Bu konuyu neden açtım tam bilmiyorum, geçenler aklıma bir şeyler gelmişti tam hatırlayamıyorum. Lakin biraz düşünmüştüm, bir bardağı sadece elinizden bırakırsınız, tutmaktan vazgeçersiniz yere düşerek binlerce parçaya bölünür.
Tekrar birleştirmek yada zamanda geriye gitmek mümkün olmaz. Çöpe atar ve yenisini alırsınız. Peki ya kırılan kapleri onarmak mümkünmüdür, yoksa tamamen olmasa bile parçaları birbirine yapıştırmış gibi yarım şekilde birleştirebilir miyiz. Bu kolay olandır ancak 2 parçaya bölünmüş bir bardağı bile yapıştırdığımızda su sızdıracaktır. Dinimizde de kesin emirler ve katı gibi görünen kurallar vardır. Bunların üstünde aslında neden yorum yapmamamız gerektiğini biraz irdeleyerek anlayabiliriz. Her hatamızda her kusurumuzda kalbimizde bir delik açmaktayız.
Mantığımız doğru ve yanlış kavramları ile ayrım yapar genellikle. Yine çoğunlukla kendi doğrumuzu üst planda tutarız. Ancak kayıp ettiklerimizi ve vicdanımızı göremediğimiz anlayamadığımız için aslında doğru olarak bildiklerimizin bizlere faydası olmadığını kavrayamıyoruz. Bırakın küçük delikleri, bazı zaman kalbimizde açılan büyük yaraların farkına bile çok geç varıyoruz.
Hayatın amacını, yaşamamızın sebebini hep sormuşuzdur.
Bir bardak aslında size göre yoktur, bardağı hiç düşünmezsiniz sadece kendi görevini layıkı ile meydana getirir. Siz sadece içerisinde olanları düşünürsünüz. Bardağın içinde ne var? Ne içeceğim? Ne içeyim gibi. Kalp dediğim zamanda sanırım bir ihtimal et parçası düşünüyorsunuz. Evet evet öyle düşünüyorsunuz. Çünkü zaten vurgulamak istediğim kalbiniz değil içinde olan değerleri görebilmeniz. Bu değerlerin farkına vararak mutlu olmanız bir kenara ancak o zaman farkında olduğunuz için bunları koruyabilmemiz mümkün olabilir.
Büyük bilgili insanlara baktığımızda görürüz, pekte şakacı olmayan, lakayt tavırlardan uzak ciddi insanlardır. Kalpleri katı gibi görünselerde aslında kaplerine çekmiş oldukları bu set içlerinde barındırdıklarını korumaktadır. Taşlaşmış kapler ise öyle bir hal almıştır ki içlerine hiç bir his sokamazlar, tutamazlar. Tutamazlar çünkü un ufak parçalanır yok olur gider.
Kendini bilmekten uzak olanlar ise, hep özenti içerisinde yaşayanlar onların da kapleri eriyen bir buz kütlesi gibidir. Her ne kadar duyguları olsa bile, içlerinde olanlar yavaşça süzülerek akar gider kayıp olur. Böyle insanlar muhtemelen, zamanla otomatik olarak akıp gitmesi mümkün olmayan duyguları içlerinde barındırmaya çaba gösterir. Yani kapleri ister istemez taş gibi katılaşır. Kapleri taşlaşmış insanları kınayamayız çünkü onlara kimse bu tarz şeyleri öğretmedi. Bir çocuğun yada harman savuran bir kişinin paraya sahip olamaması gibi onlarda kalplerine sahip olamıyorlar.
Hayatın amacıda işte tam olarak burada devreye giriyor dersem pekte yanlış konuşmuş olmam.
Hamdım, piştim, yandım. Bunu söyleyen güzel insan öyle aklına eseni söylememiş. Her kurduğu cümlede bir akıl bir tecrübe konuşuyor.
Bir yemek yaparken çoğunlukla tenceremizin kapağını kapatırız. Daha çabuk pişer ve her santimi her köşesi aynı sıcaklığa maruz kalır. Ayrıca dışarıdan gelen pisliklere de maruz kalmamış olur. Yemek pişince lezzetinden geçilmez. Pişmemiş yemeği ise kimse yemez, beğenmez.
Hayatta bir ateş gibi bizleri devamlı yakar. Devamlı bir ah sesi sızlanma sesleri çıkar kalbimizden. Lakin tencerenin kapağı açıksa o kadar çok yanarız. Eğer doğruluk kitabımız gerçeklere uygun değilse, biz doğruları bulana kadar yanmaya devam ederiz. Çünkü ateş mikropları pislikleri temizler. Ve belki bir gün bıkarız usanırız da sonra ateşe sorarız; bizi neden yakmaktasın ey ateş. Sorunun cevabını duyup anladığımızda ise artık ateşten kendimizi alıkoymayı öğrenmiş oluruz.
Evet hayat bizlere yeterince ders veriyor. Kayıp ediyoruz sonra tekrar buluyoruz, bu süreç kendini binler hatta milyonlarca kere yineliyor. Vicdanımız ise bu süreçte bizlere çok yararlı olmakta. Bir komşunuzun kaybolan bir şeyini kapısını çalarak ona verirsiniz. Vicdanımızın seside bu kapı zili gibi devamlı olarak bizleri rahat bırakmıyor, bize dediği ise uyan uyan artık.
Kulaklarımızı kapattıkça, bu ses şiddetlenerek artıyor. Oradamısın!, içeridemisin!, beni duyuyormusun? Yoksa öldün mü.
Gündemde bazen görüyoruz kayıp olan birisini herkes seferber olarak kaygılı bir halde arıyor. Ve bulunamadığında ise yitirdiğimiz bir can için feryat figan cereyan ediyor. Peki ya kayıp olanları görebilseydik? bilseydik aslında hepimiz günden güne kayıp oluyoruz ölümün, mutlak bir yok oluşun pençesinde çırpınıyoruz?