Cemib adlı üyeden alıntı: mesajı görüntüle
gerçektende hayat amacımız; başına koyacağımız bir ev, bir araba, bir eş... bunlara sahip olaraktan ölmek mi?
Okuduğum bir kitaptan;

Yeni doğan bir bebek, bu dünyaya sahip olduğu en değerli şeyi, özgürlüğü ile gelir. İstediği zaman ağlar, istediği zaman oynar. İstediği zaman konuşur, istediği zaman susar. Sonra yavaş yavaş büyür ve ona toplumun kuralları öğretilir. Yavaş yavaş özgürlüğünü kaybetmeye başlar. Ailesi, okulu, çevresi ona her zaman bir şeyler öğretir. Her zaman önüne bir hedef koyar: Okumak, çalışmak, mal mülk sahibi olmak…
Sonra çocuk büyür, okullu olur. Onun tertemiz zihnine anlamlı, anlamsız bütün bilgiler boca edilir. Beyninin içi kocaman bir çöplüğe döner. Sadece beyni olsa iyi, yavaş yavaş kalbi de aynı çöplüğün bir parçası olur. Artık diğer tüm insanlardan daha iyi olma, daha çok para kazanma, daha çok hedeflerini başarmaya sahip olmak ister. Durmadan çalışır. Durmadan koşar. Artık durup evrene, dünyaya, kendine bakacak zamanı yoktur. Evrendeki tüm güzellikleri teğet geçer. Bu arada sorgulamadan bir inanışın içinde olur. Kendisine getirilen bilgileri asla sorgulamaz. Atalarından gelen ne varsa onun kutsalı olur. Evrenin varlığı, nedenliği, sonuçluğu üzerine kafa yormaz. Yoranlara da boş işlerin adamı gözüyle bakar. En değerli hazinesi inancını, kendi özgür iradesini ve muhteşem beynini kullanmadan, toplumun “böyle gelmiş böyle gider” anlayışından kopyalar.
Durmadan, aralıksız, hiç nefes almadan bir şeylerin peşinden koşar. Evi olmalıdır, arabası, sonra yatı, sonra yazlığı… Her sene esaslı bir tatil yapmalıdır. Giydikleri markalı, yedikleri havalı olmalı, herkes ona gıpta etmelidir. Ne sahici dostluklar kurabilir, ne kalbi güzel arkadaşları olur bu koşturmacalar içinde. İyi gününde herkes etrafını sarmışken, kötü gününde yapayalnız kalır. Belki o gün gelince kendisinin aynasına yüzünü dönüp: “Nerde yanlış yaptım?” diye soracaktır.
Şuan insanların büyük kısmı evim,arabam olsun diye değil günlük karnımı nasıl doyururum onun telaşında ...