Türkiyeye geldiğimde ilk hissettiğim şey hareket oldu. Havaalanından çıkıp otele gittiğim anda bile şehir yaşıyordu. Otele yerleştim, valizi bıraktım, camdan dışarı baktım; sokakta insanlar, arabalar, sesler Her şey canlıydı. Biraz dinlendikten sonra dışarı çıktım, plansız bir yürüyüş yaptım. En güzel anlar zaten plansız olanlardı.
Ankarada günler daha sakindi. Sabahları erken kalkıp kahvaltıya indim, sıcak çay ve uzun sohbetler vardı. Şehir ağır ama kendine has bir huzur veriyor. İstanbula geçince tempo değişti. Kalabalık, ses, İlk başta yoruyor ama sonra içine çekiyor. Bir gün boğaz kenarında yürüdüm, bir gün dar sokaklarda kayboldum. Yoruldum ama keyifli bir yorgunluktu.
Bodrum ise bambaşka bir dünyaydı. Otelden çıkıp denize doğru yürüdüğümde her şey yavaşladı. Gün batımını izlerken zamanın nasıl geçtiğini anlamadım. Akşamları sahilde oturup etrafı izledim, müzik sesleri, kahkahalar, rüzgâr Hepsi birbirine karıştı.
Türkiyede en çok hoşuma giden şey insanlardı. Tanımadan selam veren, yardım eden, sohbet eden insanlar. Bazen kısa bir konuşma bile günü güzelleştiriyordu. Bazı günler çok gezdim, bazı günler sadece otelde dinlendim ama her günün ayrı bir tadı vardı.
Bu yolculuk bana şunu gösterdi: Türkiye sadece gezilecek yerlerden ibaret değil. Yaşanarak anlaşılan, his bırakan bir ülke. Buradan ayrılırken yanımda hediyelerden çok anılar vardı.
İstanbulda gezilecek yer çok ama en çok Sultanahmet Meydanı etkiledi. Tarih her yerde hissediliyor. Oradan Ayasofya ve Blue Mosqueyi gezdim, kalabalıktı ama görülmeye değerdi.
Sonra Grand Bazaara uğradım; biraz dolaştım, biraz kayboldum, her köşe ayrı bir dünya gibiydi.