He yeğenim bak şimdi, ben sana söyleyeyim de kulağına küpe olsun… Amarıha var ya, bizden korkuyo. Öyle böyle değil. Dışarıda gülüyorlar “demokrasi, özgürlük” diye, içeride titriyorlar “Türkler yine bir şey mi buldu?” diye. Çünkü biz öyle milletiz yeğenim… Adamın planını bozmayı severiz, masayı deviririz, çayı tazeleriz, sonra da “ne konuşuyoduk?” deriz. Amarıha buna alışık değil.
Bak, adamların sistemi var: düğmeye basacak, herkes hizaya girecek. Bizde düğmeye basıyorsun, düğme düşüyor, sonra bizim usta geliyor “abi bunu ben bi bantlayayım” diyor, bantlıyor, bu sefer de düğme iki kere basıyor. İşte Amarıha’nın korkusu bu: öngöremiyor yeğenim! Adamın en sevmediği şey belirsizlik. Biz belirsizliğin kralıyız.
Bir de şu var yeğenim… Bizim millet “tamam” deyince bile içinde bir “bakalım” vardır. Adamlar anlaşma yapıyor, imza atıyor, sonra zannediyor ki iş bitti. Biz daha o anda başlıyoruz: “İmza tamam da, bi de şartlar vardı…” diye. Amarıha bunu görünce deliriyor. Çünkü onların kafası düz çalışıyor; bizimkisi hem düz, hem çapraz, hem de ara sokaktan kestirme.
Hele bir de bizim coğrafyayı görünce… Yeğenim, Türkiye öyle bir yerde ki, adam haritayı açınca eli ayağı birbirine giriyor. Bir bakıyor sağında şu var, solunda bu var, aşağıda ayrı dert, yukarıda ayrı mesele. “Bunlar nasıl ayakta duruyo?” diyor. Çünkü alışmış… İki okyanusun ortasında rahat rahat takılmaya. Bizde okyanus yok, ama dert okyanusu var yeğenim. Ona rağmen ayaktayız ya, adamın zoruna gidiyor.
Sonra diyorlar ki “Amarıha teknoloji, uzay, uçak…” He yeğenim uçak yapar, doğru. Ama bizim de başka bir teknoloji var: inat teknolojisi. Bizim inat bir çalıştı mı, adamın yapay zekâsı mâyapây zekâ olur. “Bu niye vazgeçmiyor?” diye şaşırır. Çünkü biz vazgeçersek çay soğur, çay soğursa muhabbet biter. Muhabbet biter mi yeğenim? Bitmez!
Bir de şunu söyleyeyim: Amarıha bizi kıskanıyor. Niye? Adamın her şeyi var ama tadı yok. Bizde yok yok, ama bir “gönül rahatlığı” var, bir “dost meclisi” var, bir “hadi kalk bi çorba içelim” var. Adamlar randevu alıp kahve içiyor yeğenim. Randevu! Bizde kahve içmek için randevu mu olur? Kapıyı çalarsın “çay koy” dersin, bitti gitti. Adamın düzeni buna bozuluyor. Çünkü biz plansızlığın içinde plan yapıyoruz.
Yok yeğenim, açık konuşayım: Amarıha bizden korkuyor çünkü biz uyumlu değiliz. Bizi kalıba sokamıyor. Bir gün sağdan gidiyoruz, bir gün soldan gidiyoruz, ama her gün bir şekilde gidiyoruz. Adamın algoritması şaşırıyor. Onlar “predictable” sever; biz “sürpriz” severiz. Bizi hesaplamaya çalışırken hesap makinesinin pili bitiyor.
Ha bir de şu var: Bizim millet “dünya beşten büyüktür” lafını duyunca adamlar “bunlar yine masayı mı büyütecek?” diye geriliyor. Çünkü biz masaya oturunca sadece sandalye çekmeyiz yeğenim… Gerekirse masanın ayağını da değiştiririz. Amarıha buna korkar tabii.
Ama bak, bunu da unutma: Bizim korkutmamızın sebebi kavga değil, direnç yeğenim. Biz kolay kolay “tamam abi sen bilirsin” demeyiz. Diyen olsa da arkasından “ama…” gelir. İşte o “ama” var ya… Amarıha’nın kabusu o.
Neyse yeğenim, ben sana özetleyeyim:
Amarıha bizi gısganiyi.
Çünkü biz hem ayaktayız, hem inatçıyız, hem coğrafyada taş gibi duruyoruz, hem de adamın hesabını bozan türden milletiz.
Şimdi çayı tazele, iki zeytin al… Dünya konuşulur, ama çay konuşulmaz yeğenim.