Öncelikle bugüne kadar bana yapılan en iyi alıntı mesajı için teşekkür ederim.
Enflasyondan ziyade benim asıl olayım; döviz. Anlatmakta zorlandığım için konuyu enflasyona kaydırmak zorunda kaldım çünkü alıntı yaptığım kişi “böğğ zam” gibi cümleler kurarak bu işlere çok uzak olduğunu belli etti. O yüzden enflasyon oranlarının reel piyasaya uyuşup uyuşmadığına kısa bir ceval vermek istiyorum. Evet bence uyuşuyor ancak bahsini ettiğim “fırsatçılık” furyası bize bunun tam tersini söyletmek zorunda bırakıyor. Burada olay temel ekonomiyi görmekten geçer. Özel ve tüzel işler için yapılan zamlardan ziyade devlet mekanizmasında ki zamlar önemli. Basit bir örnek; dolar 5₺’den 6₺’ye çıktığında yakıt fiyatı 5₺’den 8₺’ye çıkarsa “Evet yansıtmıyor.” derim. Çünkü devlet mekanızması bu fırsatçılığa müsade edecek bir yapıda değil. Aşırı yğkseliş varsa ve enflasyon oranları bununla uyuşmuyor ise haklısınız. Biz ticari kişi ya da şirketlerin yapmış olduğu zamlara göre enflasyonu değerlendiremeyşz, doğru tahminde bulunamayız.
Yağ kuyrukları ya da başka bir örnek vermeyeceğim. Günümüz dünyası gelişirken bizim o kuyruklarda kalmamız zaten imkansız. Şu an kuyruk olmamasının sebebi ne iktidar parti ne de devlet adamları. Tamamiyle halk bu gelişime sebep oldu. Günümüz ekonomi ile geçmişte ki ekonomi arasında dağlar kadar fark olduğu için bu meşhur stokçuların o zamanlarda yaptıkları eylemler ile şuan yaptıkları eylemler ciddi farklılıklar içeriyor. O zamanlar ki Türkiye’de hazır tüketim çılgınlığı yoktu ve piyasa rantı belli seviyeleri aşmıyordu. Hem nüfusun artması hem şehirleşmenin artması hem de dünyada ki tüketim furyası elbette günümüz şartlarını değiştirdi. Piyasa değeri 80’li yıllarda 60M tl olan patates şu an 6B tl. (Örnek)
3. Havaalanı projesinde bende bulunduğumu dile getirdim. Ve bir OSGB firmasına sahip olduğumu belirttim. İş kazası denilince kendimi ortaya atarım çünkü sektörde ki taşlardan biriyim. Orada ki işçilere geçici ilk yardım eğitmenliği yaptım, şartlar o kadar iyiydi ki çok güzel bir şekilde ağırlandım. Meslek hastalığı olsa gerek; baktığım her yerde “risk potansiyeli” hesapladım. Bir işçi ölecek, üzerinden birden fazla kamyon geçecek ve kimse aldırış etmeyecek?
İngiltere ve Almanya’dan sonra iş kanunlarının en sert uygulandığı ülkeler arasında Türkiye gelir. Lakin iş veren işçiye ya da yakınına sus payı verirse tabi ki gün yüzüne çıkmaz. Bu her yerde karşılaştığımız senaryo. 2014 yılında Türkiye’nin en büyük ocak tüpü firması sessizce piyasadan kayboldu. Sebep orada meydana gelen bir iş kazasıydı. Kaza geçiren zat şuan hala yaşıyor yani ölğnle sonuçlanmadı ama ona rağmen ağır yaptırımlarda bulunuldu. Bir insanın parmağının kesilmesi ile ölmesi arasında fark yok zaten. (İkisi de korkunç ve vahşm bir şey, insan o kadar değersiz değil.)
Velhasıl o konuya dahil olma sebebim bundan ibaret. Göz göre göre “twitter hurafeleri” ile bir şeyler savunuluyor. Devleti, partiyi, başkanı falan es geçin. Binlerce kişinin çalıştığı ardiyede birisi ölecek üzerinden kamyonlar geçecek ve kimsenin sesi çıkmayacak öyle mi? Bu yorumu atan arkadaş (binbirsurat) kendisini o kadar kapatmış ki dünyaya, o kadar canileşmiş ki olanı biteni anlamadan ezbere senaryo yazıyor.
“Üzerine iş yıkmak, alakası olmadığı halde imzasının istenmesi.” konusu var bir de. Doğrudan devlete ithafen “Benim üstüme iş yıkmaya çalıştı bu devletin her işi böyle.” gibi cümle kurmuş. Kaç yıldır mesleğini icra ediyor bilmiyorum ama bu Türkiye’nin her yerinde böyle. Devletle zerre alakası olmayan tamamiyle bizim kültürümüzle bağdaşan bir hadise. Biz bile gün içerisinde farkında olmadan bu ya da benzer şeyleri yapıyoruzdur; çünkü biz böyle bir milletiz.
Devleti sevmeyebilirsin, iktidar partisini sevmeyenilirsin, başkanı ya da ne bileyim belediyeyi sevmeyebilirsin. Ama göz göre göre böyle bir yorumda bulunamazsın. Sırf orada ki işçileri haklı çıkarmak için bunu yapamazsın.
Son olarak üstadım şunu söylemek istiyorum; Ben bu ülkeye Recep Tayyip Erdoğan’ın zarar verdiğini düşünmüyorum. Zaten tek bir kişinin koca cumhuriyete zarar vermesi de mümkün değil. Ülkeyi bu hale getiren, krizi yaratan, torpili meşrulaştıran, güvenlik birimlerimize olan saygımızı unutturan, devlete güveni azaltan kesim/kişi rte değil. Onun yanında çalışan yardımcısından tutunda belediyede adı duyulmamış birime 2 kişilik ekibin başına getirilen sözde müdürlerdir. Çok çalıyorlar, doymuyorlar. Milletvekilleri mesela. Bakmayın mecliste atıştıklarına; toplantı sonrası ne €srar partileri veriliyor ne ortak işler yapılıyor. Aklım hayalim el vermiyor ancak bir milletvekili diğer milletvekiline yakını için ödenek çıkması gerektiğini belirteli 1-2 yıl oldu ya da olmadı. Birisi chp diğeri akp hizmetlisi. Tek bir fax ile milyon liralık ödenek çıkarıldı sırf hatır uğruna. Kısaca bu ülkeyi bu hale biz getirdik.
Kartal belediyesinin işini almak için ödediğim parayı, Tuzla’da il yeri açmak için verdiğim haracı ben bilirim ya. Sorsan ayrı partilerden sorsan ayrı görüşlerden sorsan hep birbirlerine kızarlar hırsız diye ama hepsi aynı.
Son kelam: Bu düzenin değişmesi için en az 120 yıla ihtiyacımız var. Çoluğumuzu çocuğumuzu “Git polis ol işimiz düştüğünde yardım edersin, git doktor ol önden randevu aldırırsın.” diye yetiştirmeyip bu zihniyetten arındırdığımız gün bizim kurtuluşumuz olur. Bir tepsi baklava ile profesör olan adamların ağzından çıkan iki kelimeye boyun bükmek zorundayız. Bu tek adam meselesi değil, olay o kadar basit değil.
Saygılar