Yaşanan "çelişki"yi anlamakta zorlanıyorum... Dün de aktardığım gibi; bazı "gazete"ler ve "siyasi"ler "2 olay" konusundaki tavırlarını açıkladılar!..
Orhan Pamuk'a İsveç Kraliyet Akademisi tarafından Nobel Ödülü verilmesi konusunda dediler ki;
"Onurlandık!.."
"Gurur duyduk!"


Aynı gazeteler ve siyasilerin; Fransız Meclisi'nin "Ermeni Soykırımı yok" diyenlere "hapis ve para cezası" getiren kanunu onaylaması karşısında sarfettikleri sözler ise şöyle:
"Fransa için kara leke!"
"Fransız'a utanç!"
"Düşünce soykırımı!"


İşte bu "çelişki"yi bir türlü anlayamıyorum!..
Söyleyin Allah aşkına;
"Fransa'nın aldığı karar" ile "Orhan Pamuk'un ağzından çıkanlar", birbirinden farklı şeyler midir ki; Fransa'ya "tu kaka" derken, Orhan Pamuk'u "baştacı" ediyoruz!?!..
"İçindeki kin ve nefreti kusan" Fransa, özet olarak şöyle demiyor mu;
"Siz, 1915'te 1-1.5 milyon Ermeni'yi katlettiniz!.. Eğer hâlâ soykırım olmadığını söylerseniz sizi hapsederim!"
Peki, biz ne diyoruz;
"Hayır, biz katliam yapmadık!"
Ve ardından da ekliyoruz:
"Haddini bil Fransa!"
Hay hay, "Fransa haddini bilsin" bilmesine de; ya, karşımıza dikilip şöyle derlerse ne diyeceğiz;
"Bize niye kızıyorsunuz ki?.. Aynı sözleri söylediği için Nobel ödülü alan Orhan Pamuk'u tebrik kuyruğuna giren siz değil misiniz?"


Valla böyle bir argümanla karşımıza dikilirlerse, hiç kimse "gık"ını çıkaramaz!..
Öyle ya; Orhan Pamuk, "Fransa'dan çok daha fazlasını" söylemişti;
"30 bin Kürt'ü ve 1 milyon Ermeni'yi öldürdük!.. Türkiye'de hiç kimse bunu dile getirmeye cesaret edemiyor ama ben ediyorum!"
Şimdi; eğri otursak da, doğru konuşalım... Orhan Pamuk, "bu sözleri söyleme cesareti!"(!)ni göstermemiş olsaydı, "Nobel Ödülü" alır mıydı, almaz mıydı?..
Kimse kendini kandırmasın;
O ödül, işte bu "cesaret"(!)e verilmiştir!.. Evet, "edebiyat"a değil, "hıyanet" kokan bu söze!..
Peki, biz ne yapıyoruz;
"Ermeni soykırımı vardır" diyen Fransa'ya kızıyor ama aynı sözleri sarfeden Orhan Pamuk'u baştacı ediyoruz!..
Niye?..
"Nobel ödülü aldı" diye!..
İyi de, babam;
Bu "ödül"ün verilmesi, Orhan Pamuk tarafından "kabul" edilmesi ve bazı çevreler tarafından "onur ve gurur kaynağı" olarak görülmesi, bir anlamda; "30 bin Kürt'ü ve 1 milyon Ermeni'yi öldürdüğümüzün itirafı" değil midir?..
Bunu kabul etmiyorsak, Orhan Pamuk'u niye alkışlıyoruz?..
Yook; kabul ediyorsak, Fransa'ya niye kızıyoruz?..
Burada farklı olan ne?..
"Ermenileri katlettiğimiz iddiası"nın Fransa tarafından dile getirilmesi mi?..
Ne yani;
Fransa "yamuk" yapıyor da, Orhan Pamuk'un yaptığı pek mi düzgün?..
Nihayetinde "aynı şeyleri" söylüyorlar!.. Ama biz, "Fransız"lara ateş püskürüyor, "Türkiye'ye Fransız kalan"lara tebrik fışkırtıyoruz!..
Sorarım size;
Bunda bir "tezat" yok mu?..



BÜTÜN BUNLAR TESADÜF MÜ?
Siz zannediyor musunuz ki; Fransa Meclisi'nden çıkan "karar"la, Orhan Pamuk'a "ödül" verilmesinin "aynı gün"e denk gelmesi bir "tesadüf"tür!?!.
Hayır, bunların hepsi de "plânlı-programlı" ve dahi "hesap-kitap" dahilinde gelişen olaylardır!..
Bunlar, "stratejik bir süreç"in kilometre taşlarıdır!..
Bush oğlu Bush'un 11 Eylül 2001 günü ağzından çıkan, "Bu bir Haçlı Savaşı'dır" sözü ne kadar tesadüf değilse; önce Afganistan, ardından da Irak'ın işgal edilmesi o kadar tesadüf değildir!..
Danimarka'nın Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (sav)'e hakaret eden "karikatür"lerin yayınlanmasına göz yumması nasıl ki bir tesadüf değilse, Papa 16. Benediktus'un "İslâm ve Peygamberimiz aleyhindeki" dangalakça iftiraları da o kadar tesadüf değildir!..
Şunu herkes bilmeli artık:
11 Eylül 2001'de, "Türkiye" başta olmak üzere, "İslâm dünyası"na karşı bir "Haçlı Savaşı" başlatılmış ve bu savaşta "herkes kendine düşen rolü oynamaya" devam etmektedir!..
Evet, herkes "görev"ini yapıyor!..
Bush oğlu Bush, 11 Eylül 2001 günü "düğmeye bastı" ve "süreç" başladı!..
Bu süreçte, "birbirlerini günahları kadar sevmeyen" Hıristiyan grupların, "birbirlerine nasıl kenetlendiklerini" görmüyor musunuz?..
Siz, bütün bu gelişmelerin, hâlâ "tesadüften ibaret" olduğunu mu zannediyorsunuz?..


Size bir şey söyleyeyim mi;
Vatikan'ın başına "Alman Joseph Ratzinger"in getirilmesi de, bir "plân gereği"dir!.. Çünkü Ratzinger, hem "İslâm'a tahammülsüz"dür, hem de "Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne girmesi"ne..
"Papa" olarak seçildi ki, "görevini icra" etsin!..
Etti işte!..
Görevini icra etmeyen bir tek "İsveç" kalmıştı!.. Perşembe günü, onlar da icra ettiler görevlerini!..
"Nobel Edebiyat Ödülü"nü; tuttular "Türklerin soykırımcı olduğunu" söyleyen Orhan Pamuk'a verdiler!..
Hem de;
Fransa Meclisi'nin, "Ermeni soykırımı yoktur" diyene "hapis ve para cezası" kararını aldığı gün!..
Hadi, buna da "tesadüf" deyin!..
Biz, bunlara "tesadüf" demeye devam edelim!.. Ama bilelim ki; sırada "Pontus Rumları"nın ve "Süryani"lerin soykırıma uğradıkları "tesadüf"(!)leri de var!..



BATI, "KURBAĞA BACAĞI"NI ÇOK SEVER!
Yine bilelim ki;
"Kurbağa'yı haşlamak" isteyenler, onu, doğrudan "kaynar kazan"ın içine atmazlar!.. Çünkü, kaynar kazana atılan kurbağa, anında dışarı zıplar ve canını kurtarır!..
Peki, ne yaparlar?..
"Soğuk suyla dolu kazan"a atarlar ki; kurbağa, "doğal ortam"da zannetsin kendini!.. "Dere"de veya "göl"de yüzer gibi yüzmeye devam eder!..
Ama bu arada;
Kazanın altındaki ateş, ağır ağır yanmaya devam eder!.. Önce "ılıklaşır" su, ardından "ısınmaya" başlar!..
Kurbağa, bu "ılık su"yun verdiği keyifle, "mayışmaya" başlar!..
Öyle bir an gelir ki, su; artık "kaynamaya" başlamıştır ama kurbağada "zıplayacak güç ve takat" kalmamıştır!..
Sonuç malum;
"Mayışma" döneminin ardından "haşlanma", onun ardından "kızartma" ve en sonunda "afiyetle yenilme" dönemi gelir!..
Hiç şüpheniz olmasın ki;
"Kurbağa bacağı" ve "kurbağa dolması"nı çok seven Batı ve özellikle de Fransa, şu anda "Kurbağa haşlama metodu" uyguluyor Türkiye'ye karşı!..
Ağır ağır, merhale merhale haşlıyorlar bizi!.. 2001'de "Ermeni Soykırımı Yasası"nı kabul ettiler!..
Baktılar ki, bizde "zıplama-hoplama" niyeti yok, işte 5 yıl sonra "Ermeni soykırımını inkâr edene hapis ve para cezası"nı geçirdiler Meclis'lerinden!..
O kadar "mayıştık" ki, "suyumuzun ısıtıldığının" hâlâ farkında değiliz!..
Diyoruz ki;
"Daha Senato'daki oylama var!.. Oradan döner!"
Ya ondan sonra?..
"Senato onaylasa bile, Fransa Cumhurbaşkanı'na gidecek!.. En azından, oradan döner!"
Bekle!.. Döner!..
Türkiye mi "pilav üstü döner" olur, Fransa Cumhurbaşkanı'ndan mı döner, o zaman görürüz!..
Hele de, söz konusu olan, "kurbağa"yı çok seven Fransa ise!..
Ama siz, yine de bütün bu olup-bitenlerin "tesadüf" olduğunu zannedebilir ve "mayışmaya" devam edebilirsiniz!..
Ama benim;
"Kurbağa" olmaya hiç niyetim yok!..
Hem, zaten;
"Fransız mutfağı"nı da hiç sevmem!..
--------


15 gün sonrasını görmek!
"Emekli büyükelçi"lerden biri; "Olaylar o kadar hızlı gelişiyor ki" deyip, eklemiş: "Biz elçiler; bazen 15 gün sonrasını bile göremiyoruz!"
"Monşer" çok haklı...
Elçilikler ve konsolosluklarda çalışıp, kendilerine "kavas" denilen "hademe"lerin bile "15 yıl sonrasını görebildiği" o yurt dışı görevlerde, "büyükelçi" ve "konsolos"ların "15 gün sonrasını görememeleri" gayet normaldir!..
Monşerler; "davet, resepsiyon ve ucuz hediyelik" kovalamaktan "olan-bitene bakmaya" fırsat bulamıyorlar ki!..
Hele bir de; her gece bir başkasına katıldıkları "davet"lerde "zom" oluncaya kadar "içmeleri" yok mu; bırakın "15 gün sonrası"nı, "burunlarının ucunu görmeleri" bile, büyük bir beceri sayılır!..
Zaten, eğer "ilerisini" görebilselerdi, 1962'deki "Cezayir'in bağımsızlığı" oylamasında "katliamcı Fransa lehine" el kaldırmazlardı!..


Hasan Karakaya