İbrahim Kahveci
ikahveci@yenisafak.com.tr

28 Aralık 2009 Pazartesi



Darbeciler ve yatırımcılar
İki kesim, biri diğerini hiç sevmez. Biri geldi mi diğer gelmek istemez. Hatta birinin geliş hızı, ayak sesleri arttığı zaman diğerini alır bir korku.
Bir ülkede yatırım ortamı için ekonomik şartların çok daha üzerinde yatırım zemini önemlidir. Mesela hukuk kuralları belirlenmiş ve kurallar objektif uygulanabiliyor mu? Bakınız sadece kurallar değil, hukuk kurallarının uygulanış bütünlüğü de çok önemlidir yatırım ortamının iyileştirilmesinde.

Adı cumhuriyet veya yönetimi demokrasi olması kadar işleyişin de ne kadar önemli olduğunu ülkemizden biliyoruz. Üç askeri darbeyi görmüş bir kuşak yaşıyor ülkemizde. Ve de askeri darbe girişimlerinin hâlâ bitmediğine canlı şahitlik ediliyor ülkemizde.

Demokrasi ve kuralların işleyişi açısından yatırım, yani ekonomik büyüme çok önemlidir. Milli gelir ne kadar artarsa kurallardan ziyade düzgün işleyiş ağır basıyor. İsterse bir alan hukuki olarak boşluk olsun, kuralı olmasın. Ama geliri artmış bir ülke iseniz hiç sorun değil, derhal hoşgörü ile demokratik çözümler devreye alınır.

Yok, eğer geliriniz düşük ise yandınız. İsterseniz anayasa ile yasaklayın, kuralları en katı şekilde yazın işlemez. Geliriniz az ise ne kadar yazılı olursa olsun isteyenler istediği kanunları kendilerine yorumlayarak kendi kurallarını oturtabiliyorlar.

Alt kanun üst kanunu yiyebilir çok rahatlıkla.

Elinde gücü barındıranların kuralları, gücü yönetenlerin kurallarını hiçe sayabilir. Tabiri caiz ise “benim kanunum senin kanununu ezer” diyebilirler düşük gelirli ülkelerde. Böyle olmasaydı Türkiye'de üç darbe nasıl yargısız kalırdı?

Yatırımcılar kuralları belli ve işleyen bir ülke isterler. Ya darbeciler? Onlar da kuralları olan ama işleyemeyen bir ülke beklerler. İki zıt tarafı teşkil ederler aslında. Bu nedenle 1991'de Türkiye ekonomik açıdan çökertilirken 'asker rahatsız' diye hiç cümle duyamıyorduk. Amma 1997'de ortak havuz uygulandığında 'asker çok rahatsızlandı' diye naklen duyuyorduk her yerde.
Bu ülkeyi 700 milyar dolardan daha fazla bir bataklığa sürükleyenler baş tacıydı bir kesimin. Oysa yıllık 1 milyar dolardan daha az yatırım alan ülkeyi 20 milyar dolara taşıyanları nedense 'vatanı satıyorlar' diye suçladılar. Ülkeyi kimin nasıl sattığını anlamak da demek ki bilgi gerektiriyormuş.

Türkiye gelişti, büyüdü. Artık sınırdayız, az kaldı.

Artık gelirimiz ile demokratik seviyemiz arasında bağ artıyor. Ne kadar gelirin artar ve büyürsen o kadar kendi kendini yönetme becerin artar. Ufkun ve hedefin ne kadar geniş ise kendin yönetirsin, ne kadar dar ise o kadar başkalarının yönetimini istersin. Hatta 'darbeciler gelsin' bile diyebilirsin.

İşte Türkiye bu sınırı, gelir sınırını zorluyor. Artık yönetim ve işleyiş açısından sınıf atlama sınırında. Kişi başına milli gelir 10 bin doların üstünde kalıcı hale geldiğinde bugün tartıştığımız birçok şey belki hiç ciddiye bile alınmayacak. Kurumlar komplocuların hâkimiyetinden çıkarak bilgelerin etkinliğine girecek. Kurallar kadar uygulayıcılar da adam gibi olacak.

Kritik eşikteyiz.

Sınırda.

Ya bir adım daha atıp zenginleşeceğiz, ya da ayağımızı çukura düşürüp ithal yönetimlere boyun eğeceğiz.


Rakamlara sadece yüzde olarak 'büyüme' açısından bakmamalıyız. Bu rakamların altında 'gelişme' açısından büyük değişimleri de izlemeliyiz.
Çırpınışlar niye sanıyorsunuz?


-------------------------------------------------

http://yenisafak.com.tr/yazarlar/Def...ibrahimkahveci