Cem Yılmazın merakla beklenen son filmi şaşırtıyor. Benim için ne yazık ki olumsuz anlamda... Yaptığı birçok işi çok sevdiğim Türkiyeyi en çok güldüren adam, bence bu filminde büyük bir düşkırıklığı yaratıyor. Ben böyle düşündüm.
Film bir yanıyla eski Yeşilçama bir saygı duruşu gibi. Önce hikayesiyle... Eski figüran Zafer, sonradan kaçak DVDciliğe soyunmuştur. Ancak sürekli baskınlardan sıkılmış ve tövbe etme kararı almıştır. Ayrılmak üzere olduğu eşi, eski dizi oyuncusu Arzuyu aslında hala sever, ondan ve küçük oğlundan ayrılmaya hiç niyeti de yoktur.
Yeni kurmaya çalıştığı hayat içinde Zafer, sinemayı çoktan bırakmış iki yaşlı adamın tozlanmış bir senaryosunu film yapmayı üstlenir. Ama eşi Arzunun bundan haberi olmasını nedense istemez!.. Kıyıda-bucakta kalmış bir sürü eski şöhret toparlanır ve Şahikalar- Kötülüğün Sonu adlı bu filmin çekimlerine başlanır. Bu çekim hiç de kolay olmayacaktır. Ama zaten Yeşilçam da imkansız işlerin olduğu bir rüyalar alemi değil midir?
Film aslında oldukça parlak biçimde başlıyor. Zaferin unutulmaz Eşkiya filmindeki altıncı polis rolü, Tarlabaşında bir binanın tepesinden kendisini atmak üzere olan Şener Şeni (ünlü filmin ünlü finali) doğaçlama yapmak uğruna kurtarması ve böylece setten kovulmasıyla sonuçlanıyor!..
18 yıl sonra, onu kaçak DVD kıralı olarak bulduğumuz zamansa, bir Haneke filmi için onu heryerden çekin, sadece Cihangirde kalsın! ya da Brokeback Dağını i....e kovboylar diye çıkarmayın sakın! türünden uyarıları, tam Yılmaza layık espriler!..
Ancak sonrasında işler bozuluyor. Film çekimi serüveninin hiçbir inandırıcılığı yok. Bir komedinin fantezi sınırları içinde bile...Tüm rollerin yaşlı, sarhoş, alkolik, sakat ya da fıttırmış kişilere dağıtılması ne tuhaf şey!... Zaferin filmin ardındaki adam olduğunu eşinden nedense- bucak bucak saklarken, onu filmin baş oyuncusu seçmesi, üstelik baş erkeği oynayan ahı gitmiş vahı kalmış Boğaç Boraya otobüs çarpınca, onun setteki ikizi olarak kendisini önermesi... Ve böylece her gün, suratı yemyeşil bir maskeyle kapalı olarak sette karısıyla buluşması...
Hele Arzunun tüm çekim boyunca onu tanımaması!...Tüm bunlar olacak şey mi?
Karakter çalışması, en hafif sözcükle tuhaf. Tiplerin karaktere dönüşmeden kalmasının ötesinde, o eksantrik kişiliklerin bizim toplumumuzda karşılığı yok!... Örneğin hala film yapmayı düşleyen iki yaşlı efemine sinemacı... Jack Lemmon- Walter Matthaulu bir Amerikan komedisine yakışacak bu ikilinin, bizde bir karşılığı var mı?
Yazar-yönetmen nedense uzun saçlı erkeklere takmış!...Filmde upuzun saçlarıyla karşımıza gelen tam dört kişilik var! Ya kendi saçları, ya da peruklarıyla... Üstelik hepsi yaşını-başını almış adamlar. Acaba bunun bizdeki karşılığı ne olabilir?
Bu eksantrik kişiler, üstelik çoğu zaman antipatik. Hem de üst düzeyde... Ozan Güven, Zafer Algöz, Cengiz Bozkurt bu konuda başı çekiyorlar. Bizzat Cem bile beklendiği kadar komik değil. Tülin Özer, Özkan Uğur ve Çağlar Çorumlu, bu durumdan kendilerini sıyıran sayılı oyunculardan..Bir an görünüp kaybolan sayısız ünlüyse filme pek birşey katamıyor.
Filmin bir diğer temel kusuru, komediyle Yeşilçam tarzı melodram arasında gereken dengeyi kuramaması ve melodramın kuruluveren egemenliği. Bitmeyen bir müzik ve ara yerde (genelde tam kıvamında) olarak çıkagelen birkaç şarkı, bu melodramın melo yanını pekiştiriyor. Ve günümüzün dizilerine doğru kaydırıyor. Ancak Yılmazın duygusallığa bu kadar teslim olması, filmin lehine olmamış. Eski filmlerinden Herşey Çok Güzel Olacak veya Hokkabazda bu denge çok daha iyi kurulmuştu.
Yılmazın anlatımında pek bir sorun yok. Sorun daha çok senaryoda gözüküyor. Ve bence iyi yazılmamış bu senaryo, filmin başarısını engelliyor.
Finalde ise belki filmin en başarılı yanı var: çekilişini izlediğimiz Şahikalar filminin bir özeti. Bu özet öylesine alaycı ve öylesine güçlü bir Yeşilçam parodisi içeriyor ki, keşke ayni keskin alay filmin tümüne sinebilmiş olsaydı diyorsunuz...