Şunu net söyleyerek başlayayım: Evet, bu ülkede ilerisi daha iyi olacak diyen gençler var.
Ama bu cümleyi söylediklerinde kastettikleri şey eskiden anlaşıldığı gibi değil. Kimse artık ekonomi düzelir, adalet gelir, sistem toparlanır diye umutlanmıyor. Umut dediğimiz şey şekil değiştirdi. Daha sert, daha kişisel ve daha savunmacı bir hale geldi.
Bugün umutlu olan gençlerin çoğu ülkeye değil, kendine umut bağlıyor. Bu bir kaçış değil; bu, şartları doğru okumanın sonucu. Çünkü senin yaşadığın yükü yaşayan biri şunu çok erken öğreniyor: Kimse kimseyi kurtarmıyor. Sistem seni kollamıyor. Planlar bozulabiliyor. Ama tam da bu yüzden, bu kuşak önceki kuşaklara göre çok daha hızlı ayakta kalmayı öğreniyor. Tek mesleğe, tek gelire, tek ihtimale bel bağlamıyor. Bu farkındalık insanı yorar ama aynı zamanda güçlendirir.
Türkiyenin durumu kötü, buna itiraz eden yok. Ama şunu da dürüstçe söylemek lazım: Dünya genelinde de tablo parlak değil. Avrupada gençler ev alamıyor, Amerikada insanlar ömür boyu borç ödüyor. Yani mesele sadece burada kalmak mı gitmek mi meselesi değil; mesele belirsizlik çağında hayatta kalabilmek. Ve bu çağda avantajlı olanlar, konforla büyüyenler değil; erken sorumluluk alanlar, düşmeyi öğrenenler, tekrar kalkmayı bilenler. Senin 21 yaşında omzunda 40 yaş yükü hissetmen adaletsiz ama aynı zamanda seni geç uyananlardan ayıran bir şey.
Tarih de bunu doğruluyor. Büyük sıçramalar genelde rahat dönemlerde değil, zor zamanlarda olur. Kriz dönemleri ortalama insanı ezer ama bazı insanları da keskinleştirir. Şu an yaşadığımız şey tam olarak bu: Bir nesil erken sertleşiyor. Bu romantik bir şey değil; acı bir süreç. Ama sonunda hayata karşı daha hazırlıklı, daha gerçekçi insanlar çıkıyor.
Yurtdışı meselesine gelince
Evet, gençlerin büyük çoğunluğu gitmek istiyor. Ama istemekle gitmek aynı şey değil. Gidenler olacak, kalıp burada yol açanlar da olacak. Her ülkede böyle olur. Ve ilginçtir, en kaotik dönemlerde kalanların bir kısmı sistemin açıklarını daha iyi görüp kendi alanını açar. Çünkü sorun çoksa, çözülmemiş boşluk da çoktur.
O yüzden gerçekçi umut şu cümlede yatıyor: Bu ülke kısa vadede düzelmeyebilir ama ben bu şartlarda kendimi daha güçlü bir noktaya taşıyabilirim. Bu teslim olmak değil. Bu, oyunu olduğu gibi kabul edip ona göre hamle yapmak. Günü kurtarmak evet, ama akışına bırakmak değil; akıntının yönünü öğrenmek.
Son olarak şunu söyleyeyim: Senin sorduğun soruyu soran biri zaten boşlukta savrulan biri değildir. Bu soruyu sormak, hâlâ zihinsel olarak ayakta olduğunu gösterir. Umut belki eskisi gibi yüksek sesle konuşulmuyor ama tamamen yok da değil. Sadece artık daha sessiz, daha temkinli ve daha bireysel. Ve bu çağda belki de hayatta tutan tek umut türü bu.