Abdülkadir Geylani'den nakledenden naklederek.. İnsan bir derde,çıkmaza düştüğünde bazı aşamalardan geçer
Birinci aşama, ego savunması: İnsan başına bir iş gelirse önce kendi kurtulmaya çalışır, bu ilk tepkidir. Kişi kendi zekâ, beceri ve planlarıyla krizi aşmaya uğraşır; çünkü benlik buna inanmak ister. “Benim hayatım, benim sorunlarım benim kontrolümde, ben çözerim” der. Tüm planlar patlayıp kişi çaresiz kalınca diğer aşamaya geçer.
İkinci aşamada etrafa koşmaya başlar. Sorun paraysa parası olanlara, hastaysa doktorlara koşar ve sebeplere sarılır (sebeplerin ilahlaştırması kastı ile). Telefonlar ve çevrenin ya da koştuklarının gücü de yetmeyince üçüncü aşama başlar.
Üçüncü aşamada kişi Allah’a döner. Ancak buradaki dönüş saf değil, pazarlığa dayalı bir dönüştür. Kişi yalvarmaya başlar, dua eder, ibadet eder, tüm ihtiyaçlarını ister. Çıkara dayalı da olsa içinde reddedilir miyim korkusu ve acaba kurtarır mı ümidi ile sevinerek buna devam eder. Ancak benlik hâlâ ortadadır: “Beni kurtar, bana ver, benim bu işimi çöz, şunu yaparım” gibi Yaratıcı’yla teslimiyet olmaksızın talepler sıralar. Yani hâlâ sorunun çözümünü talep eder, sorunu vereni değil.
Ve dua eder, dua eder, yalvarır ve o dehşet verici ana gelir: duaların sonucunda hiçbir şey olmaz. Kişi en büyük kırılma noktasını burada yaşar ve bu hâlden de bıkar. Yaptığı dua ve ibadetlerin işe yaramadığını düşünerek, diğer arayışları gibi dua da dahil her şeyi terk eder.
Artık sözün bittiği yerdedir. Tasavvufta buna inkıta denir. İnkıta, yani kopuş; kulun “ben yapabilirim” iddiasının tamamen iflas ettiği an, “kendi gücüm bitti, çevremin olanakları, dünyanın olanakları bitti, hatta dualarım bile bitti” dediği andır.
Modern insanın intiharı düşüneceği bu aşama için Geylani “hayır” diyor; asıl film burada başlıyor. Neden duaların kabul olmadı, neden o sessizliği yaşadın? Çünkü aradan çekilmen gerekiyordu. Sen direksiyonda olduğun sürece O müdahale etmedi. Ne zaman ki ellerini direksiyondan çektin, ne zaman ki benden, benlikten pes dedin, işte o zaman kader-i ilahi devreye girdi.
Geylani bu teslimiyeti, yani “fena” hâlini anlatmak için bazı metaforlar kullanıyor.
Birinci metafor, gassal ve meyit: Yıkayıcı elindeki meyite benzer, kendinden bihaber. Onlar istediğini yapar; ölü hiç yıkayıcıya itiraz eder mi, “su sıcak” der mi, “beni sağa değil sola çevir” der mi? Hayır, tam olarak teslimiyet hâlindedir. İşte iptilanın, yani belanın zirve noktasında insan bu hâle gelir, başına gelen olaylara itiraz etmeye gücü kalmaz. Ve paradoksal bir şekilde huzur burada başlar; çünkü direnç yoksa acı da yoktur, acı gerçeğe direnmekten kaynaklanır.
İkinci metafor, top: Bir top gibi gayri ihtiyari sağa sola yuvarlanır. Hayat sopası vurdukça bir o yana bir bu yana yuvarlanırsın. Dışarıdan bakanlar senin perişan olduğunu sanar, “adama bak, ne hâllere düştü” derler. Ama sen artık toptaki bilince sahipsin; bilirsin ki topa vuran rastgele vurmuyor, seni kaleye, gole, yani vuslata götürmek için vuruyor.
Üçüncü metafor, bukalemun: Bukalemun gibi renkten renge geçer, kaderin her rengine uyum sağlar. Allah seni fakirlikle boyar, şikâyet etmezsin; zenginlikle boyar, şımarmazsın; hastalıkla boyar, inlemezsin.
Peki sonuç ne, bu kadar acı boşuna mıydı? Hayır. O benlik duvarı yıkıldığında, yaranın oluşturduğu çatlaktan içeriye muazzam bir ışık dolar. Geylani Hazretleri bu hâlin sonunu şöyle müjdeliyor: “Bu hâlle güzelleşir, bununla hoş olur ve sakinleşir.”
Modern insanın arayıp da bulamadığı o şey: sükûnet. İlaçlarla, terapilerle, tatillerle aranıp bulunamayan o iç huzur neden geldi? Çünkü artık sonucunu kontrol etmeye çalışmadığın bir hayat yaşıyorsun. Ve en önemlisi, kuvvetini Hak’tan alıyor, O’na tevekkül ediyorsun; böylece Hakk’ın çeşitli ilimlerini öğreniyorsun.
Eskiden kişi cılız kendi gücüyle savaşıp yoruluyordu; şimdi ise kâinatın sahibinin gücüyle donanıyor. Artık sen yoksun, O var. Ve O’nun olduğu yerde yenilgi yoktur, O’nun olduğu yerde korku yoktur.
Tasavvufta buna seyr-i sülûk denir. Seni öldürmeyen acı seni sadece güçlendirmez, seni yıkılamaz kılar. Bu bir hâl edinme yolculuğu, teslimiyet yolculuğu.
İşler ters gittiği anda ilk tepkini, öfkeni, plan yapmalarını durdur. Sadece dur ve kendine şunu sor: “Şu an çırpınıyor muyum, yoksa yıkayıcının elindeki meyit gibi sakin miyim?” O sessizliği yakala; o anda Allah’ın konuştuğunu duyacaksın.