Bizim ülkemizdeki Rus hayranlığını hiç anlayamıyorum.
Ruslar en büyük düşmanımızdır.
Bir gün Amerika yıkılır ama Ruslar düşmanımız olmaya devam ederler.
Çünkü İsrail'in Türkiye'den toprak koparma planı olduğunu söyleyenler Rusların 400 senedir sıcak denizlere inmek için Türkiye'yi ele geçirme planı olduğunu söylemezler.
Rusya bir polis devletidir.
Öyle büyük bir endüstriyel gücü falan yoktur.
İtalya büyüklüğünde bir ekonomisi vardır.
Rusya'nın devlet gelirlerinin %52'si, İhracatının %70'i petrol ve doğal gaz ihracıdır.
Yani petrol ve doğalgaz ihraç etmese Türkiye kadar bile üretim gücü ihracat gücü olmayan bir ülkedir.
Elinde nükleer silahlar olmasa, öyle konvansiyonel savaşta büyük bir ülkeye kafa tutacak gücü de yoktur.
Ukrayna gibi orta seviye bir ülke bile biraz dış yardım ile Rusya'yı senelerce oyalayabildi.
Nükleer silahları olmasa bırak NATO'yu sadece İngiltere ve Amerika birleşip Rusya'yı Irak'a çevirir, Putin'i de Saddam haline getirirdi.
Savunma sanayisi de öyle çok ileri noktada falan değil.
Batının modern silahlarına karşılık verebilecek teknolojileri yok.
S400 balonu da Ukrayna savaşında patladı. Daha dün amerikan ATACMS sistemi komuta kontrol aracı ile s400 leri havaya uçurdu sistemi kullanan askerleri de yok etti.
Ruslar ile bizim ayrıldığımız nokta 3 asır öncesine dayanıyor.
Osmanlı 1596'da donanma gemileri ile Takiyüddin Rasathanesini topa tutarak yıktı.
Yani Osmanlıdaki bilim hareketleri din diyanet ahlak kitap diye ezildi.
Bizim kendi rasathanemizi yıkmamızdan 100 sene sonra burada Deli Petro dediğimiz ama dünyanın muhteşem petro dediği deha bir Rus Çarı başa geçti.
Orduda, yönetimde ve kültürde büyük reformlar yaptı.
Atatürk'ün yaptığı pozitivist reformları ve endüstri devrimini bizden 200 sene önce 1. Petro yaptı.
Avrupa'ya öğrenciler gönderdi.
Bizim Rasathaneyi yıkmamızdan 150 sene sonra Mihail Lomanosov Almanya'da üniversite eğitimini tamamlayıp dönüp 1755'te Rusya'da Moskova devlet üniversitesini kurdu.
Olayın koptuğu nokta burasıdır.
Bugün genetik biliminin olduğu çağda hala eğitim müfredatından evrim teorisini çıkarmaya çalışan zihniyetle yönetiliyoruz.
Oysa Ruslar 18. yüzyılda üniversitelerini kurup endüstri devrimini yakaladılar.
Turgenyevlerden Gogollara, Dostoyevskiyden Tolstoya, Çaykovskiyden İvan Pavlova, Mendelyev'e kadar büyük bilim adamları, yazarlar, müzisyenler Petro'nun yaptığı batılılaşma reformlarının sonucu ortaya çıkmıştır.
Ruslar kendi trenlerini, gemilerini, buharlı donanmalarını, toplarını, tüfeklerini üretmeye başladılar.
O tren yolu ve ateşli silahlar ile Asyanın yarısını fethettiler.
Ürettikleri silahları balkanlardaki slavlara vererek bize karşı isyan ettiklerinde kazanmalarını sağladılar.
Tren ve ulaşım olanaklarının artması yiyecek ilaç ve iş gücünün hareketini kolaylaştırdı.
Rus nüfusu hızla artmaya başladı. Osmanlı'nın son döneminde 25 milyon nüfusu varken Ruslar 75 milyondu.
1900 senesinde birinci dünya savaşından önce Almanların 50 milyon, Rusların 75 milyon, Fransızların 40 milyon, İngilizlerin 40 milyon, Avusturya Macaristan'ın 50 milyon nüfusu vardı.
Bizim çoğunluğu sefil 25 milyon nüfusumuz vardı. Yani biz zaten endüstri devrimini yakalayamadığımız için nüfusumuzu arttıracak kapasiteye sahip değildir.
Kurtuluş savaşında bile Rusların verdiği makineli tüfekleri ve topları kullanarak ülkeyi kurtardık.
Petro bilim ve kültürde ilerleme sağladıysa da Rus nüfusunun çoğu Kazak denilen aşiretler halinde yaşayan slavlardan oluşuyordu.
Bunlar bizim aşiretler gibi liderleri etrafında örgütlenmiş marabalardan oluşuyordu.
Serf denilen bu nüfus sefalet içindeydi ve toprak ağaları tarafından sömülüyorlardı.
Bolşevik devrimi de bu feodal aşiret kültürünü ortadan kaldırıp toprak ağalarının ellerinden arazilerini evlerini ve tarım makinelerini alıp devletleştirdi. Köylüyü işçiyi yeniden organize etti.
İkinci dünya savaşı sonrasında da işgal ettikleri Almanya ve doğu avrupanın teknolojisine ve bilimine kondular.
Yani aradaki fark.
Onlar bir Petro çıkardılar.
Ama biz o dönemde bir Fatih Sultan Mehmet daha çıkaramadık.
Ruslar saf bir ırk falan değil kardeşim.
Ruslar slavlar vikingler ve tatarların karışımından oluşan bir millet.
Hatta slavlar içinde en fazla farklı millet ile karışmış olanlar Ruslardır.
Bize hepsi aynı gibi geliyor.
Meselenin genetik ile zerre alakası olmadığını düşünüyorum.
Almanlar da 1900'lere kadar bir birine düşman ve rekabet halindeki küçük eyaletlerden oluşuyordu.
İtalya diye bir ülke yoktu, Venedik, Floransa, Cenova, Napoli diye şehir devletleri vardı.
Mesele bir halkın ortak bir anayasa ve ideal çevresinde örgütlenmesi ve bu anayasanın ve toplumsal ideallerin din ve ırk üzerine değil bilim ve akıl üzerine kurulması.
İşte o yüzden baskıcı Sovyetler Birliği ateist olduğu halde sistemi pozitif akıl üzerine kurduğu için bilimde teknolojide ilerledi.
Ama baskıcı şeriat devletleri sistemi pozitif akıl üzerine değil dini doğmalar üzerine kurdukları için yüz yıllardır bilim teknoloji üretemiyorlar.
Yazdıkların çok geniş bir bakış açısı sunuyor, hem tarihten günümüze hem de güncel konulara dair pek çok detaya değinmişsin. Ama bu tür analizlerde sadece doğruları değil, genellemeleri ve tartışmaya açık ifadeleri de göz önünde bulundurmak gerekiyor. Özellikle Türkiye ile Rusya arasındaki ilişkiler gibi karmaşık konularda bu çok önemli.
Rusya'nın ekonomisinin büyük ölçüde enerji ihracatına dayandığı fikri doğru. Ama "İtalya büyüklüğünde ekonomi" yorumu, genellikle nominal GSYİH'ya göre yapılıyor. Eğer satın alma gücü paritesine göre bakarsak, Rusya'nın küresel sıralamada daha yukarılarda yer aldığını görebiliriz. Yani ekonomiyi anlamak için hangi açıdan baktığımız da çok önemli.
Sanayi ve savunma sanayiinde Rusyanın güçlü olduğu da açık. Özellikle savunma sistemlerinde dünya çapında ses getiren projeler üretiyorlar. Ama mikroçip ve yarı iletken teknolojilerinde Batının gerisinde kalmaları da bir gerçek.
Türkiye tarafında ise durum farklı. Hem NATO üyesi olarak Batıyla güçlü bağlara sahip hem de Rusya ile enerji, savunma ve ticaret gibi konularda yakın ilişkiler yürütüyor. Bu da Türkiyenin denge politikasını ne kadar özenle sürdürdüğünü gösteriyor.
Tarihsel olarak bakarsak, Osmanlı döneminde Rusya hep sıcak denizlere inme hedefiyle Osmanlı topraklarına göz diken bir güç olmuş. Bunun sonucunda pek çok savaş yaşanmış. Ama Kurtuluş Savaşı sırasında Sovyetler Birliğinden alınan destekle ilişkiler biraz farklı bir yöne kaymış. Bugün ise enerji, savunma ve ticaret gibi pek çok konuda işbirliği yapılıyor. Örneğin doğalgaz ve S-400 işbirlikleri, ilişkilerin ne kadar pragmatik olduğunu ortaya koyuyor. Tarihteki düşmanlıklar çıkar odaklı bir şekilde geride bırakılmış gibi görünüyor.
Rusya'nın ambargolara rağmen ekonomisini ayakta tutabilmesi birkaç sebebe dayanıyor:
Enerji gelirleri: Petrol ve doğalgaz fiyatlarının yüksek seyretmesi sayesinde ciddi gelir elde ediyorlar.
Alternatif ortaklar: Çin gibi ülkelerle işbirliklerini artırıp ambargoların etkisini azaltıyorlar.
Bu durumu Türkiye açısından değerlendirdiğimizde, özellikle enerji bağımlılığı gibi konular bizi zorluyor diyebiliriz.
Genetik ve karma konusuna gelirsek, epigenetik araştırmaların gösterdiği şeyler gerçekten ilginç. Çevresel etkiler ve deneyimlerin genlerin ifade biçimini değiştirebileceği ve bu değişikliklerin sonraki nesillere aktarılabileceği artık bilimsel olarak biliniyor. Mesela travmatik bir olay yaşayan bir kişinin çocuklarının stres veya kaygı seviyeleri bu durumdan etkilenebiliyor. Genetik yatkınlıklar, bir insanın dünyayı algılayışını ve düşünce yapısını da etkileyebiliyor.
Karma ise biraz daha farklı bir boyut. Genetik bir aktarım yerine, düşünce ve davranışlarımızın enerjik ve ruhsal bir etkisi olduğunu savunuyor. Düşünceler ve davranışlar görünmez bağlar aracılığıyla gelecek nesilleri etkileyebilir fikrini, karma ile genetik arasında bir köprü gibi düşünebiliriz. Her iki durumda da bireylerin hem kendilerine hem de çevrelerine olan etkileri büyük.