https://www.youtube.com/watch?v=c6-ChtDWT00
Hepimize bir bilinci var. Biz ise o bilinci binbir kafese koymuşuz ve her çırpınışında kırbaçlamışız. Yetmemiş her özgür kaldığında yeni bir kafes inşa etmişiz. Saatler planlamışız. Görevler sıralamışız. Haftanın 6 gününü ondan alıp 1 gününü bırakmışız mesela! Kurallar karalamışız. Geberene kadar bir fabrikada makarna bantlamaya mahkum etmişiz! Her gördüğümüz özgür bilince yaptığımız gibi kendi bilincimizi de kendi irademizle mutsuz kölelerden öğrendiğimiz köleliğin düzleminde köleleştirmişiz. Şuna itaat edeceksin diye dikte etmişiz. Şu gün yatacaksın. Şu zamanda susacaksın. Şuna katlanacaksın, şundan emir alacaksın! Şunun parçası olacaksın! Şunun dışına çıkamazsın. Şu yolu izleyeceksin. Her gün bunu yapacaksın! Lineer düşüncelerin kafesinde o yüce bilinci aptal yerine koyup sıkıştırmışız! Sonra da sormuşuz o aptal yerine koyup sözde dahiler dahisi irademizle 70 ilahın kulu ettiğimiz her çığlığında kırbaç vurduğumuz köle bilince, "Neden mutsuzsun?" diye. Kara kara düşünüp durmuşuz çünkü biz düşünmeyi bıraktığımızda yaşayanı unutmuşuz. Çocukken hepimizde yanan o ateşle içimizdeki yaşam pınarını kurutmuşuz. Geriye ne gençliğin ateşi kalmış ne de yaşamın hevesi.
"Gün gelir sahip olduklarınız size sahip olur."
- Jim Uhls, Fight Club
Sonra yetmemiş tabi. Sen demişiz. Sen buna sahipsin. Önce bağlanmışız bu ruhsuz, soğuk ve bolca tozlanan efendilere. Sonra kaybetme korkusu türemiş! Sonra kaybetme korkusuyla bencilce kavramışız sahip olduklarımızı, bazılarını hep yanımızda taşımışız. Sonra korkularımız, bencilliklerimiz, bağlandıklarımız ve varlıklarıyla ellerimizi bağladıklarımız cehennemimiz olup öfkeye dönüşmüş. Öfke duymuşuz efendilerimize bizden habersiz dokunanlara! Sonra da nefret. Kıskançlık. Benim olacak demişiz, bizim olmayana bağlanmışız, onunla bağlanmışız. Sonra hayatımızın üç beş yılını da o efendiye armağan etmişiz, kalanında o cisme hizmet etmek için. Sonra açgözlülük gelmiş. Öylesine güçlüymüş ki içimizde köleleştirdiğimiz bilinç, bu bilince bir efendi yetmemiş, iki tane yetmemiş, üç tane yetmemiş, bütün cansız efendileri ve onların hırçın kırbaçlarını istemişiz o bilinci köleleştirebilmek için. Tabi, böylesine güçlü bir bilinci 75 yıl(o da sigara içmezsen) susturmak kolay değil. Bolca doldurmak lazım üzerini toprakla sırtını kırbaçla o yüzden. En son neyin yanlış olduğunu bile anlatamayacak kadar sustuğunda bilincimiz, sağa sola saldırmışız yanlış olanı bulmak için. Nefret etmelere doyamamışız.
"Korkmamalıyım. Korku aklı öldürür. Korku, mutlak yok oluşu getiren küçük ölümdür. Korkumla yüzleşeceğim. Üzerimden ve içimden geçmesine izin vereceğim. Ve geçtiğinde, yolunu görmek için iç gözümü çevireceğim. Korkunun gittiği yerde hiçbir şey olmayacak. Sadece ben kalacağım.”
- Frank Herbert, Dune
Korkmayız tabi biz! En cesuruyuz! Hayatımızın içine eden devasa korkuları normalleştirmemiz yeter. Halının altına itmemiz yeter. Geçmişle yaşar, gelecekte kayboluluruz da yine de korkmayız! Tabi ya, bolca unuturuz geçmişin de kafamızda, geleceğin de kafamızda olduğunu, yalnız şu anın gerçekliğini. Hayal eder korkarız, hatırlar korkarız ama yine de korkmayız! Hele ki korkudan 70 sene nefret ettiğimiz bir işte, bir evlilikte ve bir yerde kesinlikle sıkışıp kalmayız! Sahi, hiçbirimiz 75 sene fabrikalarda koli bantlamaz korkudan, değil mi? Açlıktan da korkmayız, açıkta kalmaktan da... Ölüm bize hep doğal gelmiştir zaten. Biz kafamızda olup bitenlerden, hatıralardan, hayallerden öyle tımarhanelik deliler gibi gerçekte var olmayan kafamızda olup bitenlerden durup dururken korkmayız değil mi? Dilediğimizi sorgusuzca, sualsizce yapmaktan? İçimizde o yüce bilinci özgür bırakmaktan? Dilediğimizi söylemekten? Dışarı çıkıp, kafamızın estiği yöne kafamız estiği kadar yürümekten? Otoritemizi kaybetmekten? Yalnız kalmaktan? Güç biriktirmemize bile gerek yoktur. Çünkü korkak değiliz ya! Ancak korkaklar duvarlar inşa edip duvarların ardında kısacık ömründe ölümü bekler. Ancak korkaklar korkularından emin olmak için güç biriktirir. Gücün kölesi olur. Korkmayız biz, biz gibi giyinmeyenden, bizim gibi olmayandan, bizim gibi konuşmayandan, bizim inandığımıza inanmayandan. Korkmayız biz sahip olduklarımızı daha niceleri için terk etmekten. Korkmayız biz başkası gibi bakmaktan. Korkmayız biz yeni fikirlerden. Korkmayız biz kızımızdan, oğlumuzdan. Korkmayız biz eşimizden. Korkmayız biz deli gibi, olacağını düşlediğimiz hayal ürünü gerçekte var olmayan düşlerden. Korkmayız biz özgürlükten, özgür kalmaktan.
“Yatağımın karşısında bir pencere var. Odanın duvarları bomboş. Nasıl yaşadım on yıl bu evde? Bir gün duvara bir resim asmak gelmedi mi içimden? Ben ne yaptım? Kimse de uyarmadı beni. İşte sonunda anlamsız biri oldum. İşte sonum geldi. Kötü bir resim asarım korkusuyla hiç resim asmadım; kötü yaşarım korkusuyla hiç yaşamadım.”
- Oğuz Atay , Tutunamayanlar
Rasyonelize edip gömdük korkaklıklarımızı. Ve haliyle hep başkasına bıraktık ey dostlarım. Başkasına bıraktık günaydını. Başkasına bıraktık haksızlıkların ihbarını. Başkasına bıraktık doğru olanı, bilgiyi yaymak için savaşmayı. Başkasına bıraktık affetmeyi. Başkasına bıraktık durup şöyle bir güzel geriden bakmayı. Başkasına bıraktık biz... Sakince nefes almayı. Ölümle barışmayı. Korkularla savaşmayı. Özgürlüğü. Gözyaşlarını silmeyi. Bakkal dayıya gününün nasıl geçtiğini sormayı başkasına bıraktık. Bolca acı çekip, gülmeyi başkasına bıraktık. İnsanları yüce bir amaç uğrunda toplamayı. Nezaketi, kibarlığı. Aşığı olduğum bu güzel topraklarda krallığı. İnsanlara yardımı. Menfaatsizliği. Öğrenmeyi de. Sorgulamayı da. Refah, mutluluk ve huzur üreten makinelerin inşasını. Ulaşılamamış toprakların imarını. Göğe yol açan bilimin mimarlığını. Başkasına bıraktık. O da başkasına bıraktı. O da başkasına... O da başka bir emanetçiye. Ta ki zarar gören nadide emanetlerimizin emanetçisini bile bulamaz olana dek.
Oysa...
Oysa yaşayabilirdik her dakikanın her saniyesinde dostlarım. İstediğimiz yöne koşabilirdik. O umursamadan geçtiğimiz yaşlı adama bir günaydın diyebilirdik. "Sen bensin, ben senim, sen bendensin ve ben sendenim. Seni anlıyorum. Yolculuğun kutlu olsun." anlamında bir günaydın. Merhaba derdik, "Benden zarar gelmez, dost." anlamında mesela. İstediğimizi yapabilirdik. Kimse, hiç bir güç, kendi irademiz dahi, kafesleyemezdi bizi. Korkusuzca kaybolurduk, bilmediğimiz mecralarda bağırma haddini kendimizde bulurduk! Keşfederdik. Gecenin birinde durup o hep altından geçip gittiğimiz yıldızları seyrederdik. O hep kaçtığımız yağmuru hissederdik. Gülümserdik. Öğrenirdik. Özgür kalırdık. Mutlu olurduk. Sonra inşa ederdik. Zevkle, huzurla bırakırdık bu geçici yeryüzüne özgür bir bilincin kaybolduğundan güzel o ayak izlerini. Çöpe gidecek bir defterin karalamasında mutlu ve özgür olurduk. Ölüm korku değil o zaman lütuf olurdu. Güzel kitaplar yazardık sadece istediğimiz için. Güzel şirketler, kuruluşlar kurardık sadece bütün varlığımızla arzuladığımız için. İnsanlara vermek için alırdık. Mutluluk ve refah üreten makinelerimize bakıp hayranlıkla kala kalırdık. Gerçekten sevdiğimize sarılır, yalnızca bilinçlice alırdık. Yolculuk ederdik belki. Uzağa. Düşmeden bizi köle eden hiç bir tuzağa. O oyunlardaki gibi hani. Bilirsin. Özgür kalırdık. Hiç bir şey üzemezdi bizi. Zirveye koşa koşa çıkardık, ağlaya ağlaya değil. Yapmak için yapardık. Düşünmeye bile gerek kalmadan. Bilincimizin bütün bilgeliğiyle. Bir oyunmuşcasına yaşardık. Bir an önce bitsin istemezdik dostlar. Hiç bitmesin isterdik. Çocukluğumuzdaki gibi. Her zerreye hayranlıkla bakardık. Bolca dönüp dolaşır yaratıcıyı anardık. Severdik dostlar. Güvenirdik. Yolsuzluğu, hırsızlığı, ahlaksızlığı, bolca alıp azca vermeyi silerdik yer yüzünden. Köleliği silerdik. Bu iblis her yüzyılda bir şekil değiştirip boğmazdı bizi o zaman. Kabullenirdik çocuklarımızı hiç bir kafese mecbur etmeden. Aldatmazdık, aldatılmazdık. Çünkü öleceğiz. Bu film bitecek dostlar. En güzel filmi çekmeye bakardık. Bir kuyu açardık insanlar bolca su içsin diye, bir dilek tutardık insanlık için, bir dileğe hayat verirdik, çözüm olurdu belki, huzur olurdu belki, bir bina dikerdik herkesin sığınabildiği, bir gemi yapardık herkesin sığabildiği, bilinmeyene açardık yelkeni, bir tarla ekerdik herkese refah saçan... Sonra insanlar teşekkür ederdi, para denen teşekkür ile. Onu alır biz de başkalarına teşekkür ederdik. Derdik ki al bunu! Bundan daha çok yap! Bu yaptığın çok güzel! Sonra organize ederdik insanları yüce amaçlar doğrultusunda para denen bu müthiş teşekkür sayesinde mesela. Daha iyisini yapardık. Daha güzelini. Daha çok teşekkür için. Bol teşekkür alanı kıskanmaz, kutlardık mesela. Hayranlıkla bakardık. Bekçisi olduklarımızı tebessümle satardık. Daha çok teşekkür için daha çoğunu yapardık. Sonra bir bakmışsınız yıldızlar yakın olmuş. Yağmur sizin için yağıyor. Rüzgar sizin için esiyor. Somut, basit bir teşekküre tapmazdık o zaman dostlar! Paraya tapmazdık! Yaşadığımızı anlardık. Yeryüzünün neden var olduğunu, paranın neden var olduğunu, bu bilincin bu bedende neden hayat bulduğunu! Ah elimde olsa da şu paraların üzerine koca bir "Teşekkür ederim." yazabilsem. O zaman anlar mıydınız? Anlar mıydınız bu cehennemin mimarını? Anlar mıydınız cennetin sırrını? Anlar mıydınız, yaşamak için illa ölmenizin gerekmediğini dostlar.
"Her mutsuz beden, içinde deli yerine koyduğu bir velinin vasisidir."
- Cahit Karahan
Çok güzel bir yazı, umarım sizin gibi daha birsürü insan böyle yazılar paylaşır