Ömer Ağabeye Veda - Mehdi Çetinbaş

Akşam Kurtlar Vadisi Gladio filminin galasına gitmek için hazırlık yapıyordum. Eve erken gelmiştim. Günde bilmem kaç kez çalan telefonum yine çaldı. Bir dostum abi başın sağolsun diyordu.

Önce hiçbir şey demeden bir müddet sustum. Anlamış olacak ki; haberin yok mu dedi. Televizyon alt yazı geçiyor Ömer Lütfü Mete ağabey vefat etmiş dedi.

Gerçekten de haberim olmamıştı. Bir anda başım döndü. O sırada kravat bağlıyordum. Normalde çok soğukkanlıyımdır. Elim ayağım bir müddet tutmadı. En az on dakika konuşmadan oturdum. O süre zarfında zihnimden neler neler geçti.

Ömer ağabeyi ne zamandan beri tanıdığımı düşündüm. Yıl olarak belki otuz yıla yaklaşan bir tanışıklığımız vardı. Bu süre bizim tanışıklığımızı ifade etme noktasında yeterli değildi.

Ömer ağabey ile biz bezm-i elestte de beraberdik. Kuvvetle muhtemel yan yanaydık. Fizik olarak ona benzediğim söylenirdi. Çoğu yerde de Ömer bey hoş geldiniz diye karşılandığım da olurdu. İnsan başka bir isimle çağırılınca bozulur. Ne yalan söyleyeyim bu durum benim hoşuma giderdi.

2008 yılının 30 Temmuzunda Sakarya’nın Karasu ilçesindeki yazlığında kalp krizi geçirdiğinde, o sırada İzmit’te bulunduğum için Sakarya’daki hastaneye ilk ulaşandım .İstanbul’daki arkadaşlarla koordinasyon içinde Siyami Ersek Hastanesine sevki için çabalıyordum.

Acil servisin yoğum bakımında Ömer ağabey makineye bağlı olarak kesik ve hızlı hızlı nefes alıyor, bilinci kapalıydı. Kardiyolog, ağabeyinizin uzun süre kalbi durduğu için kuvvetle muhtemel beyin hücreleri ölmüştür yapacak çok fazla bir şey yok diyordu.

Bir taraftan da İstanbul’dan Pana filmin devreye girmesiyle, Sakarya’daki doktoru Siyami Ersek'teki meslektaşıyla cep telefonundan görüştürdük, İkna ederek tam teşekküllü bir ambulans ile Ömer ağabeyi yola çıkardık..

Sakarya’daki doktorun öldü dediği Ömer ağabey, İstanbul’da uzun bir tedavi sürecinin ardından hepimizi şaşırtarak ayağa kalktı. Kalktı fakat eski Ömer ağabeyimiz yoktu. Geçmiş ile bu gün arasındaki bağlantısı kopuktu. Kriz sırasındaki o birkaç dakikalık kalp durması beyinde bir tahribat yapmıştı.

Ömer ağabey biliyor, tanıyor ama ifade edemiyordu. Duygularını kaleme dökmede Türkiye’nin bir numarası artık bundan yoksundu.

Şair, yazar, senarist, felsefeci, siyaset uzmanı, spor eleştirmeni, tefsir dersleri hocası, tasavvuf ehli, derviş ve daha sayamadığım bir çok vasfı bünyesinde taşıyan mükemmel bir insandı Ömer Lütfü Mete. En önemli vasıflarından biri de öğretmenliğiydi. O yoğun temposunun arasında hemen hemen her gün, farklı gruplarla akşamları mutlaka dersleri olurdu.

Ömer ağabey şöhretinin aksine son derece tevazu sahibi bir insandı. Davet edildiği her yere ayırım yapmaksızın icabet etmeye gayret ederdi. Politik eğilimlerinin hiçbir zaman esiri değildi. MHP ve BBP çizgileri arasında bir politik görüşü vardı, ama gördüğü bir yanlışı anında acımasızca eleştirirdi. Belki de bu yüzden siyaset sahnesinde layık olduğu yeri bulamadı.

1998 yılında sözüm ona hem tatil, hem de seyahat amaçlı bir haftalık Türkiye seyahatimiz olmuştu. Bu seyahat boyunca hep Türkiye ve geleceğini konuştuk. Konuştuk diyorum ama daha çok Ömer ağabeyi dinledim. O seyahat benim düşünce ufkumu ve dünya görüşümü önemli ölçüde şekillendirdi. Analiz ve sentez konusunda ondan çok şeyler öğrendim.

Dış görümü ve fikri yapısıyla çoğu insanın bir arada düşünemeyeceği bir özelliği vardı Ömer ağabeyin. Ömer Lütfü Mete spor aşığı bir insandı. Çoğu kimse bilmez, ilk gazeteciliğe spor muhabiri ve spor yazarı olarak başlamıştı. Ölümünden birkaç yıl öncesine kadar düzenli halı saha maçları yapardı. Koyu bir Galatasaray taraftarıydı. Bir Fenerbahçeli olarak onu kızdırmak en büyük zevklerim arasında olurdu.

Ömer ağabey çok küçük yaşlarda, ilk öğrenimi ile birlikte kuran kurslarında da eğitim aldı. 14-15 yaşlarında Rize’de yatılı kuran kursunda hocalık yapma ehliyetine kavuştu. Rize Lisesi'ne devam ederken aynı zamanda kuran kursu hocalığı da yapıyordu. Bu özelliğini hiçbir zaman kaybetmedi. İçinde yer almış olduğu sinema ve televizyon dünyasının magazin boyutu onun hayatında hiçbir değişim meydana getirmedi. O hep sade kalmayı ve öyle yaşamayı tercih etti.

İnsanın çok sevdiği biri hakkında yazı yazması ne kadar zor. Yazdığım satırları defalarca değiştirip yeniden yazdım. Ne yapsam olmuyor. Ne yazarsam yazayım satırlarım Ömer ağabeyi anlatmakta eksik kalacak. Bu satırlar hayatım boyunca yazdığım yazılar arasında beni tatmin etmeyen en aciz satırlar.

Ömer ağabey, yazılarınla, fikirlerinle etrafında halka oluşturan insanlara ışık saçtın. Sen su içtiğin pınarın nehre ulaşması için yol açmaya çalıştın. Açtığın yoldan yürüyen birçok insan bu gün Türkiye’de söz söylüyor. Yarın daha çok söyleyecek sözleri olacak.

Allah mekanını cennet eylesin. Nur içinde yat Ömer Abi

Satırlarımın sonunda sözü senin o eşsiz şiirine bırakıyorum:

Uçurumun kenarındayım Hızır
Bir dilber kalasının burcunda
Muhteşem belaya nazır
Topuklarım boşluğun avucunda
Koca yâr adım çağırır
Kaldım parmaklarımın ucunda
Bir gamzelik rüzgar yetecek
Ha itti beni ha itecek
Uçurumun kenarındayım Hızır
Civan hazır
Divan hazır
Ferman hazır
Kurban hazır
Güzelliğin zülme çaldığı sınır
Uçurumun kenarındayım Hızır
Ben fakir
En hakir
Bin taksir
Ateşten
Kalleşten
Mızrakla gürzdan
Dabbet-ül arz dan
Yedi düvelden
Korku nedir bilmeyen ben
Tir tir titriyorum senden

http://www.yazete.com/Omer-Agabeye-Veda_29750.html

Dediği gibi anlatılamıyor bu insan anlatılamıyor..