Aslında bunun kendisi yanlış değil. Kur'an ve sünnet temel kaynaklardır ama her insan bunları aynı seviyede anlayacak bilgiye sahip değildir. Kur'an'da da “Bilmiyorsanız bilenlere sorun” anlamındaki ilke vardır (Nahl 16:43). Dolayısıyla bir âlimden, hocadan veya dini bilgisi güçlü birinden öğrenmek son derece normaldir. Fakat burada önemli bir sınır var: Kişi, dinin önüne geçirilmemelidir. Yani: “O söylediyse doğrudur, sorgulamam.” “Sadece onu dinlerim.” “Başkasının konuşmasını istemem.” “Dini ancak onun anlattığı biçimde öğrenebilirim.” gibi bir noktaya gelinmesi sağlıklı değildir.

İslam açısından Hz. Muhammed son peygamberdir; bir hocanın, şeyhin, kanaat önderinin veya bilgili kişinin konumu dini öğretmeye yardımcı olmak olabilir. Kendisi dinin kaynağı hâline gelemez.
Hatta Kur'an'da doğrudan Peygamberimize bile “Ben de ancak sizin gibi bir insanım; bana vahyediliyor...” denir (Kehf 18:110). Bu açıdan bir insanı aşırı derecede merkeze koymakla, onun ilminden faydalanmak arasında ciddi fark vardır.

“Allah, Kur'an ve Peygamberimiz yetmiyor mu?” meselesi

“Yetmiyor mu?” derken eğer kastın din için başka bir otoriteye ihtiyacımız var mı? ise, elbette bir insanı Allah'ın, vahyin veya Peygamber'in yanına yeni bir dini otorite olarak koyamayız.
Ama “Kur'an'ı kendim okurum, hiç kimseden öğrenmeme gerek yok.” sonucuna da varmamak gerekir.
Çünkü namazın ayrıntılarından fıkha, hadisten tefsire kadar büyük bir ilim birikimi var. Nasıl tıp kitabını okumak doktorluk eğitiminin tamamının yerine geçmiyorsa, dini metni okumak da her konuda doğru hüküm çıkarabileceğimiz anlamına gelmez.

Dolayısıyla bence sağlıklı denklem şu: Allah → vahiy → Hz. Muhammed'in sünneti → bunları anlamamıza yardımcı olan güvenilir ilim insanları.
Sonuncusu rehberdir; ilk üçünün yerine geçmez.


“İnsanlar bizi görsün” şeklinde ibadet etmek


Burada senin dikkat çektiğin konu İslam'da zaten çok ciddi şekilde ele alınmış: riya, yani ibadeti insanların görmesi/beğenmesi amacıyla yapmak.
Kur'an'da gösteriş için namaz kılanlardan söz edilir (Mâûn 107:4-6). Peygamberimizin hadislerinde de amellerin niyetlere göre olduğu vurgulanır.
Ama çok önemli bir nokta var:
Dışarıdan bakarak birinin riya yaptığını kesin söyleyemeyiz.
Birisi insanların arasında Kur'an okuyorsa gerçekten Allah rızası için okuyabilir. Camide namaz kılması zaten doğaldır. Dini bir konuda konuşması da insanlara faydalı olma niyetinden kaynaklanabilir.
Bu nedenle “Bana gösteriş gibi geldi.” diyebiliriz; fakat “Bunlar gösteriş yapıyor.” hükmü vermek için kişinin niyetini bilemeyiz.
Öte yandan gizli ibadetin İslam'da gerçekten özel bir yeri vardır. Kimsenin bilmediği dua, sadaka, gece namazı, zikir gibi ibadetler insanın ihlasını koruması açısından çok kıymetlidir.

Sen aslında onların dindarlığından rahatsız değilsin. Anlattığından benim çıkardığım, seni düşündüren şey dinin yaşanması değil; din yaşanırken kişilerin ve grubun çevresine karşı farkındalığını kaybetmesi.


Burada üç ölçü çok işe yarıyor:


İlimde: Kişiye değil, delile bağlılık.
İbadette: İnsanların takdirine değil, Allah'ın rızasına yönelmek.
Toplum içinde: “Ben ibadet ediyorum.” diyerek başkasının hakkını ve huzurunu ikinci plana atmamak.


Bir insan çok güzel dini konuşabilir ve gerçekten çok bilgili de olabilir. Ondan faydalanmak güzeldir. Fakat onu dinlerken başka kimsenin konuşmasını istemeyecek kadar kişiyi merkeze koymak başka bir şeydir.


Aynı şekilde insanların içinde namaz kılmak yanlış değildir; insanlar görsün diye namaz kılmak başka bir şeydir.


Ve en önemlisi, bunların hangisinin gerçekten söz konusu olduğunu dışarıdan her zaman bilemeyiz. O nedenle davranışı değerlendirmek mümkünken niyet hakkında kesin hüküm vermemek en güvenli yaklaşım olur.


Senin anlattığın duruma İslami açıdan bakarken bence en güzel ölçülerden biri şu olur: İhlas Allah'la olan ilişkiyi, edep ise insanlarla olan ilişkiyi düzenler. İkisi de birlikte olmalı.