler, sempozyumlar, kurslar, kocaman kütüphaneler, spor tesisleri, dünya görüşünün değiştiği bakış açının genişlediği, her türden insanın arkadaşça takılabilidiği, her türlü ayrımın gözardı edildiği farklı bir dünya. Geleceğini şekillendirecek, belkide hayatının geri kalan 60 senesinde ne yapacağını belirleyecek bir yer. Bu güzellik için çalışılmaz mı, çabalamaya değmez mi? En iyi bölümü okusan da en yüksek puanları alsan da üniversiteden mezun olunca okuldaki ilk senenle aynı kafa yapısında çıkıyorsan o okulu da boşuna okumuş sayılırsın. Diplamo elinde bir kağıt parçası olarak kalır.