Sore adlı üyeden alıntı: mesajı görüntüle
"Deprem veya kanser kime göre kötü?" sorusunu sormak, felsefi bir derinlik değil, savunduğunuz teolojik sistemin kendi kendini imha etmesidir.
Eğer acı, ıstırap, hastalık ve katliamlar "göreceli" ise ve nesnel bir kötülük yoksa; o zaman Tanrı’nın vaat ettiği "Cennet" ve tehdit ettiği "Cehennem" de anlamsızlaşır. Cehennemdeki ebedi ateş ve işkence de "kime göre kötü?" olacaktır.
Ayrıca İslam inancına göre Tanrı, Kur’an’da firavunların zulmünü, kavimlerin helak edilmesini, haksız yere cana kıymayı "Mutlak Şer / Kötülük" olarak tanımlar. Siz sırf tartışmayı kazanmak için kötülüğü göreceli ilan ederek, Tanrı’nın koyduğu nesnel ahlak yasalarını ve adalet sıfatını yok sayıyorsunuz. Kötülük göreceliyse, Tanrı’nın zalimleri cezalandırmasının da bir adaleti kalmaz.
Bir canlının yaşamak için diğerini canlı canlı vahşice parçalamasını, milyonlarca yıl süren kanserleri ve genetik mutasyonları "Mükemmelliğe giden sistemik bir kusur" diyerek normalleştirmek, felsefi bir rasyonalizasyon değil, saf bir vicdani körlüktür.
Biz zaten "Tasarımcı"yı tam olarak bu yüzden eleştiriyoruz: Kadir-i Mutlak ve Alîm olan bir Yaratıcı, "mükemmel nesile" ulaşmak için neden milyonlarca yıl boyunca milyarlarca canlıya acı, işkence, açlık ve vahşet çektiren, "kanlı ve kusurlu" bir evrimsel mekanizmaya (doğal seçilime) ihtiyaç duymuştur?
Her şeye gücü yeten bir varlık, bu acılar ve trajediler olmadan da mükemmeli var edemez miydi? Acıyı "sistemin bir parçası" ilan etmek soruyu çözmez, aksine Yaratıcı’nın ya merhametini (acı çektirdiği için) ya da gücünü (başka türlü yaratamadığı için) şaibeli hale getirir.
Nietzsche ve Rousseau’yu aynı cümlede zikredip üstüne bir de Ehl-i Sünnet/Selefi teolojisini savunmak, felsefe tarihinden tamamen bihaber olunduğunun kanıtıdır.
Rousseau, "İnsanın doğuştan iyi olduğunu, onu toplumun bozduğunu" savunur ve dünyadaki kötülüklerin faturasını kurumlara keser. Yani kötülüğü gayet nesnel ve çözülmesi gereken bir problem olarak görür.
Nietzsche ise, sizin ilk maddelerde savunduğunuz o İslam ahlakını, köle ahlakı ve zayıfların uydurması diyerek yerle bir eden, Tanrı’nın ölümünü ilan eden radikal bir nihilisttir. Nietzsche’ye göre doğal seçilimdeki zayıfın elenmesi acınası bir şey değil, "Güç İradesi"nin gereğidir.
Hem İslam’ın Mutlak Adaletine inanıp hem de ahlakı tamamen yıkan Nietzsche’den referans vermek, felsefi bir intihardır. Nietzsche haklıysa, sizin savunduğunuz din ve şeriat tamamen bir illüzyondur. Rousseau haklıysa, insanın doğasını kusurlu/zayıf yaratan Tanrı tezi çöker.
"Etik 101" derken "İyiliği Tanrı yarattı, kötülüğü insan icat etti" önermenizi unutup şimdi kavram arkasına saklanıyorsunuz. Tekrar ediyorum: İnsanın icat ettiği kötülük, etiğin alt dalı olan "Ahlaki Kötülük" (Moral Evil) alanına girer. Ancak insanlık yokken var olan deprem, tsunami ve kanser gibi olgular felsefede "Doğal Kötülük" (Natural Evil) başlığı altında incelenir.
Doğa olaylarına "kötü" deme sebebimiz, onların bilinçli bir kötülük niyetine sahip olması değil; "bilinçli ve merhametli olduğu iddia edilen bir Yaratıcı tarafından, acı çekeceğini bildiği canlıların üzerine salınmış olmasıdır." Depremin kendisi ahlaki bir fail değildir ama o depremi canları acıtan bir fiziksel kural olarak kodlayan Yaratıcı irade, Kötülük Problemi’nin (Theodicy) doğrudan hedefidir. Dolayısıyla kavramları karıştıran biz değil, "kötülüğü insan icat etti" diyerek doğal kötülük gerçeğinin üstünü örtmeye çalışan sizsiniz.
Beni "kesin konuşmakla" itham ederken, kendiniz sıkışınca her şeyi "göreceli" ilan edip tartışmadan kaçmaya çalışıyorsunuz. Kurt-koyun ilişkisi, at hırsızlığı veya zihinsel engellilerin eylemleri üzerinden verdiğiniz örneklerin tamamı "ahlaki/insani" düzlemdedir. Bizim tartıştığımız asıl ontolojik feryat ise, insan iradesinden bağımsız olan "Doğal Kötülükler ve Sistemsel Acı" gerçeğidir.
Okumadım kral.