“Millet perişan” diyoruz ama sokağa bakıyorsun, neredeyse her evin önünde bir araba var.
Bu ilk bakışta bir çelişki gibi duruyor. Ama aslında değil.

Türkiye’de araba artık zenginlik göstergesi falan değil. Çoğu insan için mecburiyet.
İşe gideceksin, çocuğu okula bırakacaksın, hastaneye gideceksin… Toplu taşıma ya yok ya da rezalet. Sistem sana şunu diyor:
“Çözümü ben üretmem, sen kendin hallet.”

Peki insanlar bu arabaları nasıl alıyor?
Cevap basit: borçla.

Kredi çekiliyor, 3–5 yıl taksit ödeniyor. Arabanın anahtarı sende ama araba aslında bankanın. İnsan sadece patron için değil, bir de banka için çalışıyor. Ayın yarısı taksit, sigorta, yakıt diye gidiyor.

genel görüşteki (kapitalist sınıfı) aklıl hemen şunu söylüyor:
“E arabası var, demek ki o kadar da fakir değil.”

İşte en büyük yalan bu.

Karl Marx şunu söylüyor dostum: Yoksulluk, hiç tüketememek değildir.
Yoksulluk, çalıştığın halde geçinememektir.
Bugün tam da bu yaşanıyor.

Ücretler eriyor, çalışma saatleri uzuyor, güvencesizlik artıyor. Ama insanlar hayatta kalabilmek için krediye abanıyor. Yani bugünkü yaşam, yarının emeği ipotek edilerek sürdürülüyor.

Bir de şu var:
Araba sayısının artması aslında refah değil, kamusal hizmetlerin çöktüğünün göstergesi.
Ulaşım düzgün olsa, şehirler planlı olsa, kimse bu kadar arabaya muhtaç olmazdı.

Özetle:
  • Evet, arabalar var
  • Ama birikim yok
  • Güvence yok
  • Gelecek yok
Bu, borçla ayakta tutulan yoksulluk.
hayatımızı kredi, taksit, borç yönetiyoruz!