"Bir deli kuyuya taş atmış..." cevabı olmayan sorular bunlar.

Din kavramı; toplumu dizginlemek, yüce bir yaratıcı tarafından gözlendiğimizi, yapılan her hatanın bir cezası olduğunu, bu yüzden toplum içerisinde kabul edilmeyen, zarar verici davranmamamız adına hayatımızda sokulmuş kurallar.

Bu kurallar zamanla anlayışa göre değişmiştir ve isimlendirilmiştir.

İslam ve yahudiliği ele aldığımızda bir çok ortak özelliği var.

Gelelim ölümden sonraki yaşama! İnsanların temel problemlerinden biri ölüm ve ötesi olagelmiştir.

Kabaca geçmiş toplumları incelersek; firavun kavimi tanrı tarafından lanetlenmiştir. Çünkü halka zarar veren bir yöneticiydi. Ondan sonra gelen her yöneticiye topluma zarar vermemeleri gerektiği, huzur sağlamaları vazifelerinden biri olduğu anlatılmış, eğer ki öyle olmazsa yüce yaratıcı tarafından "lanetleneceği" söylenmiştir.

Bunun üzerine insanlar irade, özgürlük ve seçimlerini iyiden yana kullanmış, tek amacı ise cennetteki o mükemmel, kusursuz ve sonsuz yaşama ulaşmakmış. “hırsızlık, tecavüz, iftira, yalan, birisini öldürme vs. tüm kötülüklerin bedeli cehennemde yanarak ödenecektir.” korkusu ile insanlar kendilerini dizginlemiş, toplumdaki karışıklığın önüne geçilmeye çalışılmıştır.

Ölümden sonraki yaşama inananlar için bu davranış kalıbı hala geçerliliğini korumakta.

Günümüzde dinin sorgulanması, yaşadığı toplumda kabul gören inanışa alternatif aramak hep olumsuz karşılanmıştır, ne yazık!

Bana göre; her yaşamın bir sonu ve başlangıçı vardır.

"Ölüm her zaman ve her durum için kişiye ait olandır ve o yaşanan bir tecrübe değildir. Yani ölüm hakkında ancak dışarıdan bir gözlemle bilgi elde edilebilir. Ölüm yalnızca insanlar onu nasıl düşünüyorsa ve başkalarının ölümleri onları nasıl etkiliyorsa o şekilde tanınır." Søren Kierkegaard