Alıntı
"Bizim toplumumuz elbette İslam dinini benimsemiş insanlardan oluşur ama bunu benimsemeyen bir insanın Allah'a ya da dine saygı duymasını beklemek biraz çocuksu değil mi?
İnanmıyor ki neden inanmadığı uydurma, masal olarak gördüğü bir şeye saygı duyuyor gibi yapmasını bekliyor insanlar hakikatten anlamıyorum."
Demişsiniz de hocam, neden saygı bekliyorsunuz ki? Ya da nasıl bir saygı bekliyorsunuz. Siz uydurma ve masal dedikten sonra nasıl bir karşılık bekliyorsunuz?
Kavramsal titizliği düşüncenizde önemli bir yere koyarsanız "masal" demekle "gerçek olmayan" veyahut "gökten indiği sanılan" arasındaki farkı çok daha iyi anlayabilirsiniz..

Çünkü bu kelime nötr bir tespit değildir, içinde küçümseme barındırır. Birinin inandığın şeye "masal" dediğinde, arka planda "Sen bir masala inanacak kadar safsın/akılsızsın" imasında bulunursun.
İnsanlar dinlerini kimliklerinin bir parçası yapar. Bu yüzden inanca gelen eleştiriyi, doğrudan kendi zekalarına ve varlıklarına yapılmış bir saldırı olarak algılarlar.
Eleştiri ile aşağılama arasındaki farkı görememek asıl kavramsal körlüktür. Türkiye'nin en büyük sıkıntısı da bu kavramsal körlüktür.

Türkiye'de yaşayan veya yaşamayan, herhangi bir ideolojik figürü eleştiremezsiniz, sevmek zorundasınızdır. En azından bu 2010'a kadar böyleydi.
Kemalizm uzun süre sadece bir anayasal ilke değil de bürokrasi, ordu, yargı ve akademi eliyle yukarıdan aşağıya dayatılan resmi bir modernleşme projesiydi.

Bu durum, seküler kesimde "Biz devletin asli sahibiyiz ve rasyonel olan tek tarafız" illüzyonu oluşturdu. Karşı tarafı ikna etmeye, onlarla rasyonel bir tartışmaya girmeye ihtiyaç duymadılar, çünkü zaten arkalarında devletin sopası vardı.
Bu nedenle SOSYOLOJİK OLARAK Atatürkü sevmek zorunluluk haline geldi ve bu zorunluluk diğer insanlar tarafından baskılandıkça, elbette karşı tarafında kini ve nefreti yükseldi.
Bugün aynı konuyu Atatürk için açın ve gelen tepkiyi görün, birebir canlı olarak test edebilirsiniz. "Atatürk Eleştirilebilir" diye bir konu başlığı açın, bakın neler oluyor. Aynı başlığı din için yaparsanız daha da fazla tepki alırsınız ve linçlenirsiniz.

Diyanet kapatılıp, aynı şekilde Atatürk heykelleri de kaldırıldığı zaman bu kutuplaşma biraz daha durabilir ama hiç öyle bir umudum yok çünkü iki tarafta sizin tabirinizle "onay" beklemekte. (ki bence dinin böyle bir onaya ihtiyacı yoktur.)
Bir yanda Dünya'da 2,5-3 milyar insanı etkilemiş, hayatını değiştirmiş bir peygamberi koyup diyer yanda ise sömürelecek olan bir ülkeyi hem masada hem savaşta kurtarmış bir figür. İkisinide savunmak, sevmek, eleştirmek SOSYOLOJİK olarak suçtur.
Çünkü 2010'a kadar kemalizm resmi devlet ideolojisi gibi bir şeydi ve laf edeni keseriz mentalitesi ile haraket ediliyordu, dediğim gibi ne kadar baskılarsanız o kadar nefret artar. Nefretin olduğu yerde ne saygı ne de tartışma kültürü beklenir.
Her neyse hocam, Türkiye'nin sosyolojisini daha iyi anlamak istiyorsanız Tanıl Bora okuyabilirsiniz, daha iyi fikir sahibi olursunuz.


"Nilgün Toker bu sorunu, 2004'teki bir yazısında, "sol demokrat/muhalif kamuoyunun erimesi" sonucu "solun muhatabının kalmaması" diye tarif etmişti. 'Başka' sollara kahrederek kendi sahihliğini bileyden geçirmek, bu havasızlıkta asli etkinliğe dönüşebilmiştir. Sezai Sarıoğlu 2002'de, "Devlete yenilenler birbirini yenmekle meşgul" diye yazmıştı. Asgari nezaket ve dostlukla beraber, tartışmanın verimliliğini de körelten bu 'kültürü', Türkiye'de sol düşüncenin bir karakter zaafı olarak zikretmek gerekir .."
Diğer alıntı:
"Türkiye’de ideolojik cepheleşmelerde, muhatabını ikna etme kaygısı çoktan yerini muhatabını ilga etme, onu hükümsüz kılma arzusuna bırakmıştır. Tartışma, ortak bir kamusal alanda buluşma çabası değil; tarafların kendi hınçlarını, incinmişliklerini ve rövanş arzularını birbirlerinin üzerine boca ettiği bir ayindir."
-Tanıl Bora
Biraz uzun oldu helal edin