Yeniceri adlı üyeden alıntı: mesajı görüntüle
Bir varmış bir yokmuş… Doğu Akdeniz’in kıyısında küçücük bir ülke varmış. Dağları göğe yükselir, kıyıları inci gibi parıldarmış. İnsanlar ona “Sedirlerin Ülkesi” dermiş, çünkü o topraklarda kökleri binlerce yıl geriye uzanan görkemli sedir ağaçları varmış.


Lübnan çok eski zamanlarda Fenikelilerin yurduymuş. Fenikeli denizciler bu kıyılardan açılır, mor boyalı kumaşlarını tüm dünyaya satarmış. Roma imparatorları burada limanlar kurmuş, Haçlılar kaleler inşa etmiş, Osmanlılar dört yüz yıl boyunca bayrağını dalgalandırmış. Bu topraklar hep imparatorlukların kavşağı olmuş, herkes gelip geçmiş, ama Lübnan hiçbir zaman tek başına kalamamış.


Bir gün Fransızlar gelip “Artık burası bizim mandamızdır” demiş. Osmanlı çekilmiş, Lübnan’ın kaderi değişmiş. Fransızlar 1920’de haritaya yeni bir isim koymuş: Büyük Lübnan. Bu yeni ülkenin sınırları çizilmiş ama içinde yaşayan halk farklı farklıymış. Maronit Hristiyanlar, Sünni Müslümanlar, Şii Müslümanlar, Dürziler… Hepsi aynı dağlarda, aynı kıyılarda yaşıyor ama birbirine mesafeli duruyormuş. Fransızlar bir denge sistemi bırakmış; birilerine daha fazla güç vermiş, diğerlerine daha az. Bu miras, ülkenin kalbine sessiz bir mayın gibi yerleştirilmiş.


1943’te bağımsızlık ilan edilmiş. Halk sokaklarda sevinçten şarkılar söylemiş. O gün büyükler toplanıp bir anlaşma yapmışlar: Cumhurbaşkanı Maronit Hristiyan, Başbakan Sünni Müslüman, Meclis Başkanı Şii Müslüman olacakmış. Bu düzen herkese eşit gibi görünmüş ama aslında her grubu kendi liderine bağlamış. Lübnan artık ortak bir ev değil, mezheplerin paylaştığı bir ganimet masasıymış.


Başlangıçta bu sistem işe yaramış gibi görünmüş. 1950’lerde ve 60’larda Beyrut ışıldamış. Bankalar yükselmiş, gazeteler basılmış, tiyatrolar açılmış, gece kulüpleri sabaha kadar dolup taşmış. Öyle ki insanlar buraya “Ortadoğu’nun Paris’i” demiş. Fakat parlak vitrinlerin arkasında büyük bir çelişki varmış. Zenginler daha da zenginleşiyor, yoksullar ise yoksulluğa mahkûm oluyormuş. Bir yanda şatafatlı gökdelenler, diğer yanda elektriksiz mahalleler… Bu uçurum, sessizce büyüyen bir fırtına gibiymiş.


Bir de dışarıdan gelenler varmış. Filistinliler, İsrail’e karşı mücadelesini Lübnan’dan yürütmeye başlamış. İsrail buna karşılık güneyi işgal etmiş, bombalar yağdırmış. Suriye ordusu ülkeye girmiş, siyasetçileri perde arkasından yönlendirmiş. İran, Şii topluluklara destek vererek nüfuzunu artırmış. Lübnan artık sadece Lübnanlıların değil, tüm bölgenin satranç tahtası olmuş.


1975 yılında küçük bir olay büyük bir yangına dönüşmüş. Bir otobüse sıkılan birkaç kurşun, ülkeyi iç savaşa sürüklemiş. Komşular komşulara silah çekmiş, şehir duvarlarla bölünmüş. Beyrut haritada tek şehir gibi görünse de aslında küçük kalelere ayrılmış. Bir mahallede Hristiyan milisler bayrak sallıyor, diğer mahallede Müslüman savaşçılar slogan atıyor, biraz ötede Filistinliler mevzi kazıyormuş. İsrail’in bombaları, Suriye’nin tankları, İran’ın desteğiyle büyüyen yeni bir güç olan Hezbollah… Herkesin silahı varmış, ama kimsenin devleti yokmuş.


On beş yıl boyunca ülke yanmış. Yüz binlerce insan ölmüş, milyonlarcası göç etmiş. Lübnan, sedirlerden dokunmuş bir halı gibiydi, iplikleri tek tek sökülmüş. 1989’da Taif Anlaşması imzalanmış. Savaş durmuş ama barış gelmemiş. Milisler sözde silah bırakmış ama kravat takıp siyasetçi olmuşlar. Bir tek Hezbollah silahlarını korumuş; çünkü İsrail hâlâ güneydeydi ve onlara “direniş” görevi verilmişti. Böylece Lübnan’ın bağrında ikinci bir devlet doğmuş.
1990’larda ülke yeniden ayağa kalkmış gibi görünmüş. Beyrut’ta ışıklar yanmış, bankalar büyümüş. Ama bu refah bir illüzyonmuş. Borç üzerine kurulu bir kumdan kaleymiş aslında. Politikacılar kasalarını dolduruyor, bankalar halkın parasını yurtdışına taşıyormuş.


2019’a gelindiğinde halk artık sabredememiş. “Kullum yani kullum! Hepsi gitmeli!” diye sokaklara dökülmüşler. Çünkü elektrik yokmuş, su yokmuş, iş yokmuş. Halk devletine güvenini tamamen yitirmiş.


Ve 2020’de korkunç bir felaket yaşanmış. Beyrut Limanı’nda yıllardır kaderine terk edilen amonyum nitrat bir anda infilak etmiş. Şehir yerle bir olmuş, yüzlerce insan ölmüş, binlercesi yaralanmış. O patlama sadece binaları değil, insanların umutlarını da yıkmış. Herkes biliyormuş ki bu facia bir düşman saldırısı değil, bizzat kendi yöneticilerinin ihmalinin eseriymiş.


Bugün Lübnan hâlâ bir masalın içinde. Bir yanıyla ışıl ışıl kafelerde kahkahalar yükseliyor, düğünlerde darbukalar çalınıyor, gençler deniz kıyısında şarkılar söylüyor. Öte yandan karanlık evlerde mum ışığında ders çalışan çocuklar, işsizliğin pençesinde kıvranan babalar, göç yollarına düşen gençler var. Devlet var ama işlemiyor, bankalar var ama para yok, siyasetçiler var ama halkı temsil etmiyor.


Bir zamanlar Ortadoğu’nun Paris’i olan ülke, şimdi yolsuzluğun, mezhepçiliğin ve dış güçlerin oyuncağı olmuş. Ama Lübnanlıların kalbinde hâlâ aynı umut var. Çünkü onlar sedir ağacı gibiler: kasırgalarda sallansalar da köklerinden vazgeçmiyorlar.
siz benim dikkatimi çok çekiyorsunuz ama eskisi gibi şikayet konularına dahil olmuyorsunuz neden 🥺