Selamlar, bir anasanat dalı öğrencisi olarak dahil olmak istedim konunuza. Bizler sanatı çıkış noktasından itibaren ele alırız. İlkel insanın bir şeyler anlatma çabasıyla ortaya çıkmıştır sanat. Bu konuda hepimiz hemfikiriz ancak topluma yamanmak amacıyla popüler kültürün içinde kaybolmuş sanat, sanat değildir. Sanat bir talep/arz ürünü değildir. İnsanları eğlendiren, hoş vakit geçirmelerini sağlayan bir şenlik değildir. Bugün toplumcu gerçekçiliğin ellerinde çürüyüp giden tiyatroyu izliyorum Türkiye'de. Antonin Artaud'a, Kantor'a nasıl ihanet edildiğini izliyorum. Estetiğin ayaklar altına alındığını görüyorum. Bu işi yaparken önce estetiği düşünürsünüz. Estetik yoksa adı sanat değildir. Bu devinim, bu yaratış sırasında toplum sanattan bir şeyler elde edebilirse ne ala. Edemezse kendi problemidir. Sanatçı her şekilde varoluşunu gerçekleştirmiş olur. Sanatı ne istediğini bilmeyen, kendisine ve çevresine sürekli zarar veren toplum olgusuna endekslerseniz onu zincire vurursunuz. Oysa sanat toplumların işe yaramaz geleneklerinden, korkularından, mutluluklarından daha büyüktür. Sanat her zaman için bir insandan daha fazlasıdır. Ancak sanata sadık insanlar sanatçı olabilirler. Estetik ilkeler içinde bir ayna karşısında sergilenen oyun da sanattır, bir göl kenarında balıklara sergilenen oyun da sanattır. Topluma ihtiyaç belirli bir noktadan sonra doğar. Dolayısıyla sanırım biz sanatçılar ya da sanatçı adayları için (ki bir sanatçı olmak bir ömür alır) sanat önce sanat içindir. Yoksa toplumlar elbette her şeyi kendilerine mal edeceklerdir. Geçmişte insanlar bütün kainatın kendileri için var olduğunu düşünüyorlardı. Gerçi bu düşünceler hala popüler ancak evrende bir toz zerreciği kadar değersiz olduğumuzu fark ettik.