Ghislaine de Busbecq Kanuni Sultan Süleyman’ın armağanı olan ilk lale soğanlarını Avrupa’ya tanıttığında belli ki tarihin ilk büyük spekülasyon balonuna neden olacağını tahmin edememişti. Lalenin güzelliğinden çok etkilenen Busbecq 1573 yılında ilk soğanların bir kısmını botanikçi olan ve Hollanda’da bir üniversitede görev yapan dostu Carolus Clusius’a hediye etti. Bundan sonra lalenin Hollanda’daki hikayesi başladı.

Lale soğanlarının yetiştirilip çoğaltılmaya başlandığı sonraki kırk yıllık dönemde Hollanda askeri açıdan dış tehditlerden arınmış, tüccarları uluslararası arenada başarı sağlamış ve ekonomik olarak refah düzeyi yüksek sınıflar üretmeyi başarmıştı. Harcama kalemleri zorunlu tüketim ürünlerinden gösterişli statü ürünlerine dönerken lale tam da bu ihtiyaca cevap verecek bir ürün olarak piyasaya çıkmıştı. Kısa sürede gösteriş ve statünün sembolü olmayı başaran lale büyük bir akımı yol açmıştı. İlk soğanları yetiştirdiğinde bunları oldukça yüksek fiyata satan Clusius bu akımı başlatan ilk kişi olmuştu. Zira insanlarda fiyat ve değer algısını spekülatif hareketlere neden olacak şekilde değiştirmiştir. Lale yüksek değer ifade eden bir sembol olarak yayılmaya başladığında insanların çılgınlık noktasında tutkuya dönüşecek lale sevdası, aslında Clusius’un bahçesindeki soğanların bir gece çalınmasıyla ilk sinyallerini vermeye başlamıştı.

Finansal balonların filizlenmesi ve gelişmesi için rehavet ve sorgusuz bir mantık gerekir. Fiyatların hiç durmadan yükseleceğine ve herkesin para kazanacağına ilişkin inanılması güç bir inanç oluşur. Ürünün gerçek değeri asla sorgulanmaz, eğer daha yüksek fiyattan alıcı olduğu düşünülüyorsa şu anki bedeli ödemekten kimse çekinmez. Hollanda’nın lale devri sayılan bu büyük çelişki içerisinde de öylesine akıl almaz fiyatlar telaffuz edilmeye başlandı ki, konu dönemin ünlü ressamları, şairleri ve yazarları tarafından etraflıca işlenip eserlere yansıtıldı. Hatta iki yüzyıl sonra bile Dumas Siyah Lale isimli romanında bu tutkuya göndermeler yapmıştır. Laleler gramın yirmide biri büyüklüğündeki zerrelerle ölçülüp sınıflandırılıyor ve büyük bir titizlikle standart kategorilere ayrılarak menkul kıymetlere dönüştürülüyordu. Sonrasında daha topraktan çıkmamış laleler dahi alım satıma konu edilerek piyasada işlem görüyordu.

Askeri rütbeler için belirlenmiş tanımlamalar lalelere ismini veriyordu. Başkomutanlık rütbesini haiz soğan ise yanar döner rengiyle Semper Augustus idi. Adeta yanan bir alevi andıran ebruli renklerin cümbüşü harikulade bir görünüş oluşturuyor ve Semper Augustus’u en pahalı lale soğanı haline getiriyordu. O dönemde Hollanda topraklarında bulunan bir bakterinin soğana saldırmasıyla bu görüntünün oluştuğunu kim bilebilirdi ki? Acı olan ise soğana servet ödeyip çoğaltmaya çalışanların alelade, düz kırmızı renkli en düşük rütbeli laleleri elde etmesiydi.

Piyasayı asıl sürükleyen şey ise 1634 civarında yükselen fiyatların cazibesine kapılan yabancı yatırımcıların piyasaya girmesi oldu. Bundan sonra fevkalade hızlı yükselen fiyatlar akıl almaz seviyelere ulaştı. Aylık işçi ücretlerinin 15-30 Gulden arasında değiştiği ekonomide bir Semper Augustus için 6.000 Gulden ödendiğini düşünebiliyor musunuz? Ödemelerde nakit para yetişmeyince takas anlaşmaları da yapılıyordu. Lüks bir araba için dükkanı vermek gibi. Dönemin yazarlarından biri üşenmemiş ve bir tek lale soğanı için ödenen bedeli anlaşılması kolaylık olsun diye zamanının önemli değerlerine endekslemiş. Buna göre bir soğan için ödenen bedel ile; 27 ton buğday, 50 ton çavdar, 4 besili öküz, 8 besili domuz, 12 besili koyun, iki fıçı şarap, dört fıçı bira, iki ton tereyağı, üç ton peynir, çarşaflarıyla birlikte bir yatak, bir giysi dolabı ve gümüş bir kupanın aynı anda alınabileceğini ortaya çıkarmış.

1636’nın sonlarında artık hiçbir lale soğanı için fiziksel teslimat yapılmıyordu. Tüm fiyatlar kağıt üzerinde uçmuş durumdaydı. Alınıp satılan tek şey dayanak varlık olan lale soğanı sahipliğini gösterir belgelerdi. Lale soğanları artık topraktan çıkarılmıyordu bile. Zengin fakir herkes lale çılgınlığının içine düşmüştü. Su gibi akan içkilerin sarhoşluğuna zengin olma hayalinin de sarhoşluğu karışmıştı. Pekiyi herkes zengin olacaksa, para kimden çıkacaktı? Yükselen ve şişen balonların en şaşırtıcı tarafı bu sorgulanmayıştır. Finansal balonların gelişiminde herkes fiyatların sonsuza dek yükseleceğini düşünür. Ancak balon patladığında büyük bir yığın zenginlik yaşayanların finansal kaynağı olarak kısa çöpü çekmiş olur. Piyasa aniden çöker ve patlayan balon altında eğlenen insan bırakmaz.

3 Şubat 1637 yılında lale piyasası aniden çöktü. Müzik de fiyatlar gibi sustu ve piyasa derin bir kaygıyla irkildi. Artık alıcı yoktu ve fiyatlar olması gerekenden binlerce kat yukarıya çıkmıştı. Ertesi gün lale borsalarında hiç alıcı çıkmadı. Fiyatlar baş döndürücü şekilde aşağı çekildiği halde hiç kimse alıcı olarak pazarda yer almadığı için panik başladı. Bir gün içinde fiyatlarda adeta bir yok oluş yaşandı. Her şey yerle bir oldu. Patlayan balon finansal açıdan tam bir atom bombasıydı. Sonrasında ödenmeyen borçlar, ev satarak alınan ve şimdi birkaç kilo peynir fiyatına inmiş lale soğanlarıyla kalan halkın yaşadıklarını tahmin etmek zor değil. Çöküşe istinaden açılan davalar bir yıldan fazla mahkemeleri meşgul etti. Sınırlı bir kesim zengin olurken onların zenginliklerini çok sayıda insan geri kalan hayatlarına binmiş borç yüküyle feda ederek ödedi. Mayıs 1638’de hükümet komisyonu bir yasa çıkararak lale borçlarının sadece %3,5’i ödendiği takdirde lale sözleşmesinin fesih edileceğini açıkladığında sular duruldu. Alacağının %3,5’uğunu alabilmek bile hak sahipleri için imtiyaz sayılırdı. Böylece Hollanda’nın lale devri arkasında laleye karşı bir süre tiksinti bırakacak acı tecrübeyle kapanmış oldu.

Tulpenwoerde ya da Tulipomania diye anılan, Türkçe’ye lale çılgınlığı diye çevirebileceğimiz bu önemli finansal balon halen üzerinde çok tartışılan bir dönemi oluşturur. Bu dönemden sonra da zaman zaman finansal balonlar oluşmuş ve oluşmaya devam etmektedir. İnsanların böyle acı tecrübelerin ardından başka bir zaman yine aynı şartları oluşturacak şekilde piyasaya zemin hazırlaması çok şaşırtıcıdır. Londra’da darphane müdürü olarak görev yapan Sir Isaac Newton’ın o tarihte kurduğu şu cümle oldukça manidardır: “Gök cisimlerinin hareketlerini hesaplayabiliyorum ama insanların çılgınlıklarını hesaplayamıyorum.”

Günümüzde altın fiyatları 2000’den itibaren on yıl içinde 250 Dolar’dan 1900 Dolar’a çıktığında acaba kaçımız bu durumu sorguladı? Üye olduğum bir çok forumda “altın daima yükselir” benzeri bir çok cümle ile karşılaştım ve buna şiddetle muhalif oldum. 1500’lü seviyelere indiğinde bunu alım fırsatı gibi gören bir çok dar görüşlü yatırımcı çevresini de şiddetle altına yöneltmeye çalıştı. Balonun havasının kaçmakta olduğunu fark edemediler. 1800’lerden alım yapanların halini ise düşünemiyorum. Eminim hala düşüşün sona erdiğini, yükselişin her an geleceğini düşünerek vakitlerini geçiriyor olmalılar. Yaptığı alıma emin olamayan kişiler kervana başkalarını da katmaya pek bir hevesli oluyorlar. Yatırım dedikodularla, forumlarda tüyo arayarak yapılmaz. İşleme giriş için sağlam bir nedeniniz olduğu gibi zarara gidilmesi durumunda nerede işlemden çıkacağınıza dair bir kaçış planınız da mutlaka bulunmalı. Sonrasında piyasanın sizi götürdüğü yere kadar gidersiniz. “Altın her zaman kazandırır” gibi bir cümlenin peşinden giderseniz grafiklerin başında şaşkınlık ve yüksek kayıplarla kalabilirsiniz. Lale çılgınlığı başlamadan on yıl önce Roemer Visscher resimli kitabında iki lale figürünün yanına kehanet gibi yazdığı şu cümle ile aslında müthiş bir öngörüyü dile getirmişti:

“Ahmak ve parası kısa zamanda birbirinden ayrılırlar.”

Yazının önemli bir kısmını Edvard Chancellor’un okumaya doyamadığım Şeytan Sofrası isimli kitabındaki işaretlediğim notlarımdan derledim. Okumanızı tavsiye ederim.

Alıntıdır.
Kaynak