Selamlar, farklı olayları farklı milletlerin gözünden bakmayı severim ve sık sık yaşadığımız sorunlar farklı ülkelerin medyasında nasıl yansıtılıyor ve ne tarz yorumlar alıyor takip ederim. Geçen gün de bir şey aklıma geldi ve yaptım. R10 kadar olmasa da aktif bir yunan forumuna girip aşağıdaki mesajlı konuyu açtım ; (Türkçeleriyle paylaşacağım)
Bu metni çeviri olarak eklediğim için bazı noktalarda anlam hataları olabilir. Bunun için şimdiden özür dilerim.
Merhaba,
Ben Türküm ve tarihî ve siyasi meseleleri mümkün olduğunca objektif bir şekilde görmeye çalışıyorum. Türkler ile Yunanlar arasındaki tarihî gerilimlerin iki toplumun kolektif hafızasında farklı izler bıraktığına inanıyorum. Ancak gözlemlediğim kadarıyla, Türkiye’de Yunanlara karşı belli bir önyargı olsa da Yunan toplumunda Türklere karşı daha güçlü ve daha yaygın bir olumsuz tutum olduğunu hissediyorum. Bunun nedenlerini gerçekten anlamak istiyorum.
Osmanlı dönemi, hem Türkler hem de bölgedeki diğer halklar için önemli bir tarihî dönemdir. Türkler tarih boyunca güçlü bir devlet geleneğine sahip olmuş ve askerî alanda da önemli bir rol oynamıştır. Bu savaşçı yönün yalnızca “barbarlık” olarak yorumlanmasını doğru bulmuyorum. Türk tarihinin sadece savaşlar üzerinden değil, farklı halkların ve dinlerin uzun süre aynı siyasi sistem içinde yaşamış olması üzerinden de değerlendirilmesi gerektiğine inanıyorum.
Örneğin Osmanlı İmparatorluğu’nda birçok farklı topluluk dinini, kültürünü ve geleneklerini koruyabilmiştir. Bunun en bilinen örneklerinden biri, 1492’de İspanya’dan kovulan Sefarad Yahudilerinin kabul edilmesidir. Bu durum, Osmanlı İmparatorluğu’nun bazı dönemlerde farklı dinlerden insanlar için bir sığınak olabildiğini göstermektedir.
Elbette tarihte her toplumun hataları, acıları ve tartışmalı dönemleri vardır. Türkler ile Yunanlar arasındaki ilişkiler yalnızca tek taraflı anlatılarla açıklanamaz. Küçük Asya Savaşı dönemi, İzmir ve çevresinde yaşanan olaylar, Ege adaları meselesi, Kıbrıs sorunu ve daha birçok tarihî konu, iki toplumun birbirine bakışını hâlâ etkilemektedir. Türkiye’de bu olaylar okul kitaplarında da öğretilmektedir; bu nedenle toplumumuzda güçlü bir tarih bilinci vardır.
Benim temel sorum şudur: Yunan toplumunda Türklere karşı bu kadar güçlü bir tepki olmasının ana nedeni nedir? Bu yalnızca Osmanlı geçmişiyle mi ilgilidir, yoksa Türkiye-Yunanistan arasındaki güncel ilişkiler, Ege meselesi, Kıbrıs sorunu ve Avrupa Birliği içindeki siyasi dengelerden de mi etkilenmektedir?
Ayrıca birçok Avrupa gücünün sömürgeci politikalar ve dünyanın pek çok bölgesinin sömürülmesi yoluyla güç kazandığı bilinmektedir. Afrika’dan Asya’ya kadar sert Avrupa sömürgeciliğine dair pek çok örnek vardır. Buna rağmen konu Türkiye olduğunda, bazı çevrelerin yalnızca Türkleri suçlayan bir dil kullandığını düşünüyorum. Ayrıca Kürt meselesi gibi konuların da dışarıdan çoğu zaman eksik, tek taraflı veya siyasi açıdan yüklü bir şekilde yorumlandığını düşünüyorum.
Türkler ve Yunanların sürekli bir düşmanlık içinde yaşaması gerektiğine inanmıyorum. Aksine, tarihî olayların iki tarafça da daha fazla dürüstlük, denge ve saygı çerçevesinde tartışılması gerektiğine inanıyorum. Bizim de kendi acılarımız, kendi kayıplarımız ve kendi tarihî hassasiyetlerimiz var. Ancak sizin de kendi tarihî anlatınıza ve kendi hassasiyetlerinize sahip olduğunuzu biliyorum.
Bu yüzden amacım kavga etmek değil, anlamak. Yunanların Türklere bakışını şekillendiren temel nedenler nelerdir? İki toplumun birbirini daha iyi anlayabilmesi için hangi tarihî meselelerin daha açık ve daha objektif bir şekilde tartışılması gerektiğini düşünüyorsunuz?
Görüşlerinizi gerçekten duymak isterim.
Ardından gelen yanıt şu şekilde oldu (yazdıklarıma metin metin cevap verildi ama ben birleştirip tek metin olarak ekliyorum)
Foruma hoş geldin dostum!
Türklere karşı olumsuz bir imaj yalnızca Yunanlarda yok. Osmanlı yönetimi altında kalmış bütün Hristiyan halklarda, hatta Arap ülkelerinde bile var. Asıl buradan başlayarak düşünmen gerekir.
Osmanlı yönetimi, gayrimüslimlere karşı önemli ayrımcılıkları kurumsallaştırmıştı. Bunları bağımsız tarihî kaynaklardan araştırabilirsin. Esasında imparatorluğun Hristiyan tebaası ikinci ya da üçüncü sınıf vatandaş konumundaydı. Bu durum, yerel yöneticilerin yolsuzluğu ve keyfî uygulamalarıyla birleşince Hristiyanları ya Avrupa’daki Hristiyan ülkelere göçe yöneltiyordu —Avrupa’nın başka devletlerindeki Yunan topluluklarının çoğu o dönemde oluştu— ya da diğer Müslümanlarla eşit olabilmek için İslam’ı kabul etmeye itiyordu. Ya da Osmanlılara karşı isyanlara yol açıyordu; Osmanlılar da bu isyanları genellikle katliamlar ve sürgünlerle bastırıyordu.
Bu durum imparatorluğun vergi gelirlerinde büyük bir azalmaya yol açıyordu. Bu yüzden Osmanlılar, vergi ödemeyi ve bazı özgürlüklere sahip olmayı olumlu gören gayrimüslim halkları memnuniyetle kabul ediyordu. Bir noktadan sonra da imparatorluktaki Hristiyan halklara, özellikle başka Hristiyan devletlere kaybetme tehlikesi olan bölgelerde, daha fazla hoşgörü göstermeye başladılar.
Bugünü soruyorsan, geçmişin çok büyük bir rolü yok. Geçmişte başka halklarla da savaşlar ve düşmanlıklar yaşandı ama bugün onların Yunanlarla ilişkileri son derece iyi. Yunanistan’da bu atmosferi sürdüren şey, Türkiye’nin Yunanistan’a karşı sürekli saldırgan ve hak iddia eden tutumudur.
Diğer ülkeler genellikle yabancı halklara saldırdı. Osmanlılar ise özünde kendi halkına ya da tebaası olarak görmek istediği halklara saldırdı. Yani bir anlamda kendi ayaklarına kurşun sıktılar.
Türk ve Yunan dediğimiz şey, özünde Müslüman olan kişi ile İstanbul Patrikhanesi’ne bağlı olan kişiydi. Din değiştirdiğinde otomatik olarak Türk oluyordun. O dönemde kaç kişinin din değiştirdiğini bağımsız kaynaklardan araştır; bugün Türkiye’nin millî kahramanı kabul edilen bazı kişiler bile buna dâhil. Bu yüzden Türklerin DNA’sında çok büyük oranda Anadolu’nun ve Balkanların yerli halklarından gelen unsurlar vardır.
Bununla birlikte büyük bir uçurum yaratan şey, ülkelerin yönelimlerindeki farklılıktır. Yunanistan’da hâkim eğilim, Batı kültürü denilen şeydir. Bu, ilk Yunan devletinin kurulmasıyla zaten baskın hâle gelmişti ve Doğu Roma İmparatorluğu döneminden beri de bir eğilim olarak mevcuttu; o dönemde de iç sürtüşmelere yol açıyordu.
Türkiye’de ise Arap kökenli İslam dini ve Doğulu zihniyet ile kültür hâkimdir. Bunlar asla bir arada var olamaz. Bu, suyla yağı birleştirmeye çalışmak gibidir. Bir arada yaşayabilmelerinin tek yolu, iki halkın da ortak Doğu Roma geçmişine dönmesi olurdu; ancak bunun mümkün olduğunu düşünmüyorum.
Ardından farklı birkaç yunan tarafından da şu şekilde kısa 2 mesaj geldi
Mesaj 1 : Antimn’nin doğru cevapları... Türk arkadaşın başka soruları var mı? Söylemesini isterim.
Not : Antimn dediği üstte mesajını paylaştıgım arkadaş
Mesaj 2 :
Osmanlılar fatih ve sömürgeciydi. Yunanlar ve Güneydoğu Akdeniz’deki birçok başka halk tarafından sevilmemelerinin nedeni; Doğu Avrupa’da Almanların ve Rusların ya da Asya ve Afrika’da İngilizler ile Fransızların sevilmemesiyle aynıdır.
Osmanlılar, Güneydoğu Avrupa’ya gerileme getirdi ve bölgeyi, Batı’yı dünyanın öncü konumuna taşıyan ideolojik, siyasi ve toplumsal gelişmelerden kopardı. Bu da onlara karşı duyulan antipatiye bir başka neden ekledi.
Geçmişin dışında, Yunanistan’ın Türkiye ile bugün hâlâ açık meseleleri vardır: Kıbrıs sorunu, Ege meselesi ve Trakya’daki Müslüman azınlık gibi. Bunlar, iki ülke arasındaki ilişkilerin iyileşmesine izin vermemektedir.
Ardından ben de cevap olarak aşağıdaki mesajı ekledim ve cevap bekliyorum.
Cevabın için teşekkür ederim. Hakaret etmeden, ama Türkleri yalnızca “barbar”, “saldırgan” ya da “kültürel olarak aşağı” gösteren tek taraflı bir anlatıyı da kabul etmeden samimiyetle cevap vermeye çalışacağım.
Öncelikle, “Batı kültürü” ile “Doğu ya da İslam kültürü”nün asla birlikte var olamayacağı düşüncesini çok tehlikeli buluyorum. Bu tarihsel analiz değildir; kültürel bir kibirdir. Bölgemizin tarihi sadece savaşlardan ibaret değildi. Birlikte yaşama, ticaret, ortak mahalleler, ortak kelimeler, ortak yemekler, ortak müzikler ve insani ilişkiler de vardı. Eğer bir halkı medeni, diğerini barbar olarak gösterirsek, tarihten değil, stereotiplerden bahsetmiş oluruz.
Ayrıca bugünkü Türk-Yunan ilişkilerinden bahsederken dürüst olmalıyız. Yunanistan, doğrudan güç dengesi bakımından Türkiye ile tek başına karşı karşıya kalamayacağını çok iyi biliyor. Bu yüzden çoğu zaman ikili sorunları Avrupa, Amerika veya uluslararası bir meseleye dönüştürerek Türkiye’ye üçüncü güçler üzerinden baskı kurmaya çalışıyor. Fakat bu, Yunan tezlerini otomatik olarak daha adil veya daha mantıklı yapmaz. Bir ülkenin arkasında Avrupa Birliği’nin olması, onun her zaman haklı olduğu anlamına gelmez.
Eğer Yunanistan gerçekten barış istiyorsa, Türkiye ile bir komşu olarak konuşmalıdır; Avrupa’yı kalkan gibi kullanarak maksimalist taleplerde bulunmamalıdır. Barış, Türkiye’yi sürekli tehdit olarak gösterip sonra başkalarından korunma isteyerek kurulmaz.
Aynı şey Kıbrıs için de geçerlidir. Kıbrıs basitçe “Yunan adası” olarak gösterilemez. Evet, adada güçlü bir Helen/Rum tarihî varlığı vardır; fakat bu, Kıbrıs’ın modern Yunanistan’a ait olduğu anlamına gelmez. Tarihî veya kültürel varlık tek başına devlet egemenliği hakkı doğurmaz. Eğer bu mantığı kabul edersek, dünyanın bütün sınırlarını yıkmamız gerekir.
Kıbrıs’ta Türk Kıbrıslılar da vardır. Onların köyleri, evleri, mezarlıkları, aile hafızaları, travmaları ve siyasi varlıkları vardır. Yunan tarafı yalnızca 1974’ten bahsedip 1963–1964 olaylarını, Türk Kıbrıs toplumlarına yönelik saldırıları, yerinden edilmeleri, korku ve güvensizlik içindeki yaşam alanlarını görmezden gelirse, tarih yapmış olmaz. Seçici hafıza yapmış olur.
Türkler ve Kıbrıs Türkleri için Kıbrıs 1974’te başlamaz. 1963’ün hafızası vardır, toplumlar arası çatışmaların hafızası vardır, izole ve korku içinde yaşamak zorunda kalan insanların hafızası vardır. Cengiz Topel’in hafızası da vardır. O, Türk tarafı için 1964 Kıbrıs olaylarının sembollerinden biridir. Türk anlatısına göre, uçağının düşmesinden sonra esir alınmış ve işkence sonrası öldürülmüştür. Yunan veya Rum tarafının farklı bir anlatısı olabilir; fakat sadece kendi acısının duyulmasını isteyip diğer tarafın acısını yok sayamaz.
Aynı şey Küçük Asya ve İzmir için de geçerlidir. Bir bölgede Yunan veya Rum nüfusun bulunması, modern Yunan devletine orayı fethetme hakkı vermez. Bu mantığı takip edersek, Roma tarihinden dolayı İtalya İstanbul’u talep edebilir ya da başka halklar antik nüfuslardan dolayı onlarca ülkede toprak iddia edebilir. Bu uluslararası hukuk değildir. Tehlikeli bir tarihsel romantizmdir.
Megali İdea sadece masum bir kültürel nostalji değildi. Başka halkların da yaşadığı bölgeleri Yunanistan’a katmak isteyen yayılmacı milliyetçi bir hayaldi. Bunun Küçük Asya’da uygulanmaya çalışılması sadece Yunanlara değil, Türklere de büyük felaket getirdi. Batı Anadolu’daki Yunan işgali, Türk hafızasında yakılan köyler, yağmalar, infazlar, sürgünler ve büyük acılar bıraktı. Sizin için 1922 esas olarak Küçük Asya Felaketi olabilir. Bizim için ise 1919–1922 dönemi aynı zamanda kendi vatanımızda işgal, direniş, katliamlar, yangınlar ve yıkımdır.
Bu yüzden İzmir’den bahsedeceksek sadece tek taraflı konuşmayalım. Yunan ilerleyişi ve geri çekilişi sırasında Batı Anadolu’daki Türk nüfusa ne olduğunu da konuşalım. Yakılan şehirleri ve köyleri konuşalım. Ailelerini kaybeden insanları konuşalım. Batı’da hiçbir zaman yeterince bilinmeyen acıları da konuşalım.
Burada bir şey daha söylemek istiyorum. Türklerin hafızası sadece savaş veya intikam hafızası değildir. Gelibolu’da Anzak askerleri Osmanlılara karşı savaştı. Buna rağmen bugünkü Türkiye’de nefretle anılmazlar. Tam tersine saygıyla anılırlar. Mustafa Kemal Atatürk’e atfedilen çok bilinen bir mesaj vardır; bu mesajda Gelibolu’da ölen yabancı askerlerin annelerine insani ve dokunaklı bir şekilde teselli verilir. Mesajın özü, onların artık dost bir toprakta yattıkları ve bizim evlatlarımız sayıldıklarıdır.
Bu çok önemli bir şeyi gösterir: Türk tarih hafızası sadece nefret değildir. Rakibe, hatta kendi topraklarına savaşmaya gelmiş kişiye bile saygı vardır. Düşman askerinin ölüsüne saygı gösterebilen bir halk, bu kadar kolay “barbar” diye gösterilemez.
Bugünkü toplumsal açıdan da bir durum var. Bir Yunan Türkiye’ye gelebilir; İstanbul’da, İzmir’de, Antalya’da, Ege kıyılarında gezebilir ve çoğu durumda düşman gibi görülmez. Turist, komşu ve insan olarak karşılanır. Elbette Türkiye’de de önyargılar vardır; bunu inkâr etmiyorum. Fakat Yunanistan’da Türk kimliği çoğu zaman hemen “işgalci”, “barbar”, “tehdit” veya “Doğulu” gibi kavramlarla yükleniyor. Bunu kamusal dilde, sosyal medyada ve milliyetçi çevrelerde sık sık görüyoruz.
Bütün Yunanlar ırkçıdır demiyorum. Bu haksız ve yanlış olur. İnsani, barışçıl ve mantıklı düşünen birçok Yunan var. Fakat Yunan toplumunda Türklere karşı derin bir kuşku ve çoğu zaman kültürel küçümseme olduğu da görmezden gelinemez. Türk’ün sürekli barbar, tehdit veya tarihsel düşman olarak gösterilmesi barışa yardım etmez. Daha fazla mesafe yaratır.
Bunları Türkler hiç hata yapmadı demek için yazmıyorum. Her devletin, her imparatorluğun, her halkın karanlık sayfaları vardır. Ama sadece Türklerin tarih için hesap vermesi gerektiğini; buna karşılık Yunan milliyetçiliklerinin, Megali İdea’nın, Batı Anadolu işgalinin, Kıbrıs Türkleri üzerindeki baskının ve Türk karşıtı önyargıların tartışma dışında kalmasını kabul etmiyorum.
Eğer gerçek bir diyalog istiyorsanız, soru sadece “Türkler Yunanlara ne yaptı?” olmamalıdır. Şu soru da sorulmalıdır: “Yunanlar, Balkan milliyetçilikleri ve büyük güçler bölgedeki Türklere ve Müslüman nüfuslara ne yaptı?”
Gerçek barış, bir taraf kendini medeni, diğer tarafı barbar gördüğünde gelmez. İki taraf da hem yaraladığını hem de yaralandığını kabul ettiğinde gelir. Yunanistan’ın kendi hafızası ve kendi acısı var. Bunu kabul ediyorum. Ama Türklerin de hafızası, acısı, ölüleri, göçmenleri, kaybedilmiş yurtları ve yeterince duyulmamış hikâyeleri var.
Eğer gerçekten ciddi konuşmak istiyorsak, kibir olmadan konuşalım. Bir “medeni” halkın bir “barbar” halkı yargılaması gibi değil; tarihi, savaşı, travmayı, komşuluğu ve kaderi paylaşmış iki komşu halk gibi konuşalım. Ancak bu şekilde samimi bir anlayış mümkün olabilir.
Konuşmalar hakkında ne düşünüyorsunuz?