Kapitalist düzenin kölesi olmak. Hepimiz daha iyi şartlarda yaşamlarımızı sürdürebilmek ve bizden sonraki nesile (çocuklarımıza) daha iyi bir gelecek sunabilmek için, bu düzene ayak uydurmaya çalışıyoruz. Bunu bencilce ve egoistçe yapıyoruz.
Ben kendimi, eşimi ve çocuğumu düşünüyorum. Sen de kendi ailen ve sevdiklerini. Çıkarlarımızı korumaya ve çıkarlarımız çatıştığında bu sefer mücadele başlıyor ; "Hadi bakalım hangimiz daha başarılı ? Hangimiz daha haklı ? Hangimiz daha iyi ?" vb.
Bunu yaparken sadece ailemiz için de değil, biraz da kendimiz için yapıyoruz. Tüketmeyi seviyoruz. Daha fazla kazanıp, daha lüks bir yaşam sürmek istiyoruz. Sosyal çevremiz, akrabalarımız, iş arkadaşları vs der iken, "onlar yapıyor, ben niye yapmayayım, benim neyim eksikmiş ?" diyebiliyoruz. Birilerine omuz silketebilmek için, daha iyi bir ev, daha iyi bir araba, daha iyi bir yaşam sunmaya çalışıyorsun kendine ve yakınlarına. Hayatın sana sunmuş olduğu imkanları ve olanakları (para ile gerçekleştirilebilen) yaşamak ve tatmak istiyorsun. E bunları yapmak istiyoruz da, bunlar para ile yapılabiliyor. O zaman daha çok para kazanmam gerekiyor. Daha çok kazanıp, daha lüks bir yaşam için daha çok harcamalıyım zihniyeti.
Çıtayı bir çıt daha düşürelim. Lüksden vazgeçelim. Özel tüketimden de. İstanbul veya diğer büyük şehirlerde yaşamak istiyorsun. Kirası, faturaları, yemek vb gibi temel genel ihtiyaçlarını karşılayabilmek için bile, gerek ofis, gerek beden işçisi, gerek kendi işin farketmez yine bu düzen içinde buluyorsun kendini.
Şükrettiğin yerde durmalı insan. Çünkü bunun sınırı limiti yok. Her zaman daha iyisi vardır, sen keşfetmemişsindir. Keşfettiğin anda o ofisde daha fazla çalışmak zorunda kalacaksın.